Ankara’da Futbol Yok !

Ankara’da futbol yok!  Bu sözü üstelik Ligin tek Ankara takımı olan Gençler Birliği’nin, İstanbul’un en büyük takımı olan ( Nisan 2013 başında açıklanan anket sonuçları) Fenerbahçe’yi Ankara 19 Mayıs Stadyumunda yendiğinin haftasında söylemek, biraz iddialı olur. Belki de, fantezi, ironi ve hayal mahsulü görülür. Ama öyle olmadığını anlamak için,  ölçülebilecek kıstaslar üzerinden bir değerlendirmek yapmak gerekir.

Önce tanımlamamız gereken bazı verileri ortaya koymamız gerekmektedir. Bunların en başına, Ankara’nın toprağına, taşına kadar işlemiş bulunan “ memur kenti ” olma,  kimliğini yazmak gerekir. Peşi sıra artık uzun yıllardır “ öğrenci kenti” olma niteliği ikinci sırayı üstlenmiş, özellikle İç Anadolu ve Doğu Anadolu kökenli orta düzey / orta-alt düzey mali imkânlı insanlarının “yeni memleketi “ olma olgusu, üçüncü sıraya itilmiştir.

Bu hareketlilik ve değişim, “doğma –büyüme” yeni Ankaralılar yaratmakla birlikte, her halükarda hatırlanıverecek bir “ asıl memleket ” bağlantısını, zihinlerde asla silememektedir. Bu bağlantı, sebebi ve belli bir amacı olmaksızın, zaman zaman harekete geçip, yaşanılan kültüre, sahip olunan ortak değerlere rağmen, tasavvur edilemeyen bazı aktivite ve “ tutkulara”  sebep olabilmektedir.

Ne yazık ki bunların yanı sıra, “ aslen Ankaralı ” olanların sayısı da gitgide azalmaktadır.

Bir sosyolojik gerçektir ki, bu niteliklere sahip grupların/ sınıfların eğlenme, sosyalleşme ve aidiyet duygu ve paylaşımları farklı nitelikler, değişik çeşitlikler taşır. Ama hiçbirinin eğlenme-sosyalleşme kültüründe, özellikli bir başka güdüleme olmaz ise; grup-kulüp fanatikliği, taraftarlığı, üyeliği yer almaz. Kısacası spor yer almaz, kulüp sevgisi ve sevdası yer almaz, futbol yer almaz.

Tüm bu durağan eğlenme kültürü üzerine, özelikli güdüleme saydığımız, “ memleket hayrına” takım tutma sevdası ve yine ayrı bir özellikli güdüleme saydığımız “ globalleşen takım hayranlığı”, ifade olunan sosyolojik yapının potansiyellerini kendine yöneltebilmekte, bağlılık  ( taraftar) yaratabilmektedir.  İşte bu sebepledir ki, doğma büyüme Ankaralı olan bir insan, İstanbul menşeli bir takım taraftarlığı yapabildiği gibi, aynı zamanda, yılda bir defa olsun gitmediği “ asıl memleketi” hayrına, Sivas Sporlu da olabilmektedir.

İşte bu yüzdendir ki Ankara’da futbol yoktur. İşte bu yüzden Ankara Spor ( Belediyespor), MKE Ankara Gücü, peş peşe ilgilerimizden, liglerimizden çekilmişlerdir.

Daha önce, Hacettepe’nin çekildiği gibi. Daha öncesi, Ankara Demirspor’un, Hava Gücü’nün, PTT’nin çekildiği gibi.  Hatta, Harp Okulu ve Muhafız Gücü’nün çekildiği gibi.

Ne yazık ki,  bir zamanların Başkentinin sembolü olan MKE Ankara Gücü’nün, bugün hangi ligde mücadele ettiğini hatırlayan ve hangi durumda olduğun bilen Ankaralı bulmakta zorluk çekmekteyiz. Nasıl unuttuk; “Gecekondu”dan atılan sloganları, söylenen marşları?

“Bir şişe su liraya, maaş yetmez kiraya
Kasaptaki sıraya bastır Ankaragücü
Vergi geldi her kula, fakire, yetime, dula
Altımızdaki çula bastır Ankaragücü
Beş yıllık planına bastır Ankaragücü
Kalkınma planına bastır Ankaragücü
Bastır Ankaragücü”

……..

