Eski Ankara Karlar Altında

Eski Ankara Karlar Altında

Eski Ankara Karlar Altında

Muhtemeldir ki, 1950 Yılının Aralık Ayına ait “ Coğrafya Dünyası” adlı  aylık mecmuayı sırf bu Ankara fotoğrafı için almış ve saklamış olmalıyım.

Gerçi haksızlığa gerek yok, mecmuanın içinde yer alan diğer yazıların yanında, özellikle Hasankeyf’e ait bir yazı var ki, şimdiye değin okuduğum en güzel Hasankeyf yazısıdır.Bu dört sayfalık yazıyı ilerde sizlerle paylaşınca, hak vereceksiniz. Üstelik  müstear isimle birkaç kez Hasankeyf üzerine bir şeyler yazmış olmama rağmen, bu yazıyı okumadan bir şeyler karalamış olmamı affetmek mümkün değil.

Eski Ankara Karlar Altında: Bu fotoğraf,  mecmuanın dış arka kapak üzerinde yer almaktadır. Ne yazık ki zamanın baskı ve renk tercihleri doğrultusunda  mavi renk zeminli olarak basılıp, kullanılmış. Fotoğrafın çekildiği  yer olduğunu öngördüğümüz evin çatısı ve bu çatı üzerinden sarkan buz sarkıtlar, neredeyse karenin yarısını oluşturuyor.Tahmin etmek mümkün ki, bu sarkıtların bir çoğunun boyu 1metrenin üzerinde.

Sonra, fotoğrafın altında ve sözkonusu evin bitim hizasında kasketli bir Ankaralıyı görmekteyiz. Sanki yüzü, fotoğrafı çeken insana doğru dönükmüş gibi. O, bir iniş yolu güzergahında ve kısmen oyuk bir yolun içinde ilerlemekte. Ayarlanmış bir enstantane izlemini vermiyor, adeta kareye son dakikada girmiş gibi.

Yerler karlar ile örtülü. Her taraf bembeyaz ve kalın  bir örtüyle kaplı.

Fotoğrafın ortasında ise damları, çatıları kalın bir kar tabakasıyla kaplanmış evler var. Üste üste binmiş, adeta legolardan oluşmuş evler. Çoğu aynı tip ve yükseklikleri  de göreceli olarak eşitmiş gibi. Zamanın teknolojisine yenik düşmüş bu karede evleri değil ama belki çatı ve damları saymak mümkün olabiliyor. Yaklaşık 40’tan fazla Ankara evi. Bu soğukta, bu ayazda birbirine yaslanmış, birbirine dayanmış 40’tan fazla Ankara evi. Resme dahil olmuş ve karlar üzerinde kısmi parlaklıklar yaratmış olan güneş ışığı, insanlara bir umut oluştururken, bizlere de farklı bilgiler vermiş durumda. Anlaşılıyor ki,bu evler, yüzünü Güney’e dönmüş bir cephe içinde yer alıyorlar. Zaten bunun dışında, bu fotoğrafın şu semte, şu sokağa, şu tepeye ait olduğunu söyleyecek başka bir bilgi de  elimizde yoktur. Güneye yönelmiş bu cephe ve fotoğrafın çekildiği ev ile resmin ortasında kümelenmiş evler arasındaki tepeli, düz olmayan, iskansız arazi, bize başka kolaylıklar sunmaktadır.

Muhtemeldir ki bu yer, ya bugün Altındağ diye adlandırdığımız semttir, ya da Kale’nin güneye bakan etekleridir. Cebeci olabilir mi?

Tahminimizi kolaylaştıran diğer bilgi ise, fotoğrafın altında yazan ibaredir: “ Eski Ankara Karlar Altında”.

Yılın 1950 olduğunu ve resmin de bu yıllara ait olduğunu yeniden belirterek, “ Eski Ankara” deyimin neyi kastettiğine dair bir şeyler söylemeliyim.

Eski Ankara, zaten var olan Ankara idi. Ankara’da orasıydı. Ufacık bir Anadolu Kenti. Kalesiyle ünlü, eşkiyalarıyla anılan, çorak, bakımsız bir Ankara. Yabancıların ise, ancak ticaret için uğradıkları, soft siparişi verdikleri ya da siparişlerini alıp gittikleri bir Ankara.  Küçücük bakımsız evler, geçilmesi zor  veya imkansız sokaklar ve geçitler. İşte Ankara buydu.

