Babamın Sınıf Arkadaşları

babamBilen bilir, babamı bundan 49 yıl önce henüz 44 yaşındayken kaybetmiştik. Biz çocukları henüz 15’li yaşları görmemişken. Bizler için acılı bir hikayedir, sancılı hikayedir.

Sonrasında da okuma kaygısı, iş kaygısı, çoluk-çocuk kaygısı derken, rahmetli babamızın izini sürmek bir türlü mümkün olamamıştır.

Şimdilerde ise kaygılar mı azaldı ne, bu işlerin peşine düştüm.

IMG_2733

 

Bundan bir kaç ay önce, Nisan ayında, tesadüfen babamın ilkokul arkadaşına rast gelmiş, Kızılçullu Köy Enstitülü İlyas Bey (İlyas Kalay) öğretmenimle tanışmıştım. Bu rastlantının şaşkınlığını, sevincini unutmadan, bugün babamın IMG_2728bir sınıf arkadaşı ile daha tanıştım.

Dikili’de ziyaretine gittiğim İlyas Kalay hocamın yanında, çok büyük bir sürprizi vardı; babam rahmetlinin yine aynı ilkokulda sınıf arkadaşı olan Kemal Şener.

Yaşları 93’leri devirmiş bu koca çınarların, sohbetleri ve anıları saatler boyu sürdü. Onların gözlerinde, sözlerinde, dillerinde babamı buldum. Bana babamı, 80 küsur yıl önceki sınıf arkadaşlarını anlattılar tek tek.

 

Sözlerine, dillerine doyamadım. Hele, Kemal amcanın” IMG_2748baban şimdi bizi görüyordur” sözü var ya; kalbimden vurdu. Can evinden vurdu.

Sizler var olun koca çınarlar. Sizler var olun babamın arkadaşları. Var olun da bana babamı anlatın

Yokluğunda bile, 46 yıldır beni sarıp sarmalayan babama!

Babam

17 Mart 1970’den, 17 Mart 2016’ya

Biliyorum; anılar yazılmazlar ise unutulacaklar. Anılmayacaklar, yaşamayacaklar. Yaşatılmayacaklar. Eğer yazılmaz ise anılar, kaybolacaklar. Gidecekler, yitecekler. Tıpkı, bu anılara zamanında ev sahipliği yapmış, lakin çoktandır da aramızdan ayrılıp, gidenler gibi.

Anılar yazılmazlar ise yazık olacak, bitecek.

Yitecek.

Ya da anılar, ya da sana anılmak için bırakılanlar, anıldıkları kadar yaşayacaklar. Yeniden hayat bulacaklar. Yaşatılacaklar. Nefeslenecekler.

Tıpkı o gidenlere biraz can, biraz nefes vermek gibi.

Zaten geriye birkaç resim, birkaç yazı, birkaç eşya dışında ne bırakıp da gittiler ki onlar? Ne kaldı onlardan bize hatıralık? Yıllardır açılmayan bir fotoğraf albümünün ya da emlak vergisi ödeme gününden, bir sonrakine açılmayı hak eden bir çantanın içerisindeler her biri. Birkaç yazı, bir kaç cüzdan.

Ya da anam misali kalmış birkaç gönül erbabının yapacağı gibi, hala gardırobunda asılı durup, saklanan birkaç ceket ve gömlekten geriye ne bıraktılar ki?

Başka ne sakladık, yitip giden babalarımızın ardından? Ne saklayabildik?

Geriye kalan evler, bağlar, bahçeler ne kadar büyük olsalar da, onlara ait olanları saklamakta,  yetersiz kalmadılar mı? Sığdırdılar, barındırdılar, sakladılar mı onlara ait olanları?  Bu güne taşıyabildiler mi? Tuttular mı, tutabildiler mi o anları? O anıları?

Belki bir fotoğraflarıyla, vesikalık olsa da küçücük bir resimleriyle, para cüzdanımızın bir köşesindeydiler. Yıllarca bizimle birlikte, pantolonumuzda taşıdığımız cüzdanımızda naylon kaplar içinde, terlediler, büzüldüler. Şekilden şekile girdiler. Ezildiler.

