Konuk Yazardan: Duyduklarım, Gördüklerim ve Şahit Olduklarım

DUYDUKLARIM GÖRDÜKLERİM VE ŞAHİT OLDUKLARIM…

     -Küçük bir çocuktum. Babam sakallı Musa’nın annem Hanife’nin kucağından inmezdim. Topraktan yapılmış evlerin üstüne çıkıp oradan evimizde sıkça söz ettiğimiz Kars istikametine bakardım. Karahaç yaylasında sıralanmış dağlar hiçbir tarafı görmeye müsaade etmiyordu. Delidağ, Karanlıkderenin eteğine kadar katlanarak yayılmıştı. Birden bir ses ‘Nuru Paşa bizi Ermenilerden korumaya geliyor’ diye yankılandı. Haberi getiren adam kamçısını atının ayaklarına vura vura bağırıyordu;

     -‘Gözümüz aydın! Gözümüz aydın! hamilerimiz geliyor!’    

     Halk küme küme Karanlık dereye doğru koşuşuyordu. En önde aşıklar, davulcu ve zurnacılar gidiyordu. Tefçi Haşim davul sopalarını öylesine vuruyordu ki neredeyse etraftaki evler titreyip ağaçlar sallanacaktı. Sonbahar mevsimiydi ve köyde çelenk yapmak için bile  çiçek bulunmuyordu. Karşılamaya atıyla ya da at arabasıyla gelenler de vardı.

     Bir süre sonra atlı birlik göründüğünde halk kimi bağırarak, kimi de şarkı söyleyerek onları şu sözlerle karşıladı;

Nuru paşam,

Yürü paşam,

Tez gel bizi,

Koru paşam.

     Birlik geldi, askerler atlardan inip Osmanlı Türkiye’sinde ali ruhani eğitim almış molla Ali dedeme yaklaştılar, sanki tanıyor gibiydiler ama aklım atlarındaydı. Dizginlerine gümüş konmuş atlar bizim atlara hiç benzemiyordu.

     Askerlerin ise uzun şapkaları vardı püskülleri sallanıyordu. Yüzleri zayıf ve çok ciddiydi. Birlikler Soğukbulak kayalığı üzerinde çadır kurdular. Bir kısmı babam sakallı Musa’nın peynir hazırlamak için yaptırdığı binada, bir kısmı ise köyde tek kiremitli ev olan amcam sarı Ahmet’in evinde misafir oldu. O evde misafir olmayı Molla Ali’nin uzun  isteğinden ricasından sonra Nuru Paşa kararlaştırmıştı bu yüzden gelen misafirlerin çoğu orada ağırlanırdı.

     Biz küçük çocuklar onların ışıltılı parlak düğmelerine merakla bakardık. Birgün babam Sakallı Musanın göğsüne yaslanmıştım. Nuru paşa yüzünü bana çevirerek ‘Yavrum yaklaş bakalım!’ dedi. Utandığım için geriye doğru çekilirken atam ‘Korkma amcandır!’ dedi. Yaklaştım saçlarımı okşayıp adımı sordu. ‘Pürze’ dedim. Sonra yanındaki askerin kulağına bir şeyler fısıldadı. Çok geçmeden geri gelen asker elindeki küçük bohçayı Nuru paşaya uzattı. Paşa yüzünü molla Ali’ye çevirip ‘Bunlar dostumun torunlarına benim hediyem. Gümüş kemer küçük kızımızın, hançer ise erkek torun için’ dedi. Sonra bizi dışarıya çıkarttılar.

     Açık pencereden içerde bir şeyler hakkında konuşulduğunu duyuyorduk. Andranik’in  adı çok sık geçiyordu. Nuru paşa buralarda onun yaptığı vahşetin detaylarını öğrenmeye çalışıyordu. Hacı Musa Andranik’in vahşiliklerine karşılık olarak etraftaki Ermeni köylerinden intikam alınmasını rica ettiğinde Nuru paşa kaşlarını sertçe çatarak ‘Siz Hacı Musa’dan çok, acı Musa’ya benziyorsunuz! Biz buraya günahsız insanları öldürmeye değil, sizi size düşman kesilenlerden korumaya geldik!’

     Nuru paşa dirseğini küçük sedir yastığına dayayıp babam sakallı  Musa’dan yanında oturmasını ve Andranik’in planları hakkında konuşmasını istedi. Babamın söylediklerini hepimiz çok iyi biliyorduk, o olayları biz bizzat yaşamıştık.