Sonra, Milli Mücadele Yılları ve Cumhuriyetin başkenti olunca, değişiveren bir Ankara resmi karşımıza çıktı. Büyüyen ve daha da büyümeye hevesli olan kentin, sokakları ve yerleşim alanları boy boy kendini gösterdi. Yeni bir şehir oluştu. Kentin güneyine doğru gelişen bu yeni şehir, geride “Eski Ankara”yı bıraktı.

Kim, hangi tarihte bu söylemi ilk kez dile getirmiştir bilinmez ama, elimizdeki mecmua bunun 1950 yılından önce olduğunu vurgulamaktadır.

Tahminde bulunmak zor değildir, ancak “ Eski Ankara” söylemi, yalnızca bir şehircilik ifadesi olarak ortaya atılmış olmamalıdır. Biraz, sosyolojik, biraz tarihi, biraz ticari, biraz kültürel detaylar ve ögeler içermektedir. 

Tabii bilinmeli ki, “eski” nin olduğu yerde, “yeni”sinden bahsetmemek mümkün değildir.Bu yeni kavramı da, aynı eski kavramında olduğu gibi, farklı sosyolojik, tarihi, ticari, kültürel boyutlar taşımaktadır. Ayrıca gelişen, büyüyen, ilerleyen bir başka bir kavramdan güç alarak, farklılığını sürdürmektedir.O’na Genç Cumhuriyet’in Başkenti denilmektedir.

 Bugün, fotoğrafa geri dönüp baktığımızda, çok şiddetli bir kış yaşadığımız Ankara’da aynı kareleri çekebileceğimiz  bir değil, binlerce yer bulabiliriz. Hem soğuktan hem yoksulluktan birbirine dayanmış, birbirine yaslanmış binlerce küçük ev  görebiliriz.

 Ne var ki, şimdi “Eski Ankara” sözü ortadan kalkmış, artık kullanılmaz olmuştur. “ Yeni Ankara” da yoktur bugün. Bir Ankara vardır ki; eskiyle yeni birbirine karışmış, “Eski” de yeniler yaşanırken, “Yeni” de eskiler yaşanır olmuştur.

 Acıdır ama eskisiyle , yenisiyle Ankara, şimdi “Ankara” olmuştur. 

 Bugün de O Ankara, karlar altındadır!

Van

Bir yaz mevsimi 1o gün boyunca işsiz- güçsüz kalıp doyasıya gezdiğim bir kentti Van. Sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına dek kayıtsız-kuyutsuz dolaştığım kent. Van’a gelişim Ağrı’dan olduğu için Erciş üzerinden gelmiş ve ilk gözüme çarpan da; yolun hemen sağında tabelasını gördüğüm ” İsmail Hakkı Tonguç İlk Öğretim Okulu” olmuştu.

Çok arzulamıştım ilk günden itibaren o Okulu görmeyi. Ancak dediğim üzere, yaz mevsimiydi ve okullar kapalıydı.Kaldığım yer ile, okulun arasının da çok uzak oluşu sebebiyle de, her saatte okulun açık olmayacağını göze alarak gitmemiştim. 

Sabah kahvaltılarımı, o şehir merkezindeki, ünlü kahvaltıcılarda yapar, peynir ve sebze çarşılarını dolaşır, o güne mahsus yaptığım program dahilinde ya bir müze , ya bir kütüphane gezisi yapar, ya da eski kitap satıcılarının peşine düşerdim. Adını şimdi hatırlayamadığım bir çok eski camileri dolaştığımı, eski sokak aralarında kaybolduğumu, öğle yemeğinde illaki bir başka ciğerci de olduğumu da belirtmeliyim.

Bütün bir günümü Van Kalesinde geçirdiğimi, sonunda da kale dibinde o zamanlar için yeni açılmış olan Van Evi’nin bahçesinde  oturup, uzun bir vakit geçirdiğimi de iyi hatırlıyorum. Hatta küçük çay semaverimin biteceğini düşünerek her defasında, çay bardaklarımı azar azar doldurduğumu da.Akşama doğru şehre dönmek  için minibüse binmek gayesiyle bir dünya koşturduğumu, ancak aynı minibüsün bir süre sonra oradan geçtiğini de.

Nasıl güzel bir gündü!

Peki Edremit sahillerinde koca bir günü geçirerek, o günün akşamında  nasıl yandığımı fark etttiğimde yaşadığım şaşkınlık? Yüzümün birden kapkara kesilmesi.

Söylenenlere kulak asmayışımın bedelini, iki büyük gece, uykusuzluk çekerek ödememiş miydim?

Nasıl çok beğenmiştim Edremit sahillerini. Suyun içine sandalye ile oturuşumun fotoğrafı yok belki ama bir daha hiç yaşanamayacak taze anılar çok var. Neydi o balığın adı İnci Kefali mi? Yerken ayaklarım suyun içinde değil di belki ama; o kefalin tadı, suyun özlemini gideriyordu zaten.

