Kırk yıl babasız kalmak..


Bazı şeyler var hayatta, yaşlandıkça sesleri daha çok çıkıyor. Oysa yaşlanan bir şeyin sesi çıkmaz denilir. Sessiz, sedasızdır onlar. Bir köşede sinmiş kalmışlardır. Görmesen görülmezler, duymasan duyulmazlar. Elleri var uzanmaz, avuçları aşağı düşmüş bulunmaz. İşte böyledir yaşlanan, işte böyledir çok yaşayan.

Bazı şeyler var bildiğimiz,  durdukları yerde durmuyorlar. Kemiriyorlar, yiyip yok ediyorlar. Yaşlanmış da olsalar, bitmediklerini gösterircesine bitiriyorlar.

Böyle bir şey yaşadım hayatta. Yıllar dindirmedi hiç. Hiç bitmedi. Unutulmadı, kapanmadı, sarılmadı. Açık kaldı, açıkta kaldı.


Hep yanımdaydı, yanı başımda. Hep benimleydi hayatta bu yaşadığım. Kah terini, tırnağını koyduğu ve çocukluğumun geçtiği o muhteşem evde, kah büyük önseziyle bizleri yerleştirdiği yatılı okulda.

Kimi zaman sıcak bir odanın içinde çalıştığımız derslerin hamisi, ödevlerimizin takipçisiydi. Kimi zaman karanlıklarda alt kat odaların sahibiydi. Yatılı okul yatakhanelerin soğunda üstümü örterek, yutamadığım hapları, içemediğim ilaçları yutturarak hep benimleydi. Ateşli günlerimin, iç sızılarımın ilacıydı.

Beden Eğitimi derslerinde atamadığım her taklanın ardında karşımda onu görürdüm. Gülerdi bana alaylı alaylı. Belli etmek istemezcesine de yan çevirirdi bakışlarını. ” Boş ver” deyip vaz geçirten de o değilmidi ki? Hafta sonlarının pazar alışverişleri onunla güzeldi de, tek başına yapmaya kalkınca altında nasıl ezildiğimi uzaktan izleyen de oydu. Sonra avuçlarımdan tutup yerlerden kladıran o değilmiydi?

Bugün pazar pazar dolaşıp, alışveriş yapmayı seviyor olmamın sebebi değil midir Demirci’nin Cumartesi alışverişleri.Onunla yapılan alışverişlerin sepetlere yansıyan tazeliği,güzelliği.

Öğretmen olduğumu ilk o duydu. İlk o sevindi. İlk o sıvazladı sırtımı. Onsekizinde ekmeğini kazandın diyen oydu. Ankara’ya da benimle geldi, yurtlarda kaldı, soğuk sularda yıkanıp, açlıklar yaşadı. Yılbaşlarında gözümün içine baktı hep, sınav sevinçlerimde boynuma sarıldı. Atkıma renk verdi, kazaklarımı doldurdu.

Isınmayan bekâr evlerindeydi benimle, saatlerce postanelerde telefon bekledi, benim korktuğumdan daha fazla korktu, benim sevincimden daha fazla sevindi konuşmalara. “Haluk, Hayati” geçen söz aralarında kulağını bir kat daha dikti, kaplan kesildi.

Mezuniyet günümün sevincinde, atılan naralarda sesimi çoğaltan oydu. Mezuniyet  gecesi giyeceğim pantolon ile gömleğimi aldırtan da o. Rengine de kadar karışan o değil miydi sanki.

Devlet memuru olduğumu görünce, keyiflenen hali unutulur mu hiç. Unutulur mu hiç  “bu şaraplar Haldun’dan” deyişi.

Benimle dolaştı Anadolu’nun köylerini, şehirlerini. Otobüslerde bulanan midemin ardından yine “ az kaldı oğlum” sözlerini kulağıma fısıldadı hemencecik. Kese kâğıtlarını değil ama naylon torbaları o bulup getirme di mi? Ya limon kolonyaları!

Askerdeydi benimle. Sanki yıllarca yapıp geldiği yetmezmiş gibi. Bir üç ay daha olsa ne olur ki, derdi. Alaydaydı, sıradaydı, her yandaydı. Verdiğim asker selamlarımın kayıtsızlığına gülen, kepimin büyüklüğüne, palaskamın eskiliğine alay eden de oydu.

Günü gelince terhis olan ben değildim sanki de, en sevinen yine oydu. Kepi de, kemeri de fırlatıp atan ben miydim?