Ankara'da Futbol Yok Üzerinde “güçlü bir başkan vesayeti” olmasa, bugün ligde- belki de ilgide Ankarayı temsil eden tek takım olan Gençler Birliği’nin başına gelecekler de bunlardan farklı olamayabilecektir.

Tespitimiz şudur ki; coğrafyamızdan “aslen Ankaralı” olanların sayısının azalmasıyla birlikte ( belki de aynı hız ve sayısal oranda) , Ankara spor kulüplerinin ve futbol takımlarının da ilgilerimizden ve liglerimizden ayrılma süreçleri yaşanmıştır.

Ne yazık ki, yalnızca Ankara değil, çizdiğimiz profile uygun ve bu görüntü çerçevesinde yer alan tüm şehir takımlarının kaderidir bu; ilgisizlik ve ligsizlik.

Ankara futbolu, “ hatırına lige çıkartılan takımlar” , “ başkan iken oyuncu lisansı çıkartan başkanlar”, “ alacağını tahsil edemediği için kampı terk eden futbolcular” , “ soyunma odalarında birbiriyle kavga eden teknik adamlar” , “ derbi maçlarında rakip takımın özellikle bayan sevdalılarını döven taraftarlar” görmüş ve onları hala hatırlamaktadır. Hatta, “futbolu kurtarmak adına” hareket eden siyasiler, yerel yöneticiler de görmüş ve bilmektedir. Ancak tarihinin hiçbir döneminde Ankara Futbolu, ne bir ulusal başarıya, ne de uluslar arası bir başarıya sahip olamamıştır.

Bu gün Ankara’da, ne yazık ki  futbol yoktur.

Futbol yok da, kültür- eğlence- sosyalleşme var mıdır?  Tiyatro var mıdır?  Müzik var mıdır? Peki, resim, heykel, müze var mıdır?

Ankara’da İlk Kar

Ankara nostaljileri yaratan bu eski yazılara tutkunluğum, yalnızca beni oyalayıp, sarmıyor. Biliyorum ve görüyorum ki bu yazılar, çok okurumuzu da heyecanlandırıp,  bir vesileyle hayatımıza karışmış Ankara’ya karşı,  geriye dönüp “ baba ocağı” hatırası ve izlenimi yaratabiliyor. Kuşkusuz, baba ocaklarımız farklı farklı olsa da,  bir zamanlar sılasında yaşadığımız Ankara, bize hep sıcak, şefkatli ve mağrur bir baba ocağı gibi davranmış ve üzerimizde bu hissi yaratmıştır.

Ah Ankara!

Üstelik bu eski yazılarda, bugünün Ankara’sında kaybolmuş, güzellikleri, değerleri, ritüelleri ve davranış kalıplarını bulmak, bazen onlara iç geçirmek mümkündür!   Hatta, şarap hikayelerini duyup, şaşırıp kalmak bile !  Hayret etmek!   H.C

***

Ankarada ilk kar4“ Güzel ve modern Ankara’nın kışında ayrı bir zevk, ayrı bir hususiyet vardır. İlk kar ile bütün manzaralar değişir ve Ankaralılar bambaşka bir yaşama şartına tabi olurlar. Bu yazıda ilk kardan sonra Ankara’da göze çarpan manzaralar etrafıyla tetkik edilmektedir.

Bir ay evvel bir gezinti yerinde, birkaç Ankaralı, kışı arzulayan bir lisanla konuşuyorlardı:

“ …Galiba bu sene Ankara’ya kış gelmeyecek!” “ Şehirde bu sene kış görmeyeceğiz…” “ Ankara’nın kışı dağların arkasında kaldı…”

O günlerde açık ve lekesiz bir semanın altında Çiftlik, Etlik, Kayaş, Keçiören gibi sayfiye yerlerine giden Ankaralılar, birden bire Elmadağ’ın arkasında saklanan kışın insafsız sesini duydular. Sert ve üşütücü rüzgârlardan sonra Ankara Kalesi’nin üstünde koyu renkli bulutlar içtima etmeğe başladı.

Ve nihayet ilk kar yağdı.