Sonrasında tek başıma patikaları izleyerek o dağa nasıl çıkmıştım peki? Edremit ve tüm Van, ayaklarımın altındaydı sanki. Nasıl yeşillik ve güzellikti her yer. Bütün sular Göle akıyor, yanında da hep bir şeyler büyütüyordu. Çok sevmiştim bu yöreleri.

Ve yine tam bir günümü geçirdiğim Akdamar Kilisesi. Adanın adını unuttum şimdi. Bir yerlere bakıp öğrenmenin de bir keyif katmayacağını biliyorum. Küçücük o adada geçirdiğim o uzun saatlerin anlamını bulmakta güçlük çekiyorum. Öyle ya, Kilise restorasyonda idi, kimse içeriye alınmıyor ancak dışardan çevresinin gezilmesine müsaade ediliyordu.

Ancak yine durmamıştım, cebimde taşıdığım bir kartın avantajını kullanarak ve Ankara’dan geldiğimi beyan ederek şahsıma gezme imkanı tanıtmış, üstelik bir uzmanın da refakati eşliğinde kilise hakkında tüm detayları bana sıralanmıştı. 

Sonradan kalabalıktan bazılarının şahsımı gösterek hak iddia ettiklerine şahit olmuştum. Öyle ya, Kilise ziyaretinden sonra adadan ayrılmayan ve bütün gününü yine adadan geçiren kişinin “önceliği” ne olabilir di ki?

Doyumsuz manzarayı ve ücra koylar oluşturmuş sahilinde suya girenleri izleyerek gün geçirmek çok hoş gelmişti. Hatta şimdi adlarını unuttuğum 3 Diyarbakırlı genç ile yaptığım söyleşi de işin cabasıydı. Onlar da gezme ve ziyaret için Van’a gelmişler, yolları da bugün Akdamar’a düşmüştü. Çenç ve tecrübesiz oluşlarına verdiğim radikal söylemlerine rağmen gün boyu oturup konuşmuştuk. Elbette mümkün olmamıştı birbirimizi değiştirmek, yenilemek, ama bir soru işareti bırakabilmiştik birbirlerimize. Bugün hatırladığım soru işareti, o günün sıcaklığından kalmaktadır. Umarım benim bıraktığım soru işaretleri de, özellikle bugün o gençlerin hafızalarında canlanmıştır. 

Van’ın değeri, yalnızca ” Deniz-Göl değildir.

Göl olmasa da Van, bizler için hep Van’dır.

Kimseye bu kısa cümleleri açmaya, açıklamaya mecbur değilimdir. Eğer o 3 genç, bugün bu cümleleri hatırlasalar çoktan yeter.

Benim bisküvit ikramlarının yanında, onların yanlarında getirdikleri bazlamalar ile devam eden söyleşilerin bitiş anı ise ne yazık ki, yine Deniz-Göl olmuştur. Adadan ayrılacak tekneye binmesi gereken 2 kişiden biri olmak bana düşmüştü. Hızlı bir vedalaşma olmuştu gençlerle. Sanırım onlarla bir daha görüşmek asla mümkün olamayacaktır. Ama Deniz- Göl, hep olacaktır.

Sonrasında yine bugün yine adını unuttuğum bir İlçe ziyareti vardı sırada. Filmin adını bile zor hatırladım şimdi; Vizontele Filminin çekildiği sahneleri, setleri gezmiştim.

O bölgenin esnafının söylediği şu sözler ise hafızamdan hiç silinmeyecek. ” Beyim siz, o yıllar gelecektiniz ki buralar kamp çadırlarından geçilmez,binlerce insan suya girer çıkardı. Ne su yeterdi insanlara , ne ekmek; öldürdüler” 

Van: bugün karalar bağlıyor. Analar ağlıyor.

Sevdiğim, geç tanıdığım ama çok alıştığım Van; şimdi ağlıyor. Göl de ağlıyor.

Yetmiyor; 75 milyon insan ağlıyor.

Ankara’nın Amblemi

ANKARA’NIN AMBLEMİ

Milli Mücadele sürecinin önemli bir miladıdır; Ankara’nın Başkent oluşu ve Devlet Merkezi olarak ilan edilmesi. Kısaca hatırlanacak olur ise ;Yurdumuz düşmanlardan kurtulduktan sonra 13 Ekim 1923 günü İsmet Paşa ve dört arkadaşı Ankara’nın başkent olması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yasa önerisi verirler. Öneri Mecliste oylanır, kabul edilir. Böylece Ankara yeni Türkiye Devleti’nin başkenti olur ki,  bu yıl Ankara’nın Başkent oluşunun  da 88. yılıdır.

