Bir Fotoğraf Okumak: İnegöl’de Hastane

Belki de tek bildiğimiz bir hastanede olduğumuz gerçeğidir. Evet bir ön bilgimiz var; “İnegöl’de Hastane” yazıyor kurşun kalemle fotoğrafın ardında. Diyelim ki; İnegöl’deyiz. Ne fark eder ki İstanbul’da da olabilirdi bu kare, Diyadin de.

Çünkü yıllar öyle yıllar ki , İstanbul Hastanelerinin hastalarıyla, Diyadin Hastanesinin hastaları birbirinden  pek ayrılmıyor. Doktorları da, hastabakıcıları da.

Ya ne güzeldi demek geliyor içinizden, “eskiden hastabakıcılar vardı be!” Hastanenin sahibi gibiydiler. Yürüyüşleri öyle bir ahkam keserdi ki! Öyle bir tararlardır ki saçlarını! Nereden bulurlardı bunca briyantini? Her daim şık ayakkabılar. Boyalı, kemerli ve  tokalı. Ne değişik adamlardı be! Önlükleri içinde kendilerini ne kadar güçlü ve dirayetli hissederler, onu çıkartıp da askılarına asınca boyunları birden  aşağı düşerdi. O zaman da boyunlarına doladıkları atkılardan güç alırlardı besbelli.

Yaz ayları mı?

Sanki hiç yaz aylarında hastanelerde hastabakıcı olmazmış gibi geliyor.

Hastaneyi evleri gibi korurlardı. Ne adım attırırlardı hasta yakınlarına, ne de bir eşyayı elletirlerdi!   Herhal sonra bunların keyiflerini yaşarlardı, hep birlik.

İnegöl’deyiz.

İnegöl’ün ova köylerinin birinde manifaturacılık yapan  Hilmi efendi, mide ağrısı şikayetinden bir kaç gündür şehirde hastanede yatmaktadır. Pijamasının canlılığından ve görünür kalitesinden bunu anlamak mümkündür. Öyle ya, şehirli bir hastanın bunca sürede Hastanede kalması düşünülemez. Pijama bütün fotoğrafın ipucudur; zenginliği veren de , bacak bacak üstüne attıran odur.

Üstelik  köylüsü ve  halasının oğlu Remzi de bu hastane de hastabakıcı iken! Zaten o değil midir Doktor Asım’ı tutup getirip de bu resmi çektirmeye mahal hazırlayan ? Mahal dedik de, sanmayın ki burası hasta odasıdır! Sanmayın Doktor Asım’ın odasıdır!  Resim çekilen yerin başhekim odasının da bulunduğu  bir sofa oduğunu hatırlayınız. Resmin arkasında görülen kapılar, yazın açılarak hem hastanenin havalandırılması sağlanmış oluyor, hem de doktor, hemşireler ve  hastabakıcılar için de çay ve sigara molası için kullanılıyor. Hastaların ve hasta yaıknlarının da havalanmak için kullandıklarını da belirtmeliyiz. 

Doktor Asım’ın nasıl iyi bir doktor olduğu yüzüne yansımış adeta. Yıllarca İstanbul’da okuduktan sonra, gelmiş burada mesleğini yapmakta. İç hastalıkları mütehassısı olmuş, mutlu, kendinden emin ve güçlü.

Nihayetinde İnegöl küçük bir yer, mahalli an’anelere ilgi göstermek zorunda olduğunun bilincinde. Hastabakıcı Remzi’nin hatırını kıramamış, fotoğrafa dahil olmuş. Hatta ayak ayak üstüne atarak sandalyede oturan hastasına rağmen, ayakta kalmaya razı olmuş. Okumuşluk bir başka hal be! Bir başka hal okumuşluk!

Elin cebe uzanışındaki zerafet, bıyıkların üzerinden gülümseme, amerikanvari saç modeli ve 1940’lı yılların modeli gömlek yakası herşeyi ortaya koymuyor mu? Amerikan doktorları gibi değil mi sizce Doktor Asım? Boylu,poslu! Fotoğraf çekimi için emaneten getirilmiş koltuğun  kenarına ilişiveren o uzun eller.