Artık çarşıdaki vitrinlerin muhteviyatı değişmiştir. Bir ay evvel lüks mağazaların en mutena köşelerini işgal eden ipekli kumaşlar, ince bulüzler  yerine, kalın kazaklar, atkılar, şosonlar, Elmadağ’ı kayakçıları için de deri elbiseler ve çivili fotinler teşhir ediliyor.

İki gün evvel derece-i  hararet  sıfırın altında beşe kadar düştü. Ulus Meydanından Çankaya’ya kadar uzanan asfaltın üzerindeki akasya ve çam ağaçları, soluk ve cılız endamları ile dondurucu rüzgarlara göğüs germeye çalışıyorlar.

Daha yirmi beş gün evvel yemyeşil bir bahar manzarası arzeden Meclis Parkı, şimdi sarı ve ölü yapraklarla doludur!

Sararmış yapraklar.. Artık büyük mermer havuzların buz tutmuş suları zerinde cansız düşüyor. Böyle günlerde parkların çok garip ve hüzünlü bir hali var.

Ankara’da, yaz biter bitmez, çok kısa bir sonbahardan sonra hemen kış geliyor:

Soğuk rüzgarlar, yağmurlar ve nihayet kar..

Şehrin eski halini bilen aksakallı bir Ankaralı anlatıyordu:

“ Nerede o Ankara’nın eski kışları.. Hisar ciheti, Altındağ Mahallesi ve Samanpazarı günlerce yarım arşın kar altında kalırdı. Bazı günler şehirden istasyona gitmek mümkün olamazdı. Hele kazalara gidip gelmek büyük bir işti. Şimdi o kışların olmasına imkân yok. Çünkü şehir geniş miyasta bahçe, park ve ağaca kavuşmuştur. Ankara ormanlaştıkça kışların şiddeti gittikçe azalacaktır.”

**

İhtiyar Ankaralı ne derse desin,  Ankara’da kış şiddetlidir. Hisardaki evler, kurunuvusta şatoları gibi bembeyaz karlar arasından yeni Ankara’yı mağrur nazarlarla süzüyor. Gün battıktan sonra yer yer parıldayan Kale Mahallesinin ışıkları, Hisarın en yüksek zirvesine kadar, kat kat bir anfitiyatroyu andırıyor.

Bu mahallede bacaları mesut tüten kulübecikler ve tek katlı eski Ankara evleri var. Kış asıl hükmünü şehirden 60-70 metre yüksekte olan Altındağ ve Hisar mahallerinde yürütüyor!

Ekseriyetle halkı, işçi ve sanatkâr olan bu fakir semtlerde, kış günleri, ışıklar saat dokuzda sonra sönüyor.

Fakat bu saatlerde Yenişehir, Kavaklıdere, Maltepe gibi mahallelerde ışıklar yeni yeni parıldamağa başlamıştır. Bu semtlerde daha ziyade büyük memurlar ve hali vakti yerinde olanlar oturur.

Ankara’da, bilhassa kış günleri, sinemadan başka gidilecek bir yer olmadığı için bütün eğlenceler evlere inhisar etmiştir. Dışarıda lapa lapa kar yağarken, sıcak ve konforlu Yenişehir evlerinde tavla, tombala ve briç partileri yapılır.

****

Kanunuevvelden sonra, Ankara bütün bahçe, park ve bağları “yeşil” e tamamen veda ediyor! Artık çiçek ve yaprak sadece Bankalar Caddesindeki Ankara’nın tek çiçekçisinin elindedir..

Daha bir ay evvel cömert Akasya ağaçlarıyla bunaltıcı bir yeşilli içinde bulunan Çiftlik, bugün acı rüzgârların önüne kattığı sarı yaprakların hazin konserini dinliyor!

Cebeci sırtlarındaki ufak sevimli evlerin bahçeleri, güneş çıktığı halde karla örtülü. Belediye, birkaç gün evvel yağan karı, hemen o gece ve ertesi sabah temizlik amelesini seferber ederek şehri baştan başa kateden asfaltın üzerinden kaldırttı.

Ankara’da soğuk havalarda ve karlı günlerde herkes bilhassa bekârlar iki yere hücum ediyor: şaraphane ve sinema.

