Türkçe, Latin Harfleriyle İlk Kez 1916 Yılında mı Yazıldı?


Bunu yapmak için de bazı soruları kendimize sorarak, cevaplarını bulmamız uygun olacaktır.Özellikle metnin Azeri Alfabesiyle yazılmış olması, bazı detayların gözden kaçmasına sebep olabilecek nitelikte gözükmektedir. İşin garip yanına bakınız ki, Türkçe’den bahsederken, başkaca Türkçelerin olduğunu ve bunun da başka cilvelere yol açtığını ifade etmek zorunda kalıyoruz!

Kendimize sorulacak ilk soru, yazımızın başlığında yer alan sorudur: Türkçe, Latin harfleriyle ilk kez 1916 yılında mı yazıldı?

İkinci sorumuz ise; Latin harfli Türkçe kitap ilk olarak  Almanya’nın Leipzig kentinde mi basıldı?

Üçüncü sorumuz; Alman Türkolog Hans Stumme, Türkçe’nin Latin harfleriyle yazımı tartışmaları henüz gündemde bile değilken, kendini niçin bu işe hasretti? diye olmalıdır.

Diğer sorumuz ise, eser 1916 yılında basılmış olabilir ama, eser tam olarak hangi yılda tamamlanmıştır? Hangi yıl çalışmalara başlamıştır? Eğer var ise kaç yıl yayımlanmak üzere bekletilmiştir.? Hans Stumme, bu eserini hazırlarken hangi kaynaklardan yararlanmıştır?

Bizim için  önemli olan diğer konu ise Dr. Halil Fikret’in bu esere olan katkısı nedir? Halil Fikret, yalnızca kitap içinde yeralan  Osmanlıca metinlerin (Arap alfabeli Türkçe)  yazılışı ve tedariki konusunda mı katkı sağlamıştır. Yoksa kendisinin Türk Dili konusu üzerinde  bazı çalışmaları da  mı vardır? Bu iki bilim adamı başka hangi çalışmalar içinde olmuşlardır?

Kitabın yayınlandığı, Otto Harrassowitz yayınevinin benzeri yayınları bulunmakta mıdır? 

Bu ve benzeri sorularla , söz konusu yazıyı irdelemeye çalışmak, hem yazının kolay anlaşılırlığını sağlayacak hem de, asıl konumuz  kitabın, önemini ortaya çıkaracaktır.

Öyle ya; 1926’da  Bakü’de toplanan Türkologlar Kongresi tüm Türki dillerin Latin alfabesi ile yazılmasına karar almış, 1929’lu yıllarda geliştirilen Ortak Türk Alfabesi, ufak farklılıklarla 1930’lu yıllarda  Sovyetler Birliği’ndeki Türki halklar tarafından kullanılmaya başlanmış ve de ancak 1 Kasım 1928 yılında Türkiye Cumhuriyetinde kullanıma başlanmış iken; 1916 tarihinde bu kitabın yazılmış olaması ilginç değil midir?

İlginçlikten de öte tarihi bir vaka değil midir?

Dr. Halil Fikret’in ne kadar büyük bir ilim adamı olduğunu bir kez daha ortaya koymaz mı? Onun yalnızca  terbiyevi ve edebi yanını değil, aynı zamanda Türkiyatçı yanını da görmemiz gerektiğini sorgulamaz mı?

 Nazim Nasreddinov’un bu çok değerli yazısı, Türk ilim adamlarının yeni araştırmalara yönelmeleri konusunda da bir irfan ışığı olacaktır.

 Türk ilim adamlarının bu yazıya bu konuda ilgi göstermeleri büyük önem taşımaktadır.

“Ah ,o kızıl güllerinin

                                    kokusu bana esse,

                                    ah, beyaz camilerinin

                                    buhuru  bana gelse!

                                    lakin buraya gelemez

                                    senden o şirin koku,

                                    zira denizlere  sürer

                                    rüzgarların ordusu.”