Yıl?

Yıl yok ki işte işin içinde. Belki pijamaların imal yılından, belki gömlek yakalarının düğmeli oluşundan, belki pantolon paçalarının duble kıvrımlı oluşundan bir şeyler söylemek mümkün olabilecek!

Yıl 1940’lar. Haydi olmadı 1950’ler. Ya da 1960’lar. Ama asla daha sonrası değil!

Ah ne olur du, bu karenin bir kenarına, İnegöl Köftecisi Ziya’nın bastırdığı bir duvar takvimi girebilseydi! Ah ne olurdu!

Hülasa:

Doktor Asım: Yıllarca bu Hastanede görev yaptı. İki yılda başhekim olarak çalıştı. Eşi de burada hekimlik yaptı. İki kızı da burada doğdu. İstanbul’a tayini çıkıp gitti. Emekli olduktan sonra kendi muayenehanesi açtı. Hala çalışıyor.

Hastabakıcı Remzi : İnegöl Devlet Hastanesinden emekli oldu. Çocuklarından biri okuyup, doktor oldu. Diğerleri İnegöl’de değişik  zanaatkarlıkla uğraşıyor. Kendisi artık çok zor yürüyebiliyor.Üstüste geçirdiği ameliyatlar sonrası şimdi biraz daha iyi durumda.

Manifaturacı Hilmi Efendi: O yıl köyde muhtar seçildi. Hanımıyla çocuklarını şehire taşıdı. Orada da bir dükkan açarak işini genişletti. Büyük oğlu daha sonra İstanbul’a gidip, Eyüp’te konfeksiyon işine girdi. O, hala İnegöl’de küçük oğluyla birlikte manifatura- konfeksiyon işi yapıyor. İlçenin  ileri gelenleri mesai bitiminde onun dükkanının önünde oturup, iki laf ettikten sonra evlerine dağılıyor. Hayatta en önem verdiği şey, gece yatarken giydiği pijamaları. Cepli ve çizgili basma pijamalarına hala özen gösteriyor.

Eski Ankara Fotoğraflarının Dayanılmaz Cazibesi

Doğduğum yer değildir Ankara. Hatta büyüdüğüm yer bile değil. Ancak ve ancak yüksel tahsil için geldiğim ve bu vesileyle tanıdığım bir yerdir. Sevdiğim bir yerdir; kaldığım bir yerdir Ankara.

Yaklaşık 36 yıl önce bugün/lerde geldim Ankara’ya. Yine bir Pazar Günüydü. Yine sıcak bir Eylül’dü hava. Yine bu saatlerdi işte; ikindiye yakın bir vakit.

Çok büyüktü Ankara, kocamandı. Bugünkü gibi ufacık değildi

Kalabalıktı o gün Ankara. Bugünkü gibi boş ve sessiz değildi.

Yürümekle bitmez di sokakları, caddeleri. Bitmedi de zaten. O gün “Eski Garaj” dan taksiye binip de, İçcebeci’de indiğimizde, dünyanın yolunun parasını istemişti taksici. Hikayesi ayrıca yazılır bu anının.

Hiç bilmezdim; Ankara’yı bu kadar seveceğimi. Tutacağımı, anlayacağımı.

Bugün 36 yıl öncesinin ilk anılarıyla yoğunum, doluyum.

Ankara’yı sevdiğimi söylediğim insanlar şahittir, bu tutkunluğuma. Ama 36 yıl önceki Ankara’yı yaşayarak ve bilerek.

Bugün bu sevgim Ankara fotoğraflarına olan sevgime dönüştü. Özellikle de  ilk gördüğüm Ankaraya. Geniş caddelere, büyük anıtlara, tarihi yapılara.

Ulus’a, Kızılay’a.

Henüz Tunalı Hilmi Caddesi ve 17. Cadde yok iken, bilinmez iken. Henüz Arjantin Caddesi açılmamış iken.

O Ankara, Ankara idi zaten.