Ah! Ona bile razıydık.

Şimdiler de o bile yok artık; cep telefonlarımızın dijital köşelerine atıldılar çoktandır. Yıllarca içimize sinmiş o fotoğrafın bile sıcak, yaşanmış dokusu, yok üzerimizde ne yazık ki!

Anmaya, hatırlamaya çalıştıklarımızı bir bir sildik üzerimizden. Kokularını, tenlerini sildik. En son, o fotoğraf götürdü her şeyi! Kokuyu da, teni de götürdü. Bitirdi.

Arda ne kaldı? Ne kaldı kaybettiklerimizin peşinden?

Belki,  bir hatırat, bir eski, bir vefa, bir nostalji esiri olan kişinin yapacağında kaldı, bazı ufacık şeyler.  O da birkaç kişi.

IMG_0309Belki vardır benim gibi, yılda birkaç gün de olsa, babasının 46 yıllık yadigârı bir bordo yün hırkasını sırtına kuşanan? Kış aylarının çetin koşullarında onun göğsüne sıkı sıkıya sarılan! Kış gelince,  güvenerek, sevinerek giyeceği bir bordo hırkası olan! Sıcacık, yumuşacık saran. Kışın da en çok onu giyen!

Babasının yitip, gitmemiş kokusunu içine içine çeken! Nefes alan, nefese boğulan! O kokuya doyan!

Vardır elbet. Elbet vardır; üzerinde, teninde 46 yıllık bir anıyı, bir hatıratı yaşatan. O anıları, sokak sokak, kent kent dolaştıran. O’nu sabahları işe, öğle yemeklerinde bir çorbacıya, akşamında evine döndüren. Birlikte televizyon karşısında,  ayağını uzatıp maç izleten.

Vardır elbet. Elbet vardır: Baba sevgisini kendine hırka edinen, baba kokusunu üstüne geçiren. O koku çoğalsın diye,  kış günlerini uzatan, gecelere taşıyan.

Kışı bekleyen, kışı özleyen.

Biliyorum, vardır. Elbet vardır. Yokluğunda bile,  hala babası tarafından sarıp sarmalanan birileri vardır.

 

Babasız Kalmak, Hayatta Yalnız Kalmak mıdır?

” 17 Mart 1970’inbabam   kırkbeşinci  yılı üzerine”

 

Nasıl zordur bir bilseniz hayatta,  ansızın yalnız kalıvermek. Yalnız kalmak.Yalnız olmak, yalnız yaşamak. Yalnız yürümek. Yalnız  koşmak.

Bir düşersen; kalkamazsın.

Belki de koşamazsın bir daha  asla.

Konuşamazsın. Kekelersin, teklersin.

Bir yağmur gibi akar her şey başından aşağıya, ıslak,nemli ve yapışkan. Herşeyden utanırsın.

Her söz seni bulur, her söz sensindir. Ama sen, sessiz ve sözsüz kalırsın.

Hele  bir de inanırsan her şeye, arkandan bile konuşulur, arkadandan bile  konuşur her şey. Gürültü senindir. Karanlık sen. Ayak sesin parlar geceleri sokaklarda ışıltısız.

O iz, sensindir. O iz, senindir.

Bayramlar  da sahipsizdir sana, yalın bakar, yanlış bakar gözler.  Bir dirhem sevincin, sofrana oturmuş kuru bir ekmek  tadındadır adeta. Tadsız, tuzsuz ve buruk. Yiyemezsin.

Ah! nasıl zordur hayat ve nasıl da  zordur hayatta yalnız kalmak. Yapayalnız.

Duyamazsın artık sen, duyurmazlar  da sana.. Göremezsin de , yok olurlar. Kaybolurlar.

Yüzü bile değişir insanın yavaş yavaş, bilememekten,  anlamamaktan, duyamamaktan, görememekten; saflaşır. Saf saf dolaşır.

Karıştırırsın yaşadıklarını,çözemezsin.

Çözülürsün.

Bir çözülürsün ki, dağılırsın.