Nişanımda, nikâhımda en yakınımdaydı, hemen ardımdaydı. Şöyle uzaktan seyredeyim demedi hiç, hep içimdeydi. Son dakikada kravatımı, papyonumu düzelten yine oydu. Çek şu kemerini yukarı diye hayıflanan da.

Sıkıntılı günlerimde “ aman oğlum” diye sırtımı kim sıvazladı sanıyorsunuz? “Yapma” deyip yaptırmayanı bilmiyor musunuz? Ağlatmayan kimdi?

Çocuklarımın doğumlarında hastanelerin önünde ben bulunmadıysam bile, benden daha tez canla, heyecanla bekleyen o değil miydi? İlk kutlayan beni, kucağına atlamaya müsaade eden! Aferin der gibi elimi sıkan. Boynuma sarılan. Bilmiyorum;  der miydi ama “ aslanım” diye haykıran.

“Akıllı adamsın” sözünü, onun adını oğluma verdiğimizde siz de duydunuz mu? Gözlerini gördünüz mü? Çakır gözlere bakabildiniz mi?

Ya çocuklarımın sünnet törenindeki burukluğum, bana yansıyan onun yüzündeki burukluk değil miydi?  İkide bir sırtıma vurup güç veren, gülümsemesi hiç eksilmeksizin  “ haydi bırak bunları” diyen. Haydi bırak bunları..

Neyi bırakmadım ki?

Anamın evinin telaşlı, özellikle de Bayram günlerinde işlerin olup bitmesi için didinmem ve çabalamamın altında, benden başka kimsenin duymadığı “ Haydi, gayret Haldun”  sözlerinin etkisinin az mı olduğunu sanıyorsunuz. O, “ haydi, gayret Haldun” sözleri benim için o kadar aşina ve o kadar çok kutsi ki;  çocukluğumun bana itibar edildiğini gösteren en güzel kayıtları bunlar.  En güzel sözler.Bağda, dağda, evde, çarşıda ufacık gücüme ihtiyaç duyulduğunda, beni sınırsınız güç kaynağı haline getiren sihirli sözcükler. “Haydi, gayret Haldun”

Yaz tatillerinde çocuklarımla çocuklaşmamın, onlarla ille de beraber olmak isteyişimin sebebi, onunla yaşadığım kısacık da olsa yaz tatilleri, İzmir seyahatleri değil midir? Kendim de onu görmemin en büyük belirtisi değil midir, tatillerimde eşime ve çocuklarıma teslim olmak. Onlar ne istiyorsa yapmak, yapabilmek. En çok bu yönümle benzemez miyim ona ! İçindeki çocuk olarak, içindeki çocuğu oynatarak!

Hep onunlaydı hayatım. Hayatımın en güzel günleri hep onunla olandı zaten.

Yaz aylarının fötr şapkasına, yaz iskarpinlerine, ince beyaz pantolonlarına ve illaki koyu renkli camıyla güneş gözlüklerine olan hayranlığım ondan kalma değil midir? Hayranlığım o’na değil midir?

Ona daha çok yakışıyordu her şey.

Onu hep yanımda taşıdım kırk yıldır. Her anımdaydı.

Varlığında yok olabileceğini düşünmediğim için, birlikte olduğumuz ilk 13 yılı saymadan, hesaba katmadan söyleyebiliyorum. Öyle ya, birlikte olunan yılların kıymeti de pek bilinemedi.

Henüz en büyüğü 15, en küçüğü 10 yaşında, benimse 13 yaşımda olduğum üç erkek çocuğunun kıymetini bilemediği seneler sayılmadı, sayılmayacak.

Mart ayının bilinen en soğuk yılıydı, Demirci için.  Soğuğun örtemediği şeyler de vardı elbet. Soğuk karıyla, yağmuruyla toprağı devşiriyor, yeniliyordu belki ama yaraları kapatamıyordu. Yıllarca kapanmayan bu yaranın bugün tam kırkıncı yılı. Tam kırk yıl.Babasız kalınan kırk yıl.Babasız kalmanın kırk yılı.

Kırk yıl; yaşlanmak için bile tek başına yeterlidir aslında. Hele acılarınızı örtüp kapatamıyorsanız, sarıp sarmalayamıyorsanız, yarayı örtemiyorsanız kırk yıl çok şeydir. Kırk yılda, kırk defa düşersiniz.

Ama yaşarsınız. Ama ağlarsınız.