Şimdi ise Eski Ankara Fotoğrafları toplayarak, o özlemimizi sürdürebiliyoruz. O eski Ankara’yı ancak o zaman yaşıyabiliyoruz.

Ankara’yı o zaman yaşıyabiliyoruz. Bu günlerde çeşitli mezatlarda Eski Ankara Fotoğraflarının el değiştirmesine tanık olmak da işin bir başka boyutu. O hep gördüğümüz  Eski Ankara’lar. Anıtlar, sokaklar, yapılar, resmi daireler ve insanlar. Ankaralılar.

Nasıl bir cazibeleri var bu fotoğrafların bir bilseniz! Eski kokuyor, Ankara kokuyor, tarih kokuyor.

Büyük Ankara  kokuyor, güzel Ankara kokuyor.

Bilmem izin verirler mi eski dostlar, bu eski Ankaraları size göstermeye. Benim Ankara’ya gelişimin 36’ıncı yıl dönümünü anmaya! Beni Ankara’ya atan rüzgarın, bir tesadüf olmadığını anlatmaya. Ankara’yı Ankara yapan değerlerden birinin de, Ankara’yı seven ve bu sevgi için birşeyler yapan insanlar olduğunu göstermeye.

Eski Ankara Fotoğrafları, ne kadar çok şey hatırlatıyor bize. Bir de düşünün Eski Ankara hayatlarını.

Savaştan önce hazırlık yapan Osmanlı Topçu Bataryası

 

Osmanlı Devletinin nice savaşları var kazanılmış veya kaybedilmiş. Her devletin geçmişinde olduğu gibi. Henüz her savaşını kazanmış bir devlet olamadığı gibi, her savaşını kaybetmiş bir devlet de yok. Önemli olan kaybedilmiş ve kazanılmış savaşlardan bir ders almaktır. Ders almanın en önemli ögelerinden biri de derse neden olan olayı bilmek, hatırlamak ve yaşatmak olsa gerektir. Öyle ya, bilinmeyen, hatırlanmayan, yaşatılmayan bir şeyden nasıl ders alınabilir ki?

Osmanlı Devletinin en son savaşlarından biridir Trablusgarb Savaşları. Hemen peşinden Osmanlı Devleti için “Savaşların Anası” olan Bulgar Savaşı gelecek, nihayetinde Cihan Harbi yaşanacak ve İstiklal Savaşı ile savaşlara son verilecektir.

 Bu sebeple Trablusgarb Savaşı zamanın Osmanlı Devleti olduğu kadar, günümüz Türkiye Cumhuriyeti için de büyük  önem ifade etmektedir. Cumhuriyetin kahramanları ilk defa tarih sahnesine bu savaşla katılmışlar, isimlerini ilk defa bu savaş ile duyurmuşlardır.

Bu yönüyle  elimde  yar alan ” Savaştan önce hazırlık yapan Osmanlı Topçu Bataryası” fotoğrafı başka şeyler söylemektedir. Bir şeyler anlatmaktadır. Çok şey anlatmaktadır.

Aslında Trablusgarb savaşını değil yalnızca, hem Balkan Harbini hem de Cihan Harbini anlatmaktadır. Hem de İstiklal Savaşını.

Fotoğraf şimdilik yer almıyor yazımda, ama sanırım “ders alacaklar” için o da olacak.

Trablusgarb Savaşı öncesi ve sonrası bir kaç fotoğraf

Trablusgarb Fotoğrafları

Ülkemizin tarihi- kültürel mirasına ne kadar sahip çıkıldığına ve değerlendirildiğine dair bir şeyler söyleyecek değilim. O konuda bazı insanların bir şeyler yaptığına inanıyorum. Yeterli olup olmadıklarını da tartışacak değilim; diyorum ki; ” onlar bir şeyler yapıyor”.

Çöpe gitmekten kurtardığım ama çöpe gitmesini önlerken bile bir meblağ ödediğim fotoğraflar var elimde. Çok değil toplam 12 fotoğraf. Hatta fotoğrafların orjinali bile değiller, belli ki orjinalinden büyütülerek 29 cm X 40 cm  ebedlarında  zamanın mukavvasına yapıştırılmışlar.