Ne var ki Başkent olalı 88 yıla ulaşan bir şehrin, simgesi olabilecek ambleminin seçimi ya da uygulanırlığı hala bitmez ve bitirilmez. Hangi gayelerle bu işin zaman zaman birilerinin kişisel tercihlerine bırakıldığı ise hiç sorgulanmaz. Kent olabilmenin ve kent kültürünü hazmetmiş bireylerin yetiştirilme gayretlerine ise dikkat edilmez ve hatta bu kavram hiç  önemsenmez.

Oysa kentler, beraberinde yetiştirip büyüttükleri kültürleriyle hayat ve can bulurlar. Bu kültür sayesinde güç ve önem kazanırlar. Yarattıkları bu kültür ile anılır ve sevilirler.

Kent kültürü kavramı ise günümüzde çok boyutlu bir anlayış ve kavrayışın yaratıcılığından ve düşüncelerinden yararlanmaktadır. Bu kapsamda grafik tasarımı, kent kültürü için de herzaman bir şeyler yaratma ve düşünceler önerme mevkii ve pozisyonundadır.Özelllikle de “kent simgesi” yaratma ve uygulatma gücü, grafik tasarım sanatının kente düzleminde  yer alabilecek en etkin ürünüdür.

.

Kent simgesi; bir toplumu, bir ülkeyi, bir sehri, bir kurumu, bir isletmeyi,bir kisiyi, bir düsünceyi, bir ismi, bir markayı simgelestirmek; onu imza haline getirmek anlamındadır. Bir sehri simgelestirmek,o kenti tarihiyle, toplum içindeki özel konumuyla, etkinlikleriyle kısacası tüm kapsamıyla çagrıstırmak, duyurmak, tanıtmak, benimsetmek anlamındadır. O simge artık, o sehirle özdes olmustur. O kent denilince simgesi, simgesi görülünce o sehir anlasılacaktır.

Böylesine kapsamlı özellikleri, bir iki harf, bir iki çizgi, bir iki görsel öge ile ortaya koymak grafik tasarımcısı için önemli bir problemdir.

Ortaya konması gereken husus ise Başkent Ankara’nın Amblemidir. Hititler dönemine has Günes Kursu, Askeri idareler zamanından beri Ankara’nın amblemi olarak kullanılmış ve bu yönüyle de yıllardan beri Ankara’nın simgesi olarak kabul edilmiştir.

Amblem tartışmaları nedeniyle gündeme gelen Ankara ile ilgili bilgiler arastırıldıgında öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti’nin baskenti olması öne çıkmaktadır. Ankara, Istanbul’dan sonra Türkiye’nin ikinci büyük kenti modern, yeni ve aynı zamanda ülkenin politik merkezi olmasıyla da önem tasımaktadır.

Tarihçe bakımından çok eskilere uzanan bir geçmise sahiptir. Bulunan arkeolojik kalıntılar ve yazılı kaynaklardan; bölgede Friglerin yasadıgı sonra Galatların istilasına ugradıgı,bugün Ankara olarak geçen ismin Ankyra; “çapa” anlamına gelen bir Galat sözcügü oldugu bilinmektedir.

Genel anlamada Tarihçilerin ortak kararı şudur ki; üzerinde biz bugünkü Ankaralıların yaşadığı bu topraklarda  sırasıyla “Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler, Galatlar, Roma ve Bizanslılar, Ilhanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar” hüküm sürmüştür. Yaklaşık 88 yıldır da Türkiye Cumhuriyeti bayrağı dalgalanır olmuştur.

1892 yılında “tren”in  Ankara’ya kadar gelip önemli ulasım aracı yaratmasının dışında, Ankara’nın yasadıgı en büyük olay; 1920 de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasıdır. Kurtulus Savası’nı gerçeklestiren, çagdas Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Ankara’yı baskent yapan (1923) Mustafa Kemal Atatürk’ün  kentin kaderini degiştiren  bu kararıdır.

Bu toprakların ilk sahibi olan Hititler olduğu düşünüldüğünde , Hitit Güneş Kursunun , Ankara’nın simgesi olarak kullanılacak tek amblem olmayacağını bilmekle birlikte bunun da rahatsızlık yaratacak bir husus olmadığını da ifade etmeliyiz. Herhangi bir tarihi değer ve inanca hakaret etmeyen bir simge olduğunu kabul etmeliyiz.Kimseyi üzecek ve yaralayacak bir şeyler hatırlatmadığını ifade etmeliyiz. Üstelik tarihe sahip çıkmanın bir yolu, tarihi yaşatmanın bir simgesi olduğunu da bilmeliyiz. Bu toprakların ilk sahiplerini anmanın neresi kötüdür? Hep söylemez miyiz ”kimdir bunun ilk sahibi” diye!