Kısacası dostlar, hayatta yalnız kalırsan, bil ki ; dağılırsın. Dağıtırsın. Dağlanırsın.

Bilmiyorum, babasız kalmak, hayatta yalnız kalmak mıdır?

Bilmiyorum!

 

 

Kırk dört yıl önce, 44 yaşında kaybettiğimiz babamıza.

babam Bugün 17 Mart 2014 : Kırk dört yıl önce, 44 yaşında kaybettiğimiz babamızı özlemle anıyoruz.

Yıllar sonra ne demeli, ne yapmalıyım. Nereden başlamalıyım?

Hayatta beraber soluduğumuz zamanlardan bahsetmeliyim değil mi? Beraber olduğumuz, beraber yaşadığımız günlerden. Beraber soluklandığımız, anlardan, o  demlerden..

Ta baştan! Hani biz çocuklarının doğduğu ilk günlerden. Bir yılın şubat ayının o günü, bir başka yılın haziran sıcağındaki o gün ve yine bir başka yılın da nisan ayının ortaları gibi mesela. En mutlu günlerindir sanırım. En sevinçli, en coşkulu anların.  En delikanlı olduğun günler besbelli. En baba olduğun günler. Ne yapacağını bilemediğin günler. Sevincinden bir kat daha özenle giyindiğin, kuşandığın günler. Bağırıp, çağırdığın günler. Gelincik üzerine Gelincik Sigaralarını peş peşe yaktığın günler. Sana çok yakışan bembeyaz gömleklerin içinde olduğun o günler. Yakası dik, sakız gibi temiz gömleklerin içinde olduğun günler. Kravatını sağa sola savurduğun günler. İşte yıl 1955, sonra 1957 ve nihayetinde 1960. İşte o günler.

Ne yazık, hiç yok ki o günlerin fotoğrafları. Keyfinin belgelendiği o fotoğraflarından hiç yok!

Sen kayıtlı fotoğrafların adamısın. Şöyle sere serpe görmedik seni, göremedik. Haykırdığın resmedilmemiş ki hiç, ne yapayım? Mutluluğun fotoğrafı da yok ki sende. Olmamış, nasıl yanmayım?

Sonra… Biz üç erkek kardeşin,  sünnet merasimi. Canlarının… Gerçekten merasim. Yıl 1965.  Ağustos ayı. Birkaç fotoğrafın var çok şükür. O yaz ayına yakışır kıyafetinin içindesin. Farklı yerlerden, farklı diyarlardan çıkıp gelmiş gibisin. Dimdik ayaktasın. Kolların çocuklarına uzanmış. Yüreğini isteseler vereceksin. Yüreğin zaten taşmış belli, bıraksalar yine haykıracaksın. Yağızsın. Delikanlısın.

Ve yine farklı yıllarda başladığımız okul maceralarımızın hatıraları arasındasın.  Hani senin bizzat elimizden tutup götürdüğün, Ziya Gökalp İlk Okulunun o ilk açılış günleri. Yine farklı yılların Eylül ayları ortaları gibi. Eylül’ler. Farklı yılların Eylüllerinden farklı hazlar almış olmalısın. İlk gidişin farklı olmalı. Ne demeli yine bir fotoğraf yok geriye. Ne biz okul hatırası diye saklayabilmişiz, ne de senin sevincini görmüşüz.

Belli ki kendi heyecanlarımızdan, senin o gününü hiç saklayamamışız hayatta. Barındıramamışız.

Sonra, Öğretmen Okulu serüvenlerimiz başlamış seninle. İlk önce 1967 yılının yine Eylül ayında elinden tutup götürmüş olmalısın ağabeyimizi. Hani biraz elini vermek istemese de, nazlansa da. Çekinse de.

Sonra da 1969 yılının Eylül’ünde ben elinden asılıp gitmiş olmalıyım. Senin, çocuklarının gitmesini çok istediğin o okula. Bizler için gelecek gördüğün,  ya da öğretmen olmamızı istediğin okula.

Eylül’ler bizim senin ellerinden tutup okullara gidişimiz olmuş, bir eksiğimizle. Yıllar sonra ise kardeşim kendi eliyle gelmiş olmalı o yuvaya mahzun. Yalnız ve zayıf.