Akşamüstü işinden yorgun bir halde ayrılan işçi, memur ve san’atkar, şayet bekârsa, oturduğu evine yahut apartmanına gidip sobayı yakması ve istirahat etmesi uzun ve yorucu bir iştir. Bunun için en kolay ve rahat olanı derhal bir şaraphaneye gidip birkaç tane atmak ve ayni zamanda karın doyurmaktır.  Onun için saat yediden sonra şehirde bol bol Kavaklıdere Şarabı istihlak edilir.

Dondurucu soğuklar bastırdıktan sonra Ankara’da şarap bir nevi mahrukat makamında kullanılır ve şarapçılar, kömürcülerle rekabet halindedir.

Baki SÜHA—Yeni Mecmua  9 İkinci Kanun 1941

Ankara’nın 1935 Yılı Genel Nüfus Sayımı, Ne Diyor?

Cumhuriyet’in ikinci Genel Nüfus Sayımı bilindiği gibi, 20 İlkteşrin ( Ekim) 1935 Tarihinde yapılır. Bu sayım, Mustafa Kemal’in de son kez Ankara hemşerisi olarak sayıldığı vakayı belgeler aynı zamanda.  İlki  1927 yılında yapılan ve ilk belirtilerini o sayımda da gösteren nüfus dağılımlarına bakıldığında, Ankara’nın kentsel varlığının çok hızlı ve süratli büyüdüğü- büyüyeceği ortaya konulmaktadır.

Bakıldığında da görülecektir ki; 1927 Nüfus Sayımında toplam 74.533 olan kent nüfusu, 1935 Nüfus Sayımı sonunda 122.720’a yükselerek ilk kez 6 haneli bir büyüklük ile ifade edilir hale gelmiştir. Bu, bir önceki sayıma göre de yaklaşık yüzde 70’lik bir artışın ifadesidir. Genel anlamda, Ankara Kent nüfusu, 1950’li yılların sonuna kadar, Türkiye kentsel nüfus artışının iki katı kadar büyümüştür.

Burada başka bir veriyi daha belirterek yazımızın asıl konusuna geçmek isteriz. 1927 yılı Nüfus Sayımında Ankara’nın kentsel nüfusunun toplamı olan 74.533 sayısı,  neredeyse bire bir mukayese ile 1935 Nüfus Sayımında, 74.089 adetle yalnızca erkek nüfusunu temsil edebilmektedir.  İlginç midir, bilinmez!

1935 Yılı genel Nüfus Sayımı, Ankara Kentsel yapısı içinde çok manidar verileri ihtiva etmektedir.

1935 yılı verilerine göre,  Ankara kent nüfusu içinde yer alan erkek nüfusundan, 192 adedinin ana lisanı Almanca,  121 adedinin ana dili Arnavutça, 68 adedinin ana lisanı Boşnakça, 60 adedinin ana lisanı Ermenice, 64 adedinin ana lisanı Kürtçe, 91 adedinin ana lisanı Macarca, 64 adedinin ana lisanı Rumca, 65 adedinin ana lisanı Rusça ve 109 adedinin ana lisanı ise Yahudice ( İbranice) dir.

Yazımızda esas alınan 60 adetlik barem altında yer alan diğer ana lisan bilgilerine de rastlanılmaktadır.  Nitekim, neredeyse Cumhuriyet öncesi İmparatorluk eğitim lisanı olarak algılanan Fransızcayı ana lisanı olarak kullanan erkek adedi 27, keza İngilizceyi ana lisanı olarak kullanan erkek nüfusu ise ancak 17’dir.

Ankara kent nüfusu içinde yer alan kadın nüfusunun kullandığı ana lisan bilgiler ise biraz daha çarpıcı bir tablo ortaya koymaktadır.

Ana lisanı Almanca olan kadın sayısı 185, ana lisanı Macarca olan kadın sayısı 76 ve  ana lisanı Yahudice kadın sayısı ise 92’dir.

Bugün  bu değişimleri, neyle ve nasıl izah etmek gerekmektedir bilinmez ama,  1935 Ankara’sının kendine has bir kültürel ve sosyal yapısı olduğu aşikardır.