Ne varki 1995 yılında kullanılan bu amblem,  kullanımdan kaldırılarak yeni bir amblem seçimi yapılmış, yaklaşık 15-16 yıl süren bir dönem de bu konuda hem hukuki bir süreç devam ettirilmiş, hem de yeni- eski amblemin taraftarı olarak milyonlarca insan başka husumetlerin içine  çekilmiştir. Üstelik bu süreç içinde, şehir kültürü, kent yapılanması, estetik, tasarım, sanat, tarih bilinci adına yetkin söz söylemeye hak etmiş aydınlarımızın, akil adamlarımızın  görüş ve düşünceleri de, ne yazık ki “taraf görüş “ olarak nitelenerek görmemezlikten gelinmiştir.

Yaklaşık 15-16 yıl süren bu dönemin yapılanlarına şahit olan gazete sütunları ve hafızalar çok kötü ifadelere ve sözlere tanıklık etmektedir. Bu süreç karalanan, lekelenen, hakaret edilen, çizip atılan tarihler, insanlar, değerler ile doludur.

 

Bugün gelinen nokta ise 1995 yılı öncesi kullanılan amblemin yeniden kullanılması gerektiği konusundaki  bir mahkeme kararı olup, alınacak dersin de ; yaşanan sürecin ne kadar gereksiz bir sürec ve bir kent adına yaşanan ne kadar kötü bir “kent kültürsüzlüğü”olduğudur.

 

 

Şakir KESEBİR ve DEMİRCİ Kazası

 

“Kurnaz bir maliyeci olduğu kadar, aynı zamanda çok vukuflu bir iktisatçı” olarak nitelenen Şakir Kesebir,  İktisat Vekili Rahmi beyin istifası üzerine 29 Mayıs 1929 Yılında İktisat Vekilliğine atanır.Cumhuriyet Döneminin kısa dönem görev almış bakanlarımızdandır.

Bakanlık görevini üstlenmesiyle birlikte, Ülkenin durumunun ortaya konması adına ihdas edilen  Ali İktisat Meclisinin Haziran 1929 Yılında yaptığı toplantıda, gelecek toplantıya kadar Türkiye İktisadi Programının hazırlanması kararı alınır. Bu işle görevli olarak da İktisat Vekili Şakir Kesebir başkanlığında oluşan bir komisyon oluşturulur.Komisyon üyeliklerine ise, Bekir Raif, Selahattin Muhtar, Mehmet Vehbi, Niyazi Asım ve  Nurullah Esat beyler gibi zamanın bilinen iktisatçıları dahil edilir.

 Bu heyet ilk iş olarak ülkenin üretim olanaklarını yerinde tesbit etmek için 3 gruba ayrılarak Türkiyenin çeşitli kesimlerinde  inceleme yapmaya karar verir.

Birinci grup; demiryolu güzergahında,

İkinci grup; Karadeniz sahilleri, Trabzon ve Ezurum çevresinde

Üçüncü grup ise; Akdeniz sahilleriyle Trakyada inceleme yapmaya başlarlar.

 Komisyonun çalışmaları sonucunda  hazırlıyacakları rapor,  Ali İktisad Meclisinin öngörülen Kasım 1929 Tarihli toplantısına yetişemeyince, devam eden  bu çalışmalar,  1929 Aralık ayından itibaren İktisat Vekili Şakir Kesebir ile onun nezaret ettiği İktisat Vekaleti üzerinde  kalır. Bu işle ilgili kurulmuş olan komisyonun görevine son verilir.

 Dış ticaret dengesi açıklarının devam etmekte olduğu  ve Türk Lirasının dış değerinin hızla kıymet kaybına uğramakta olduğu ve ülkenin her kesiminden radikal  tedbirler ve iktisadi mali seferberlik taleplerinin istenmekte olduğu bir ortamda, program çalışması bütün ülkede büyük bir ilgi ve destek ile karşılanmaktadır.

Program çalışmasını, hilafetin ilgası ve Cumhuriyetin ilanı gibi büyük bir olay olarak görenler olduğu gibi, zaruri bir iktisadi reform olarak görenler ve bekleyenler de mevcut ve çoğunluktadır.