Ve sene 70.

İşte sonra başladı bizler için hayat. Bir çocuğun hayatı.  Bir erkeğin hayatı. Bir adamın hayatı. Üç hayat.

Mezuniyetler yaşadık tek tek senin elimizden tutup götürdüğün okulda.  Henüz 18 yaşında öğretmen olup, mesleğini, ekmeğini kazanan oldu içimizde. Sevinç, mutluluk ve hüzün iç içeydi.

Ama sen yoktun.

Okumak için başka yollar daha aradık kendimize. Dağıldık dört bir yana. Birimiz İstanbul’da, birimiz Ankara’da birimiz İzmir’de hayat bulmaya çalıştık. Hizmet etmenin, adam olmanın farklı yollarını seçtik kendimize. Yıllarca çabaladık. Yıllarca didindik.

Hiç birinde olmadın.

Yeni hedefler, çabalar süsledi hayatımızı, farklı zaman dilimlerinde. Yeni okullarda. Bir meslek derken ikincilere sahiplendik. Başka kentlerin insanı olduk ister istemez. Ve yeni mezuniyetler. Renkli cüppeler içinde yol yürüdük, kepleri fırlattık havalara. Bağırdık çılgınca, sesimizin sonuna kadar.

Hiç birini duymadın.

Sonra askerliklerimiz düşürdü bizi farklı yollara. Burdur, Isparta, Erzincan ve Denizli yollarımız oldu. Zayıf eller yolcu etti bizleri.   Zayıf eller uğurladı. Sessizce çıkıp gittik baba ocağından akşamüzerleri.

Hiç birine gelmedin.

Kısa gecelerin yalnızlığı, bazılarımıza çok uzun gecelere dönüşse de, silah tutan elleri bıraktık geriye. Yemin ettik, asker olduk, vatana nefer olduk.

Hiç birinde yoktun.

Sonra “terhis” dediler adına, kimimiz 3 ayda gönderili verdik,  kimimiz uzattıkça uzattık şanssızca.  Toplandık yine dört bir yandan baba ocağına.

Karşılayanlardan değildin.

Yeni kapılar açıldı önlerimize.  İşe başladık, her birimiz. Mesken tuttuk işyerlerimizi, mühendis olarak, gazeteci olarak, öğretmen olarak. Makine seslerine kulak kabarttık, matbaa kokularına karıştık, çok sevdiğin sazı dinledik usta ellerde.

Duymadın. Hiç birinde yoktun.

Hayatın bu devresinden sonra gözyaşlarımız geri geldi, apansız. En azından birimizin. Niye bilmiyorum?

Sonraları sevdalandık birilerine, içimizde büyüttük sevgilerini. Yol arkadaşı seçtik birer birer. Söz nişan, nikâh, düğün derken, yeni evler açtık senin adına. Kalabalıklar vardı ama sen yoktun. Gözyaşı dökenimiz çoktu, sen yine yoktun.

Sonra hayata biz devam ettik yeni canlarla. Ahmetler, Şebnemler, Andaçlar, Besteler, Efeler can vermeye çalıştı sana. Farklı farklı hastanelerde. Farklı farklı zamanlarda. İlk bağırışları, haykırışları duymadın. Gözyaşlarını görmedin. Bir “ heyhat” demedin.

Yoktun.

Sonra bizim ellerimiz sardı o küçücük elleri, parmakları, okul yoluna düşürdü hep. Okul ziline kulak verdik, andımızı birlikte söyledik onlarla. Üç-beş fotoğraf bıraktık geriye, laf edilmesin diye. Aklımız onlarda evlere sessizce döndük. Gözyaşlarını görmedin.

Yoktun.

Sonra oğlanların sünnet merasimleri girdi araya. Ahmet ve Andaç’ın biraz mahzun ve sararmış halleri. Geriye pek bir şey bırakılmamış olsa da zamana yandığım.  Ve de Efe’nin dillere destan hayalleri. Düğün- dernek adına çalınan ve yapılanlar. Davulun çınlattığı sokaklar. Kalabalığı sarmış baba ocağı. Açığa vurulmuş gözyaşları. Görmedin.