Mukavva üstünde 3 yazı birden var: Önce fotoğrafın orjinalinde yer alan Osmanlıca alt yazı, sonra günümüz Türkçesine çevrilmiş hali ve de bir de Arapça bir yazı. Muhtemelen bu kez de Arapçaya çevrilmiş hali.

Fotoğrafların altlarında yazan başlıklar ise onların önemini tümden ortaya koyuyor.

1.Savaştan önce hazırlık yapan Osmanlı Topçu Bataryası,

2.Libya’lı mücahitler Türk Askerleriyle bir arada,

3.Bugünkü Tripoli Liman şeridinden bir görünüm,

4.Osmanlılar tarafından tutsak alınan düşman subaylarından birkaçı,

5.Süleyman- El- Baruni ve Milis Kuvvetleri,

6.Tobruk Kumandanı Ethem Bey,

7.Osmanlı Kızılay Ekibi,

8.Türk ve Libyalılar’ın Derne’de düşmandan aldıkları silahları teşhiri,

9.Libya’lı tutsak kadınlar,

10.Türk Subaylarının Arap giysileriyle Mısır yoluyla Libya’ya girişleri,

11.Trablus’ta görevli Türk Subayları , 

 12.Libya’lı Mücahitlerin Bnb. Enver bey’in önünden resmi geçiti.

Fotoğrafların alt yazıları, tarihi dokuyu ve kokuyu yansıtmıştır sanırım. Bu fotoğrafların taşıdığı önemi takdir etmeye tarihi bilgimin yetmediği aşikardır, ancak tarihi kültüre sahip çıkma adına bir girişim sonrası sahiplendiğim de ortadır.

Elimdeki kaynaklar çerçevesinde Süleyman- El Baruni’nin Osmanlı tarihinde ne denli önemli görevler ile teçhiz edilmiş olduğunu görmek doğrusu pek şaşırtıcı gelmiştir. Üstelik bu denli önemli bir kişiliğin bilindik bir fotoğrafın dışında başka bir fotoğrafına sahip olmak da başka bir önem taşımaktadır.

Diğer bir kahraman da Tobruk Kumandanı Ethem Bey olup, portre bir fotoğrafına günümüze taşıyor olabilmek başka bir kazancımızdır.

Çok değil hemen hemen 100 yıl önceki bir savaşımız için henüz görselleriyle zengin tarihi bir kaynak oluşturamamak, oluşturmamış ve yapmamış olmak bizlerin bir başka eksikliği gibi ortada durmaktadır.

Koleksiyoncu dostlarıma buradan seslenerek, ellerimizdeki görseller ve objelerle  sırasıyla önce Ekim 2011 Tarihi için ” Trablusgarb Savaşı” Sergisi, peşinden de Ekim 2012 Tarihinde de ” Balkan Savaşları” Sergisi hazırlayamaz mıyız?

Önemli olan yeni nesillere kaybedilen/kazanılan savaşlar üzerine bir şeyler söylemek değil, savaşlar üzerine bir şeyler söylemektir.

Sanırım Yüzüncü Yıl Dönümlerini peş peşe anıp değerlendireceğimiz, Trablusgarb ve Balkan Savşları için, birileri bir şeyler yapıyordur.Bu konuda kamu kurumları ve kültür ve ilim yuvaları bir şeyler yapıyordur.

Bu hazırlık aslında da 4 yıl sonra yüzüncü yıl dönümü gelecek ” Cihan Harbi” için bir hazırlık olabilecektir.

Şimdiden tahmin etmek zor değildir ki; 2014 yılına tüm dünya kültür merkezleri bir şekilde hazırlanmaktadır. Yalnız ve hareketsiz kalmamış olmak için, bir yerden başlamalıyız.

Trablusgarb Savaşı konusunda çalışan koleksiyoncular ve araştırmacılar için yukarıda bahsettiğim elimdeki dokümanların açık olduğunu beyan ediyorum.

 Keşke bir işe yarasalar….