 Ancak 4 Mart 1930 Tarihinde basımı sağlanarak mahdut şekilde dağıtımı yapılabilen ve basımı öncesi Başvekil İsmet İnönü tarafından da tashihe tabi tutularak  ilaveleri yapılan  bu çalışma, “İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor” başlığı taşımaktadır.

 Raporun son pragrafında  “İktisadi işlerde semere sağlamak, senelerce ve musırrane çalışmağa mütevakkıf olduğundan memleketimiz için muayyen bir iktisadi siyaset tesisi ile bu siyasetin  tatbikatını tayin edecek etraflı bir program ihzarı esas olmak lazım gelir” denilerek amacı açıkca belirtilmiştir. Rapor’un takdim ve bitiş cümlelerinden hazırlanmasındaki asıl muhatabın Başvekil İsmet İnönü olduğu aşağıdaki cümle ile anlaşılmaktadır.

  Bitiş cümleleri: “ Tetkikatı acızanem bu makasıdın temininde zatı devletlerine az çok faydalı olabildiği takdirde kıymettar teveccüh ve itimatlarila devam eylemekte olduğum  vekalet hizmetinin ifasında medarı kuvvet ve cesaret olacağını arz ve derin hürmetlerimi eylerim efendim.” demektedir.  Şakir Kesebir’in   imzası ile son bulan  Raporun ilk cümlesi : “ Paramızın son aylardaki kıymet temevvüçleri dolayısıyla tarafı devletlerinden 12 Kanunuevvel 1929 tarihinde Büyük Millet Meclisinde irat buyrulan nutukta” söylemiyle, doğrudan doğruya İsmet İnönü’ye ithaf ve atıfta bulunmaktadır.

 Bir çok iktisatçı ve tarihçi tarafından “şayanı istifade bir başlangıç” olarak nitelenen ve ülkemizin ilk planlı kalkınma programı olarak adlandırılan Rapor, daha sonraki yıllarda bürokratlarımızca ” Şakir Kesebir Raporu” olarak adlandırılabilecek kadar ekonomik hayatımızda kalıcı bir yer edinmiştir. Ne var ki toplam 454 sayfadan oluşan ve Cumhuriyet sonrası ülkemiz iktisadi hayatının inceliklerini ihtiva eden  o rapor, Dünya İktisat Buhranı içindeki değişik politika arayışları yüzünden uygulamaya girmemiştir. Ama Türkiyedeki  ilk iktisadi program çalışması olması bakımından her zaman büyük bir önem arzetmiştir.

 Şimdi yazının diğer bölümü için bir şeyler söylemek gerekmektedir.

 Raporun bir çok sayfasında ülkenin iktisadi durumu son derece hassas bilgi ve tesbitlerle ele alınmış bulunmaktadır.

“Halılarımız” başlığını taşıyan 265’inci sayfada yer alan metni sizinle olduğu gibi paylaşmak isterim.

 “ İhracat kalemleri meyanında görülen halılarımıza gelince: halıcılık ecdat sanatlarımızdandır. Anadoluda halıcılığın yedi asırlık bir tarihe malik olduğu tahmin edilmektedir.

 Halıcılık iktisadi bünyemizde diğer ev sanayiinden daha ziyade inkişafa müsaittir. Esasen halıcılığın atelyelerden ziyade evlerde olması içtimai ve sıhhi şerait itibarile şayanı tercihtir.Memleketimizde elyevm 17 538 halı tezgahı mevcuttur. Yirmibinden fazla nüfus halı dokuyuculuğu ile iştigal etmektedir.

 En fazla halıcılıkla iştigal eden sekiz vilayet ve üç kazanın 1929 senesi halı imalatının tahmini kıymeti: 6 276 000 Lira olarak kabul olunabilir. Şöyle ki:

 Kırşehir Vilayeti             220.000          

Kayseri Vilayeti             300.000

Sivas         “                              52.000

Niğde        “                           437.000

Konya       “                             36.000

Isparta       “                      1. 100.000

Burdur       “                          208.000

Kütahya    “                       2.232.000

Kula Kazası                           290.000

Gördes Kazası                     900.000

Demirci Kazası                   500.000

                                                 6. 270.900

Yahut                                   6.276.000 Lira.

Şimdi burada öncelikle belirtilmesi gereken toplam meblağın 6.276.000 Lira olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Bunu bir bütçe hesabı tahmini değeri olarak yorumlamak mümkün ise de sehven 6.000 Liranın yanlış yazılmış olması da mümkündür. Her halükarda bu tesbit bizim asıl ortaya koymaya çalıştığımız  tabloyu değiştirmemektedir.