Kentlerin tanımlanıp, şekillenmesinde kenti oluşturan insanlarının iş ve meslek bağlılıkları malumunuz, o kent hakkında en doğru bilgiye ulaşmada da çok doğru tarifler, kimlikler oluşturmaktadır. Bu gözle bakıp, 1935 yılı Ankara’sını betimlemeye yardımcı olmalıyız sanırım.

Kent nüfusunun, 8.469’u erkek, 5.177 kadın olmak üzere toplam 13.6462’u “ talebe”,  toplam 48.687’si mesleksiz, 785’i emekli, 2.519’u “ ev işlerinde çalışır”, 528 adedi “umumi sıhhat işlerinde ( doktor, eczacı,ebe, hasta bakıcı, sıhhiye memuru) , 404’ü erkek 342’si kadın olmak üzere 746 adedi “ talim ve terbiye” işlerinde, toplam 4336 adedi “ nakliye ve muvasala- haberleşme”  işlerinde ki, bunların   yalnızca 1001 adedi, hayvan arabaları kullanarak  çalışır durumdadır.

Toplam nüfusun 6.775 adedi  “ticaret” , 17 911 adedi ise” sanayi ve küçük sanatlar” ile uğraşmakta, meslek bilgisi vermektedir.  Sanayi ve küçük sanatlar mesleğinin içine alan bu toplamın 225 adedi kadın , 4.639 adedi de erkek olmak üzere 4.864 kişi, “ ihtisası gayri muayyen sanayi amelesi” olarak geçmektedir ki, bugün deyimiyle sanayi işçisi olarak adlandırılmaktadır.

Genel anlamda “ toprak mahsulleri” olarak adlandırılan ve bünyesinde ziraat, bağcılık, bahçevanlık çiçekçilik, hayvan yetiştirme- bakım, arıcılık, ormancılık ve avcılığı barındıran meslek tanımında ise, 5.106’sı erkek, 482’ si kadın olmak üzere toplam 5.588 kişi yer almaktadır.

Sanayi ve küçük sanatlar sınıflamasının içinde yer alan yaklaşık 5000 adet sanayi işçisini geri çıktıktan sonra kalan meblağın büyük bir çoğunluğunun, küçük şahıs işletmesi ve küçük sanat işleriyle uğraşma alanı olduğu görülmektedir. Bunların çoğunluğunu ise, elbise imalatı, kürkçülük, çorapçılık, ekmek ve unlu mamuller, peynir ve sütçülük, deri işleri, pamuk ve yün işleri, keten, kenevir işleri, teneke ve bakırcılık, marangozluk, döşemecilik v.b  gibi geleneksel üretim oluşturmaktadır.

Burada bizim aklımıza takılan ve belki de bu yazıyı yazmamıza vesile olan asıl bilgi ise, “ kağıt ve tabı sanayi” alt başlığı içinde yer alıp, “ sanayi ve küçük sanatlar “ sınıflaması içinde verileri işlenen bir iş koludur: Fotoğrafçılık.

1935 Yılında Ankara’da  “ fotoğrafçılık sanatıyla”,  ilgili olarak yalnızca 75 kişi çalışmaktadır. Bunların da  2 ( iki) tanesi kadın fotoğrafçıdır! Ne der siniz? Kimdir bunlar?

Hani merak eder de öğrenmek isterseniz, o yıllarda ne kadar, gazeteci ve muharrir varmış diye; işimiz biraz güçtür. Çünkü yalnızca bu başlık altında bir sınıflama ve sayımlama yapılmadığı için, aradığımız verileri başka bir başlık altında bulmaya çalışacağız.

Sayım sonuçlarının içinde “ umumi idare ve hizmetler, serbest meslekler”  başlığının altında yer alan “ diğer serbest meslekler- alim, muharrir, gazeteci, kimyager, ilim doktoru ve saire” alt başlığı altında, pek de net olmayan, ancak gazeteciler ve muharrirler için bir övünç kaynağı olan ibarelere rastlamak mümkündür.

Baksanıza Allah aşkına, bugünün sayısız yaman (!), acar (!), gözüpek (!) ,kocaman (!) gazetecisi, o yıllarda allameler, kimyagerler, profesörler arasında sayılırmış. Sayılmışlar. Kimsenin de itirazı olmamış.