     Köye Andranik’in  birliğinin Kars istikametinden Karanlık deresine doğru geldiği haberi geldi. Onların bulundukları yer bir günlük at mesafesiydi. Halk teşvişe düştü. Haber geldiğinde ahırda inek sağan Hanife annemin süt doldurduğu kova devrildi. Halk telaş içindeydi, biz ise yaşlarımız küçük olduğundan bu telaşı o zamanlar çok iyi anlayamıyorduk. Amcamın çocuklarıyla gelen geçenlerin yüzüne bakıyorduk. Amcamın oğlu Tehmeze’ye göre bu her gün oynadıkları tık tık oyunu gibi bir şeydi. Dedem Molla Ali herkesi sakinleştirip köylülerin temkinli olmasını istiyordu. Konuşmalardan anladığımız kadarıyla köyde silah azdı ve gençlerin bir kısmı da kışa odun toplamak için Aran Borçalı’ya meşelik arazilere gitmişti.

     Molla Ali düşman karşısına çıkma emrini Hacı Musa’ya verirken Sarı Ahmet’ten de tüm komşu Türk köylerindeki büyükbaş hayvanları  toplamasını istedi. Sakallı Musa’ya ise Andranik’e yardım etmemeleri için Ermeni’lerin yaşadığı Şah Nazar kentine gidip silahları toplama görevi verilmişti. Ermeniler Hacı Musa’dan korktukları için Andranik’e yardım etmeyeceklerini söyleyip silahlarını verdiler. Aran Borçalısından Meyran ve Mehrap kardeşlere de haber gönderdiler. İyi savaşçı ve nişancı olarak tanınan bu iki kardeş yakın köylerde olduklarından çok çabuk geldiler.

     Andranik’in geçtiği yerlerden gelen bilgilere göre nasıl saf tutulması gerektiği  kararlaştırılmıştı. Bozvelli adı verilen düzlükte  arka saflara büyük baş hayvanları, öne ve yanlara ise eli silah tutanlar yerleştirildi. Burada amaç büyük kalabalık bir ordu görüntüsü vermek ve Andranik’in  gözünü korkutmaktı. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar köyden uzaklaştırıldılar. Molla Ali onlara Armutlu kayasının altındaki mağarada gizlenme emri verdi. Mağara öyle bir yerdi ki etrafında değil düşman bir kuş bile uçamazdı. Mağara kapısı geniş, sonu görünmeyen bir boruya benziyordu. Katlı kaya parçalarından  oluşan duvarlarda değişik işlemeler, resimler vardı. İşlemelerde dans figürleri vardı. Bu eğri raks çizgileri annemin dediğine göre onların çok eski olduğu anlamına geliyordu.

     Bir buçuk gün mağarada kaldık. Kargılardan tüfek yapan delikanlılar onları Karanlık deresine doğru çevirip ‘tık-tık’ diye ses çıkartıyorlardı. Armutlu deresinin üstündeki kar hiçbir zaman erimezdi, kar yağdıkça yenilenirdi. Tadı buruk yabani kuzukulağı bitkileri karın altından çıkardı. Mağaradaki eğri büğrü duvarların üzerinde yürüyen kertenkeleler bile her nasılsa her şeyi hissediyor gibiydiler. Andranik’in ve ordusunun işlediği cinayetleri artık biz çocuklar bile biliyorduk. Korkmamamız için annelerimiz bize kahramanlık hikayeleri anlatıyordu.

     Bazen Andranik’in çok yakında olduğunu unutuyorduk. Kargıdan yaptığımız ata binip Andranik’in olduğu tarafa ateş edip oyunlar oynuyorduk.  Erkek çocuklar annelerin itirazına rağmen kayaların üzerine tırmanıp düşmanın geldiği yöne bakıyorlardı. Ben, kardeşim Ahmet ve amcamın oğlu Tehmez ile birlikte Karanlık deresine doğru bağırdık;

‘’Andranik’in Papağı!

Olup eşek kulağı!’’

(Andranik’in şapkası

Oldu eşek kulağı!)