Vilayetinde ve merkez kazalarınının hiçbirinde halıcılık faaliyeti olmayan bir İl’in üç kazası o yıllarda, tek başlarına  güçlü halıcılık vilayetleriyle yarışır halde idiler. Daha ilginci, Manisa İli Gördes kazası o yıllarda ülkenin üçüncü büyük elhalıcılığı ekonomisi yaratabilirken, Demirci Kazası  el halıcılığı da Türkiyenin dördüncü büyük elhalıcılığı ekonomisini yaratabilmiştir.

Manisa İlinin bu üç kazasının toplam el halıcılığı kıymeti  ise 1.690.000 Lira civarında bir hacimle, Ülkenin en büyük ikinci elhalıcılığı ekonomisini yaratmıştır.

 Demirci Kazasına ait bilgileri geliştirmek istediğimizde ise daha farklı bir coğrafya ile karşılaşmaktayız:  1929 Yılının Demirci Kazası nüfusunun ( köyler dahil) yaklaşık olarak 3500 olarak ele almak gerekmektedir. Çünkü 1950 yılı sonuna kadar nüfusun 5000 üzerine çıkmadığı kaydı bulunmaktadır. Bu şartlarda ise, üretilen elhalıcılığı ekonomisi içinde bulunan tezgah sayısını hesaplamak güç değildir.

Eğer, toplam 6.276.000 Liralık  “tahmini kıymeti” yaratan, “elyevm 17 538 halı tezgahı”  ise;  Demirci Kazası’nın ortaya koyduğu 500.000 Liralık kıymetteki varlığı yaratan da yaklaşık 1397 ya da 1400 adet halı tezgahı olmalıdır. Toplam 3500 nüfus ve 1400 halı tezgahı. Bunlar ilginç ve inkar edilemez verilerdir.

 Bugün gelinen nokta ise; Vilayet merkezinde ve merkez kazalarının hiç birinde elhalıcılığı yapılmadığı için yıllardır, İl yöneticilerinin ve İl ekonomisini planlayanların gözünden hep uzak ve ırak kalmış olmanın da bir sebebiyle yitirilmiş, kaybedilmiş, yedi asırdır tarihe malolduğu ifade olunan  ecdat sanatı!

 Bu tablo, bugün müsebbiblerinin çoğu yaşamayan bir tarihi süreçe ilmik ilmik işlenmelidir. 

Ankara’nın Ruhu

 Haber Akis’teki yazılarımdan)
ANKARA’NIN RUHU

 Ankara’nın tarihine ve yaşanmışına ait yazılarımız süreceğe benziyor. Bu kez de 28 Temmuz 1939 Tarihli bir Mecmuada yer alan  Refik Ahmet SEVENGİL’in yazısını naklediyorum. Tamı tamına 73 yıl önce kaleme alınmış yazıyı okumak insana başka bir heyecan veriyor. Sonra da bazı tesbitlere şaşmamak mümkün olmuyor. H.C

 “ Ankara’nın ve bütün Türkiyenin ruhu, geceleri Ankara’nın bir tepesinden şehri ve insanları süzüyor. Dün olduğu gibi bugün de onun izinde, onun manevi varlığımıza sarılmış biz olmuş, millet olmuş kudertini içimizde duyarak ilerliyoruz”

 Bir kaç gündür Ankaradayım.Oturduğum evin pençeresinden Kale görünüyor. Bugünkü şehrin yanıbaşında geçmiş asırlara ait bir efsane şatosu halinde yükeselen Ankara Kalesi’nin vekarlı ve heybetli manzarası benim pek hoşuma gider. Bu yalçın kayaların üstüne kurulmuş kartal yuvasını seyrederken bir kahramanlık şiiri okuyormuş gibi zevk duyarım.

 Ankara Kalesi güzel bir şiirin içinde parıldayan ve gözleri çeken berceste bir mısradır.

 Ankara Kalesi uzaktan güzel, yakından kuvvetli.. Fakir mahalleler kalenin eteklerine çöreklenmiştir; Elinin emeği ile, alnının teri ile, ekmeğine zahmetini katık ederek yaşamağa çalışanların iğri büğrü sokaklardaki yamrı yumru evleri sanki kalenin ayaklarını teşkil ediyor. Kalenin dayandığı evlerde oturan insanlar, büyük kitle, geniş halk tabakası bizim asıl kuvvetimizdir.