Sayısının ne olduğunun, kaç olduğunun ne önemi var ki aslında. 1935 Yılının Ankara’sında pek söylenen bir söz ile açıklayalım: “Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar.

Hadi söyleyelim;  14’ü kadın toplam 458 kişi.

Ankaralı Aşık Ömer’in İlk Öğretim Destanı

Bu  yazımızda  değişik  nedenler ve hani eski söylemiyle  “ günün anlamı ve önemine ithafen”,   “ İlk Öğretim” konulu bir şeyler yazmayı arzulayınca, aklımıza ilk gelen dağarcığımızda saklı bulunan bu destan olmuştu.

Ankaralı Aşık Ömer diye  de anılan şairimiz Behçet Kemal Çağlar’ın bu destanı, 1 Ekim 1944 Tarihli, İlk Öğretim Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Dönemin siyasi yapılanması ve ilköğretim seferberliğinin hızla devam ettirildiği eğitim hayatımız göz önüne alındığında,  destanın didaktik ancak  büyülü havasına kapılmamak mümkün değildir.

Bir  şiirinde;

“ Destan sıralamak hayli hünerdir

Unuttuğumuz varsa, sen akıl erdir

Sorarsan adımız Aşık Ömer’dir

Meskenimiz bizim, Samanpazarı”

diyebilecek kadar, kendini Ankaralı hisseden ve aşık tarzı şiirlerinde Ankaralı Aşık Ömer mahlasını kullanan sanatçımızın bu bilinmedik çalışması, sizleri de büyülüyecektir. Şimdiye kadar üzerinde gerekli araştırma yapılmamış olan bu destanın, o yılların okul müsamerelerinde pek sık okunmuş olabileceği bilgilerine rastlamak bizi şaşırtmamaktadır.

Ancak, destanda dile getirilen bir çok dilek ve arzuya hala kavuşamamış olmak ise şaşırtıcıdır.

Hele ki; “ Kız desin baba ver beni mektebe

Karışmam açılmaz sonra kısmetim.” Dizeleri,  bazı sorunları aradan  67 yıl geçmiş olsa dahi hala  çözemediğimizi belgelemek ve örneklemek  açıdan önem taşımaktadır.

İnsan sormadan edemiyor; acaba günümüzde de bu ve benzeri destanlara ihtiyacımız yok mu? Ya da Ankaralı Aşık Ömer gibi, şairlerimize?

Bu çalışmamızı, Öğretmenler Günlerini kutlamakta geç kaldığımız aziz öğretmenlerimize ithaf ediyoruz.

 

 

Ankaralı Aşık Ömer’in İlk Öğretim Destanı

Halktan ayrı düşmek yolun çıkmazı

Başta halkı düşünüyor Devletim

Halk için, halk için kanun, söz yazı

Bulmuş gerçek yolu Cumhuriyetim.

 

 

Baktık halk bilmiyor okumak, yazmak

Dedik ki yetişir ayrılmak, azmak

Oturdu sıraya ustayla, yamak

Birlikte başlangıç, birlikte hatim.

 

Mektup, kitap, dua hepsi yeniden

Harf, yazı ve imla hepsi yeniden

Efendi,Bey, Ağa hepsi yeniden

Başladı milletçe bir ilk öğretim.

 

 

Kazansın istiyor değeri, ünü

Elinden tutuyor Allahın günü

Her Türk Çocuğuna baba İnönü

Diyorki; okusun bütün milletim.

 

Ha kara cahil, ha anadan alık

Bereket ki gördün ecdattan kalık

Son pişmanlık fayda vermez babalık

Oğlun diyor, adam olmak niyetim.

 

 

Sonradan kar etmez, geç kalmış töbe

Cahillik her türlü belaya gebe

Kız desin, baba ver beni mektebe

Karışmam, açılmaz sonra kısmetim.

Işıksız demektir bilgisiz diyar

Olmaz bilgisizin bahti dahi yar

Bilgi ister ak sakallı ihtiyar

Bilgi ister saçı bitmemiş yetim.

 

 

Bilgi seferinde ne dur, ne durak

“ İnsanca hayatı etmek için hak”

“ Su ve hava gibi ilk şart,okumak”

Böyle buyuruyor şanlı İsmet’im.