     Düşman birliklerinin köye girmekten korktukları için fazla yaklaşamadan geçip gittikleri haberi geldi. İnsanların arkasına yerleştirilen büyükbaş hayvanları asker zannetmişlerdi. Karahaç yaylasından başlayıp Karanlık deresine kadar bütün Türk köylerinin delikanlıları silahlanıp Andranik’in peşine düştüler. Andranik’in ordusu Celaloğlu bölgesinden Aran Borçalısına doğru ilerliyordu. Şiddetli çarpışmalar olmuştu. Ermenilerin kendilerine karşı çıkan köyleri yakıp yıktığını, küçücük erkek çocuklarını ayaklarından asarak gövdelerini ortadan iki parçaya ayırdığını, kaynar semaverleri insanların beline bağlayıp kovaladıklarını ve gencecik gelinlerin göğüslerini kestiklerini  duyduk. Karakilse köyünde bir ailenin çoluk çocuk tamamını vahşice katletmişlerdi. Biz kendi köyümüzden de şehitler verdik. Onları Göktepe’nin yamacındaki tek kabrin yanına  defnettiler. Hacı Musa da ayaklarından yaralanmıştı. Sonra İsrafil Ağa’nın adamlarının Aran Borçalısının Kepenekçi civarında meydana gelen şiddetli çatışmalarda Andranik’in bir kulağını kestiklerini duyduk ama bazılarına göre de kaçmayı başaran Andranik’in kulağı  Türkiye’de kesilmişti. Nasıl olduğu pek de önemli değildi sonuçta Andranik artık tek kulaklıydı! Ve tabii artık bir şarkımız daha olmuştu!

‘’ Andranik’in kulağı,

Daha gelmir sorağı!’’

(Andranik’in kulağından,

Haber yok ki konuşalım)

     Nuru Paşa konuşulanları dinledikten sonra şöyle seslendi. ‘Bizim bunlardan haberimiz vardı. Andranik’in ve Ermenilerin nasıl vahşice cinayetler işleyeceğini biliyorduk ama maalesef bazı kayıpları  önleyemedik. Buralardan geçmemizin asıl maksadı ise Azerbaycan’a yardıma gitmektir. Orada kardeşlerimize bazı kötü niyetli eller kaldırılmış, o elleri kesmeliyiz!’’

     Dağlara kar yağdı, rüzgar savurup yolları kapattı. Nuru Paşa ve askerleri üç aya yakın bizim köyde, sonradan duyduğumuza göre  başka Türk birlikleri de başka köylerde  kalmışlardı. Hacı Musa hepsinin erzak ihtiyacını karşılıyordu. Askerlerden biri Zatürreden  öldü ve onu da Göktepe’deki tenha mezarlığa defnettiler. Bahara doğru askerler kar tepelerini temizleyip Azerbaycan sınırındaki köprüye doğru yola çıktılar.   

     Yıllar geçti, Sovyetler geldi. Artık hiçbir şey kendimize ait değildi. Samanlar da toplatılmıştı ve molla Ali dedemi bundan sonra herkese ait olan saman yığınını güya yakmak istediği için Sibirya’ya sürgüne yolladılar ama herkes gerçeği biliyordu ve o Türkiye ile münasebetleri yüzünden sürgün edilmişti. Hacı Musa ailesi ile birlikte diğer tarafa yani Türkiye’ye geçti ve bir süre sonra geri gelip dayıları sakallı Musa ile sarı Ahmet’i de götürmek istedi ancak onlar gitmediler. Daha sonra onun Kars’ın Buğatepe köyünde yaşadığını öğrendik. Nuru Paşa’nın bize verdiği hediyeleri ise KGB üyesi Ermeni Mırkıç gelip evimizden zorla aldı.

İkinci Anı;

     Bu ise, şanslı olduğum için yaşadığım, hayatıma biraz daha  anlam katan ve ömür boyu unutulmayacak olan ebedi bir hatıradır. Hayatta ilerlediğim yolda bana ışık tutan bir çok şey yaşadım. 

     V.İ. Lenin Azerbaycan Devlet Pedagoji Enstitüsünü bitirip batı Azerbaycan’a doğup büyüdüğüm topraklara tayin edildim. Celaloğlu bölgesinin Kalinin şehrinde Azerbaycan dilinde eğitim yapan okulda işe başladım. Ermeni dilinde ya da Rus dilinde eğitim yapan diğer okullara göre bizim okul binamız daha eskiydi ve binanın tamire ihtiyacı vardı. Fedakar öğretmenlerden oluşan okulumuzun müdürü Muhammed Kurbanov Ermenilerin baskısından çekinmeyen, çocuk psikolojisinden anlayan eşsiz bir pedagogdu. Defalarca okulun sekiz yıllık olması için girişimlerde bulunulmuştu. Azerbaycan dilinde eğitim yapan tek ortaokul on kilometreden daha uzakta olan İlmezli köyündeydi. Çocuklarımızın oraya gidip gelmeleri çok zor oluyordu. Ne öğrencilerin ne öğretmenlerin ne de velilerin hiçbir başvurusu kabul edilmiyordu. Bu müracaatlar sırasında itilip kakılıyor ve hatta dövülüyorduk da. Gerçi bizim çocuklardan biri bir defasında ona  ‘Unutmayın ki Ermeniler buraya göç ettikten sonra babamızın kapısında hizmetçilik yapıyorlardı! İnanmıyorsanız kendinizden biri olan koca burunlu Burun Simon’a sorun. Hem Türk’ün Heydar Aliyev gibi dahisi var. Peki sizin kiminiz var?’ diyerek haddini bildirmişti ama valilikte çalışan bir Ermeni memur çocuklarımızı ‘Peki siz okula gitseniz çobanlığı kim yapacak?’ diyerek aşağılamaya çalışmıştı. Heydar Aliyev ile gururlanan çocuktan bu beklemediği cevabı alan memur, çocukları odasından kovmuş, ‘Bak bak, şu Türk’lerin diline bak! Sizin diliniz çok uzadı.’ demişti.