Yoktun.

Süslü, şatafatlı ortamlarda yaşadık onların ilk mezuniyet törenlerini. Al alı sarmış, geriye beyaz kalmıştı. Ses, gürültü ve bağırış. Yola çıkmış büyüyorlardı.

Olsun; Ben yine gözyaşı döktüm her defasında, sen yine yoktun.

Yeni mezuniyetler süsledi çocuklarımızın sonraki hayatını. Farklı zaman dilimlerinde. Yeni okullarda. Başka kentlerin, hatta başka ülkelerin insanları oldu çocuklarımız ister istemez. Renkli cüppeler içinde yol yürüdüler, kepleri fırlattılar havalara. Bağırdılar çılgınca, seslerinin sonuna kadar. Gözyaşlarını görmedin.

Yoktun.

Asker yoluna düşüp, geri gelenler de oldu çoktan. Canımızı verip yolladığımız, ardına Erzurumlar, Ardahanlar gördüğümüz. Heyecanlarımızı büyüttüğümüz, asker kepini ilk gördüğümüzde sarılıp, ağladığımız.

Neredeydin? Yoktun.

Ve işe başladı şimdi o çocuklar. Başka kentlerde ev açtılar birer birer. Sonra… Sonra sevdalarını büyütecekler.

Yeni törenler, mezuniyetler, asker uğurlamaları, nişanlar, nikâhlar, düğünler, terhisler karşılayacak geride kalanları. Yeni işe başlamalar. Yeni hayat bulmalar. Yürümeler, koşmalar.

Sen hiç yoksun.

Evet yoksun. Yoksun ama, bıraksalar her yerdeydin. Düğündeydin, sünnetteydin.  Askerdeydin. Yollarda, evlerdeydin. Halay başıydın. Yollara düşenimiz, akıl verenimizdin. Cüppeleri giyenimiz, kepleri uçuranımızdın. Duyanımız, görenimizdin. Palaskaları kıranımız, terhis olan koşanımızdın. Okul bahçelerinde bekleyenimiz, çocuklarımıza göz gezdirenimizdin.  Kirvemizdin, sağdıcımızdın, sırdaşımız, yoldaşımızdın. Hastane kapılarında ilk ağlamayı duyanımız, sırtımızı sıvazlayanımızdın. Bizimle gülen, bizimle ağlayandın.

Bıraksalar her şeyimizdin;  babamızdın.

Babasız Rüyalar

Nerden bileyim uyuduğumu?

Nerden bileyim böyle ansızın yalnız kalacağımı? Hiç uyanır mıydım?

***

Beraberdik. Hep beraber. Bütün aile. Anne-baba ve üç erkek kardeş. Mutfaktayız hepimiz. Demek ki bir kış günü. Sobada yanıyor olmalı. Hava da muhtemelen soğuk ve mutfak  da biraz kararmış.  Kapısı da kapalı. Herşey gözlerle seçiliyor, ancak  işte o  odanın  kendine has bir karartısı bu.  Henüz her daim elektriklerin kullanılmaya kıyılamadığı yıllar, 1960′ ların sonları.

Peki,  bir Pazar Günü mü olmalı acaba?  Çok mümkün; herkes evde, herkes mutfakta.  Çocuklar daha küçük.  En büyüğü, olsa olsa 14’ünde 15’ inde.  Eh işte diğerleri de,  12-13 ve de 9-10 yaşlarında olmalı. Tarih yok ki aklımızda. Niye bakmamışım ki,  evin her tarafı takvim ile dolu iken ve en güzeli de mutfakda asılı dururken? Ah, ah!

Yemek –memek derdi de yok,  öyle bir telaş da yok . Demek ki çoktan  halletmişiz o işi. Çünkü herkes bir yerlere adeta kendini atmış, yuvarlamış gibi. Rahat ve huzurlu. Biraz da beklentili.