Çocuk okulundur sen elini çek

Yazamiyan bir iş edemiyecek

Okumayan kaz da güdemeyecek

Diyecek zindandır günüm, saatim.

Sarar batak gibi dört bir yanı da

Cahillik kurutur soydan kanı da

Güldürür kafeste papağanı da

Bilip anlamadan ezberden hatim.

Dinde de kitapsız kafirden beter

Bilgisiz ocakta incirler biter

Gün gelir dumanı başından tüter

Dersin, cahillikmiş baş felaketim.

Çürüme bilmiyen tek ambar bilgi

Çökme bilmiyen tek itibar bilgi

Cenneti açan tek anahtar bilgi

Kim der çilingirle açmak niyetim.

Köylü, lafı bırak işe bak derse

Kuru nasihate karnım tok derse

Haklıdır, öğretme bilen yok derse

Gitmez üfürükçü, gelmezse hekim.

 

Devlet hazırlasın öğretmen, kitap

Sen el birliği et, okulunu yap

Mektep yapmak mescit yapmaktan sevap

De ki bu hem ahdim, hem  haysiyetim.

İnsana kitabı duvara tuzu

Kapıştığın gibi lambaya gazı

Kapış ki ışıktır bu dil, bu yazı

Düzelsin diyorsan fikrim,sıhhatim.

 

Okul bilgilerin imareti bu

Al, tas tas dağıtmak Türk adeti bu

Bilgi insanlığın saadeti bu

Yan bakanla yoktur sözüm ,sohbetim.

Geleceğe göre kaftanı biçin

Okuyun dünyayı, Konyayı seçin

İnönü’nün ışık suyundan için

Uzansın yaşlı, genç, varlıklı, yetim.

Alnı ak, gözü pek, gönlü ferah Türk

Giyinme cahillik olsa samur kürk

Hiç bir yerden yılma, cahillikten ürk

Bak sırtını yere vurmadığı kim.

 

De ki, ilk yazıyı icat eden Türk

Viranı bilgiyle abad eden Türk

Kölesi okusa azat eden Türk

Bilgiyle yeniden artsın kıymetim.

Sen iç pişkinliğin dış hamlığınla

Hem görgün hem toprak adamlığınla

Okuyup çıktın mı tamamlığınla

Haklısın dersen, ben eşsiz milletim.

Çocuğa öğrenmek fırsatın ver

Sırtta çanta yoksa, var demek semer

Tanrı diyor, bir yaz,bin şükret Ömer

Okumak, yazmak en büyük nimetim.

 

İlk Öğretim Gazetesi- 1 Ekim 1945-Ankara

Ankara, Biraz Çankaya Demektir.

Ankara’da doğmak gerekmiyor elbette Ankaralı olmak için. Ankarada yaşamak gerekiyor. Ankarayı solumak, koklamak gerekiyor. Renklerini hatırlamak gerekiyor sokaklarının, caddelerinin, bulvarlarının. Tadlarını, tuzlarını hatırlamak gerekiyor. Ad ad bilmek gerekiyor gidilecek yerlerinin. Rüzgarını, kışını, karını, soğuğunu bilmek  bilmek gerekiyor. Ya yağmurunu?  Bulutundan nem kapmayı, toprağından yer kapmayı öğrenmek gerekiyor.

Etlik’i , Cebeci’yi, Maltepe’yi, Gazi Mahallesini bilmek ve oralarda  yaşamak gerekiyor.Çankayada  olmayı, Çankaya’da yaşamayı istemek  gerekiyor.

Herşeyden öte, Ankaranın, biraz da Çankaya demek olduğunu hissetmek gerekiyor.

Ankarayı bilenler yukarı satırdaki yerlerin, birer semt adı olduğunu ve detayına inildiğinde de kendileriyle birer aks oluşturduklarını gayet iyi bilir. Cebeci-Maltepe- Gazimahallesi ki, nihayetinde AOÇ’ya kadar uzan bir aks, Etlik- Çankaya ise ikinci aks.