     Okulumuzun lise için Moskova’ya Kremlin’e defalarca müracaat edilmiş ancak hiçbirisinde net, olumlu cevap alınamamıştı. Okul müdürümüz Muhammet Kurbanov’un teklifi ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği siyasi büro üyesi Heydar Aliyev’e doğrudan müracaat etmeye karar verdik.           

     İki dilekçe hazırladık. İlki okulumuzun Liseye de  çevrilmesi, ikincisi ise yeni öğretmenlerimize ev verilmesinin kasten geciktirilmesi ile ilgiliydi. Dilekçeleri okulumuzun öğretmenleri Muharrem ve Allahverdi beylerle birlikte ben de imzaladım. Cevap çok çabuk geldi ve bölgede yaşayan Azerbaycanlıların problemlerine dikkatle yaklaşılması isteniyordu.

     Ermeniler resmen mat olmuşlardı! Okulun lise olarak hizmet vermesi kararının Moskova’dan geldiğini de duyduk. İki gün içinde de bize ev verdiler. Ermeni ırkçı Daşnak Partisi üyesi olan eğitim müdürü bizi sinirli bir şekilde karşılayarak, ‘Anlaşıldı, Dayınıza mektup yazdınız!’ dedi.

     Ermeniler Heydar Aliyev’in yetkisini, büyüklüğünü, nüfuzunu ve kim olduğunu biliyorlar ama kendilerinin kim olduklarını bir türlü anlamak istemiyorlardı. Bize açıkça ‘Aliyev olmasaydı etinizi şişlere geçirirdik!’ diyorlardı. Ermeniler bütün batı Azerbaycanlıların hamisi Heydar Aliyev’in her zaman kalbimizde olduğunu da çok iyi biliyorlardı.  

     Biz onunla gurur duyar övünürdük. Hatta Heydar Aliyev’in siyasi büro üyeleri arasında çekildiği fotoğrafı bile bizi korumaya yeterdi.

     O her Azerbaycanlının hamisi, güvencesi ve ilham ateşiydi. Allah   gani gani rahmet eylesin! “

Kerim Ceferli

( Avrupa Azerbaycan Okulu Matematik Öğretmeni

2008 Azerbaycan Yılın Öğretmeni

Türkiye Türkçesi: Metin Teski

Avrupa Azerbaycan Okulu Müdür Yardımcısı )

YAZAR HAKKINDA

  1952 yılında Batı Azerbaycan’da dünyaya gelen Kerim Ceferli lise eğitimi ve Azerbaycan Devlet Pedagoji Enstitüsünü bitirdikten sonra  doğduğu yere tayin oldu.

     1974-1976 yılları arasında Batı Azerbaycan’da matematik öğretmeni olarak görev yaptı. Ermenistan’da Azerbaycan Türk’lerine karşı başlatılan soykırım ve etnik temizlik hareketi sonunda soydaşlarımız doğdukları topraklardan koparılarak Azerbaycana göç etmek zorunda kaldılar. Kerim Ceferli Bakü’nün Karadağ bölgesinde 1990 dan itibaren 224 numaralı okulda Matematik öğretmeni, 166 numaralı eğitim ocağında müdür yardımcısı, 233 numaralı okul ile Teknik Yaratıcılık Okulunda ise okul müdürü olarak çalıştı. Elitar lisesinde  de matematik öğretmeni olarak çalışan Kerim Ceferli  Azerbaycan’ın geleceği olan çocuklara kapılarını bu yıl açan Azerbaycan’ın en iddialı okullarından Avrupa Azerbaycan Okulunda (The Europe Azerbaijan School) (Avropa Azerbaycan Mektebi) matematik öğretmenliği görevini sürdürmektedir. Birçok alanda diploma, sertifika ve ödülleri bulunmaktadır.