 Ulus Meydanı’ndan Yenişehire inen ve Çankaya’ya çıkan uzun cadde. Bu büyük, güzel, gözü okşayan binalarile Anadolu ortasında bir orta Avrupa caddesidir. Bana öyle geldi ki bütün Anadolu ve hatta bütün yakın Asya,  Avrupayı bu caddede seyrediyor. Orada en süslü, en zarif, en yeni modayı takip eden kıyafetlerile kadınlar, genç kızlar ve genç erkekler göreceksiniz. Zira Ankara’nın güneş çekildikten sonra başlıyan tatlı serinliği içinde geç vakitlere kadar bütün mond buradadır; ya yürüyüşte, yahut caddenin kenarına kadar taşan iskemleler ve masalarile yarı Park Otel, yarı Haylayf tertibi kahvelerde..

 İşten anlayan bir dostum dedi ki:

-İstanbul büyük, geniş ve dağınıktır; İstanbul’un kibar semtleri de ayni suretle geniş ve dağınıktır; bunun içindir ki orada güzel kıyafetler ve güzel çehreleri Ankara’da olduğu kadar bir yere birikmiş, sıkışmış bir halde görmek mümkün değildir.

 Etlik bağlarına gitmedim; fakat aksi istikamette şehre yirmi dakikalık asfalt bir yolla bağlı olan Keçiören bağlık, bahçelik, dönüm dönüm arazi arasında eski tip sakini ve mütevazı evleriyle mükemmel bir dinlenme yeri…

 Bol meyveli ağaçların gölgeleri arasında rüzgarı hiç eksik olmayan bir seddin üstünde oturdum; karşı ufuklara sanatkarane bir fırça ile çizilmiş gibi görünen sıra dağların mor, pembe, açık eflatun renkli siluetini bir tablo seyreder gibi seyrettim.

  Keçiören evlerinin bahçelerinde geceleri havuz başında ağaçlar altında oturup yemek yemeği imkansız bırakacak kadar şiddetli esen, fakat hasta etmiyen bir rüzgar var. Bir günün yorgunluğunu,  birikmiş yorgunlukları, gündelik hayatın hicran ve ıstıraplarını, ne bileyim, belki de bir aşkın hüsranının bu ağaçların dallarına inildeyen rüzgara kolaylıkla bırakabilir, ehemmiyetli bir yürekten kurtulabilirsiniz.

 Baraj,  çağıldayan su, ağaçlar, çiçekler, serinlik ve sandal, şu yaz günlerinde sıcak Ankara’nın hayatına hakim olan humma içinde bir taze bahar rüyası yaşatıyor.

Başka bir akşam Orman Çiftliğini dolaştık. Kıvrım kıvrım yollar, sırtlar, dağlar,tepeler on beş yıl önce çıplak, çirkin, çopur ve yalçın toprak değil miydi? Dağı taşı yemyeşil cennet yapan, ağaç yapan, adeta koru değil, büyük orman haline getiren insan iradesi ne güzel şey!

 Benim anlayışıma göre milletçe yapyığımız mücadelenin mühim bir safhası da tabiatı yenmek yolundadır. Tabiatın bütün zorluklarını, hayatın bütün zorlukalarını yenmek, olmazı olur yapmak…

 Ortalık kararmış, ışıklar yanmıştı. Otomobil, Çiftlikten ayrılıp İstasyon yoluna doğru kıvrılmak üzere idi; karşıda sağda Çankaya ışıklar içinde bu müthiş mücadelede üstünlüğün meş’alesini daima elinde tutan bir sembol gibi göründü.

 İstasyon niçin bu kadar güzeldir, Yenişehir yolundaki Avrupai manzara kemalini nereden aldı, stadyumun şehir için bir kazanç sayılacak derecedeki mükemmiliyeti nereden geliyor ve bütün öteki iyi şeyler niçin iyidir? Çankaya’nın ışıklarını seyrederken bu sualler bana birer birer çözülerek taşıdıkları esrarı ifşa ettiler. Şimdilik Etnografya Müzesi’nin kubbesi altında muvakkat bir uykuya dalarak ebedi istirahatgahına nakledilmesini bekleyen büyük ve manevi varlık var ki; O Ankara’nın ruhudur, bütün yeni Türkiyenin ruhudur ve bütün Türklerin ruhudur. Geceleri Ankara’nın bir tepesinden şehri ve insanları süzüyor; dün olduğu gibi bugün de onun izinde, onun manevi varlığımıza sarılmış, biz olmuş, millet olmuş kudretini içimizde duyarak ilerliyoruz.

 Ankara’nın ruhu bir kanadı Etnografya Müzesine, ötekisi Çankaya’ya doğru açılmış heybetli bir kartal halinde hissediliyor. Ankara’daki ikametim müddetince günün velveleleri dindikten  ve gürültüler sustuktan sonra kendi kendime çekilip bu ruhu teneffüs ettim, onunla heyecanlandım, onunla dolup boşandım.

 Refik Ahmet SEVENGİL, 1939