Atatürk’ün Ankara’ya Gelişinin 90’ıncı Yılı


ataturkunankarayagelisi-1

Kent, işte şu an içinde bulunduğumuz ( Ankara) birçok dilde de e uygarlık ve kültür arasında da sıkı bağları ifade eden medeni çağın en üst mekan birlikteliğidir. Kent, toplum bireylerinin birbirinden farklı gereksinimleri doğrultusunda ve çok çeşitli biçimlerde karşılaştıkları ortamlardır. Yani bir parktır, bir sinemadır, bir spor alanıdır, bir alışveriş merkezidir, bir müzedir, bir sergi salonu, üniversite, çarşı, hamamdır. Lokantadır, kahvedir, fabrikadır, asfalttır, devlet binasıdır, bankadır. Yani, üretimini toprakta değil de, değişik üretim alanlarında fiziki ve beyni gücüyle gerçekleştirmenin mekanlarıdır kentler. Yukarıda saydıklarımız ise, bu mekanlarda yaşayanların, sürekliliklerini sağlamak için kendiliğinden ya da birbirileriyle ilintilerinden ortaya çıkan oluşumlardır


image1

O kentte yaşayanların ortak duygu, bilinç, his ve karakterleri toplumsal anlamda ” Kent Kültürü”nü ortaya çıkarmaktadır.  Kültürle ve uygarlıkla bağlantısı içinde adına “kent” denilen ortamda karşılaşan kişiler, bu kültürü her yönüyle üreten/yaratan ve tüketen kişiler olarak;  ya kuşatıcı anlamıyla kültürün üreticisi ve tüketicisi olurlar ya da eleyici anlamıyla kültürün üreticisi/yaratıcısı-tüketicisi olurlar.

Birincisinde tüketicilik ağır basarken, ikincisinde yaratıcılık/üreticilik ağır basar. Ancak burada asıl olan karşılıklı iletişim içinde olan bireylerin ortak bir kent olgusundan beslendikleridir.

Zor olan tek yapılı hücre yapısın mümkün olabildiğince sağlayabilmek en azından fazla çok hücreli yapılarla karşılaşmamaktır. Ortak duyguları, hisleri, karakterleri olabildiğince bulup çıkarmak tüm kentlinin bu kanaldan beslenmesini sağlamak önemli bir kent kültürü yaratıcılığıdır.Bu konuda yetkin ve etkin olanlar ise, o kentin merkezi yöneticileri, mahalli idarecileri ve sivil toplum kuruluşlarıdır. Öyle de olmalıdır.

Kent Kültürümüzü ortak bilinçte yaşatmanın, hislerimizi çoğaltmanın ve kent karakterimizi arttırmanın çok heyecan verici bir anı ile karşı karşıya bulunmaktadır Ankara. Yani ses vermenin, rengimizi belli etmenin, şenliklerimizi, bayramlarımızı büyütmenin zamanıdır.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Milli Mücadeleyi sürdürmek için çıktıkları yoldaki en büyük menzil olan ANKARA’ya gelişlerinin bu yıl 90. Yılıdır. Bu yılı Ankara ve Ankaralılar en görkemli şekilde kutlamayacak mıdır?

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİ

Takvim, 27 Aralık 1919 Cumartesi. Hava açık,ılık. Birkaç gün önce sepeleyen kar tutmamış. Halk, Çankaya bağlarının batısındaki Kırşehir yoluna açılan yokuş boyunca akın akın yollarda. Kulaklar minarelerde. O tarihi anı, selalarla bütün Ankara’ya müezzinler duyuracaktı.

Mustafa Kemal’i karşılamaya çıkanlar arasında bölük bölük seymenler göz alıcı bir biçimde. Hepsi de çakı gibi. Kimi atlı, kimi yaya. Kiminin sağ omzunda baltaları asılı, kiminin “Martini” tüfekleri çapraz. Şal kuşaklarında hançerleri parlıyor. Gözleri gibi.

Elbas köyünden usta davulcular gelmiş. Abdal Hasan’lar, Deli Haydar’lar, Kara Mahmut’lar, Mohaç’tan, Çaldıran’dan, ya da bir başka er meydanından.

Sabırsız  bir bekleyiş bu.

Saatler öğleden sonra üçü on geçeyi gösterirken, o selalar duyuldu. Cümle halk arasında bir dalgalanma oldu. Yokuş başına doğru bir yüklendi Ankara. Bir sevinçli telaş,  bir büyük heyecan.

Uzaklarda bir motor gürültüsü vardı. Sonra,  korna sesleri. Evet, geliyordu Mustafa Kemal.

“Bandırma” vapuruyla Samsun’a gelen Osmanlı Paşası o “Miralay Mustafa Kemal Hazretleri” değildi bu gelen. Anadolu hareketini başlattığı için boynunda sarayın “idam fermanını” taşıyan, bütün rütbelerinden istifa etmiş ve “Milletin bağrına dönmüş bir fert olarak” sadece Mustafa Kemal’di.

Kutsal kavgamızın. “Kurtuluş Savaşı”nın hazırlığını tamamlamıştı. Ankara, bu hazırlığın doruk noktasıydı. Yaralı bir ulus, artık onun önderliğinde buradan şahlanacaktı.

Samsun’da bir hurdalıktan alınan, her parçası bir başka yerde bulunmuş, üstü açık, köhne otomobili yaklaşınca heyecan son haddine varmıştı. Davullar çok daha coşkuyla vuruyor, cümle tezahürat birbirine karışıyordu.

Gülümsüyordu Mustafa Kemal, henüz 38 yaşındaydı ama yüzünde, nice savaş meydanının tandırında yoğrulmuş bir başka olgunluk vardı. Mavi gözleri çelik pırıltısıyla yanıyor, kalpağının iki kenarında, şakaklarında uçuşan başak rengi saçları, güzel yüzüne bir başka anlam veriyordu.

Yokuş başında, seymenlerin önünde durdu. Otomobilden indi. Onlara doğru ağır ağır yürüdü.

Hepsi bir anda esas duruşa geçtiler. Her soluk tek can olmuştu. Bütün gözler, onun gözlerinde düğümlüydü. Vakur ve sert bir sesle:

– Merhaba efendiler! dedi.

– Sağol Paşa Hazretleri…

Arkadaşlar! Buraya neden geldiniz?

– Millet yolunda can vermeye geldik!

Fikrinizde sabit misiniz? – And olsun.

… Ve işte o zaman Mustafa Kemal’in gözleri ilk kez yaşardı. Zincir kabul etmeyen bu ulus, onun peşinde, gerekirse ölüme bile, göz kırpmadan gidebilirdi.

27 ARALIK 1919’DAN 27 ARALIK 2009’A: 90 YIL

EVET O HEYECANI HALA GÖZLERİNDE HİSSEDENLER ŞİMDİDEN AMA ŞİMDİDEN BİR BAYRAM GÜNÜNE ÇEVİRMEK İÇİN 27 ARALIK 2009 PAZAR GÜNÜNÜ, BİR ŞEYLERE BAŞLAMALIDIR. GÖRÜŞLERİMİZE İHTİYAÇ DUYANLARA ÖNERİLERİMİZ VE PROJELERİMİZ AÇIK OLUP, CAN-I YÜREKTEN HİZMET VERMEYE DE AMADEYİZ.