Cumhuriyet dönemi Ankara’nın bu iki aks üzerinde şekillenip, büyüyüp, genişlediğini belirtmeliyiz öncelikle. Tarihi kent gelişimi ve mimari kentsel estetik alan bu minvaller ve mekanlar üzerinde kendisine yer bulmuştur. Ankara’nın ilk iki büyük bulvarı da bu akslar üzerinde yapılandırılmıştır. Kuzey-Güney aksı olarak nitelen Çankaya- Etlik ( Keçiören) aksı üzerinde, Kızılay ve Ulus’u ile Atatürk Bulvarı; Doğu- Batı aksı olarak nitelenen üzerinde Kurtuluş,Kızılay, Maltepe, Tandoğan ile Gazi Mustafa Kemal Bulvarı ve devamı ile Ziya Gökalp Bulvarı.

Görüleceği üzere bu iki aksın kesiştiği nokta ise Kızılay’dır.

Doğrusun söylemek gerekirse, Ankara’ya yüksek öğrenim yapmak için gelen bir insan olarak, tüm Başkent hayatımın bu akslar üzerinde şekillenmiş olması, bulunmayacak bir şans döngüsüdür benim için. Okul ve yurt hayatımın Cebeci’de başlayıp, aksın devamı olan Maltepe ve Gazi Mahahallesi ile devam etmesi bir büyük tesadüf oluştururken, mezuniyetim sonrası bu aksı terk edip, önce Etlik’de yaşamaya başlamam ve sonraki hayatımı da Çankayada sürdürmemile ikinci aksa geçişim,  bu ilginç  yumağı benim için  biraz daha gizemli kılmaktadır.

Çankaya, bu tarihi aksların belirlenmesinin  ve tarihi kentsel oluşumun hayata geçirilmesinin nirengi noktasıdır da aynı zamanda. Ankara’nın Cumhuriyet dönemi kent yapılanmasının kararlarının, bizzat G.M .K Atatürk’ün direktifleriyle Çankaya Köşkünde yapılan toplantılarda alındığını biliyoruz. Bugünkü Ankara’nın ilk nüvelerinin  bu kararlar ve toplantılar olduğu çok açık.

Kuzey- güney aksının bir ucu olan Çankaya Köşkünden, diğer ucu olan Etlik bağlarının görüldüğü ve seçildiği her halde pek  mümkünmüştür. Okuduğumuz anılar ve kitaplar  bu konulardaki bilgi ve hatıralarla dolu. Lakin, her tarafın henüz işgal edilmemiş yeşilliklerle dolu olduğu bir ortamda, adeta vahanın içinden bir yol ayrımı gibidir bu akslar, bulvarlar. Yeni bir  hayat açmak, yeni bir yön çizmek gibidir.

Her şeye rağmen,bu iki semtin  ikisinin de aynı noktada hayata başladığı bir anda, Çankaya’nın bugünkü gelişimi ve cazibesi Mustafa Kemal’in,  yaşadığı ve yaşattığı semt  ayrıcalığıdır. Her ne kadar son yıllarda, daha kentsel başarıya yakın duran bir Etlik ile karşılaşsak bile bugünkü fark, doğrudan doğruya Mustafa Kemal’in varlığı ve cismi ile alakadardır.

İşte bu yönüyle,” Ankara biraz da Çankaya demektir” söylemi, doğrudan doğruya Ankara kent yapısına uygun bir ifade tarzıdır. Ülkemizdeki başkaca hiç bir kent yapısına ve oluşumuna nasip olmayan bu ifade tarzı, aynı zamanda fikri bir dünyanın da müsebbibidir .

Elbette artık hiç bir yerde olmadığı gibi, ne  Etlik’de ne de Çankaya’da  da  o günkü insanların ve düşünüşlerin kalmadığı aşikardır. Hızlı ve güçlü bir dönüşüm geride çok az anı ve anıt bırakabilmektedir. Çok az anılarını hala yaşatan eski insanlar kalabilmiştir. O yılları görüp-yaşayanlara tesadüf etmek imkansız bir hal almıştır.

Ne varki , geride bıraktıkları resimler, sözler, yazılar yine de bizlere bir şeyler söylemeye devam etmektedir.

Bazen tek sözleri, çok şeyi ifade etmektedir: ,” Ankara biraz da Çankaya demektir”