Televizyon yok ki henüz !  İyi de ;  Pazar  günü idiyse de, maçlar olmalı radyoda!  Hele Fener’in maçları pazar günü öğleden sonraları olmazmıydı hep?  Maç vardıysa da  radyo niye açık değildi pekala!

Anlamıyorum hiç bir şeyi.

Acaba henüz sabahın, öğleye dönen ilk vakitlerimiydi hatırladıklarım. O zaman da, o evin ve o yılların  kendine has bir ritüeli olan “ Pazar Banyosu” saatleri olmaz mıydı? Çünkü evin iki büyük oğlu, henüz de maçların radyo yayınları tam da bitmemişken, okullarına dönmek için evden çıkmıyacaklar mı? Banyolarını yaparak!

BabamO zaman Pazar Günü de olamaz gözüküyor. Ya da okul zamanı değildir. Acaba sömestre tatili vakti midir ki ?

Sanki o dönemde, maçlar da olmaz, devre  arasına girilirdi gibi geliyor, 2 puanlı  “Spor Toto”  Süper  Ligi’nde!

Hayret, her şeye rağmen, evin ilk uyanan insanı olan annenin hemencecik yaptığı işlerden olan, radyonun düğmesini  “çevirmek” , sesini açmak işi de yapılmamış gibi görünüyor. Hele ki,  bir Nezahat Bayram türküsünü bulup, ortaları şenlendirivermek.  Pekala  Muzaffer Akgün’den de olabilir değil mi? Biraz yanık sesi  ve yorumuyla, sabahın tez vaktinde “ Geceler Yarim Oldu..” İyi ama niye ses yok. Niye?

Demek ki elektrikler de kesik olmalı. Hiçbir yerde elektrik yok.

Sert bir ses, herşeyi seslendiriyor, radyolar çalmaya, ışıklar yanmaya başlıyor.

–              Haydi kalkın gidiyoruz!

Ev birden ayaklandı. Odadan gürültü hızlandı. Çocuklar birbirine sarıldı. Annenin yüzüne gülücükler yerleşti.

Baba, evdeki sevincin kendisine yansımasından mutlu. Sesini yeniden yükselttti.

–              Haydi çocuklar, haydi!

Yüzüne yansıyan o kendine has kıvrımları büyüdü. Bundan cesaretlenen çocuklar  tek tek kucağına atladı. Nerdeyse üçünü  de kucağına  aldı, adam.

Aa, dışarıda her şey bahar havası, diğer odaların içine güneş  gelip kocaman oturmuş. Balkon kapısı sonuna kadar açık meğerse .  Sıcak rüzgara yer açmak için.

İnsanlar dışarıda bir kalabalık oluşturmuş yazlık elbiseleriyle. Saatlerdir  bakılmayan sokaklarda ise çocuklar, çoktan  “ kaleleri kurmuş ” top koşturuyorlar. Meğerse ne sesler, ne bağırışlar varmış. Ne kavgalar, ne döğüşler.Gökleri saran o mis bahar kokusu.

Bir koşuşturma başladı ev içinde. Kimin nereye koşturduğu belli değil. Ama hepsinin  elbise dolaplarının önünde buluşması da bir garip hal oluşturmuştu. Sanki  iki büyük çocuk, üstlerini birbirleriyle takas ederken, küçük kardeş ise anneye  illede kısa şort giyeceğim diye tutturuyordu.

Baba herkesden önce giyinmiş, kapının önünde ayakkabılarını  bağlamaya başlamıştı bile. Fötr şapkası başında, siyah güneş gözlükleri  ise gömlek cebinin kenarına tutturulmuş  bir haldeydi.

Mutluydu. Hem nasıl mutlu! Hatta yakılmış  Gelincik Sigarası bile ağzındaydı. Tütünün o inanılmaz has kokusu sarmıştı her yeri.

Anahtarını kapıya takmaya çalışıyor, ayakkabılarının topuklarına da  sert sert basarak, üzerindek son tozları düşürmeye çalışıyordu.

–              Hadi ama çocuklar! Sözü herkesin biranda hazırlanmış olarak, kapıda buluşmasını sağladı.

Herkes oradaydı. Ayakkabılarını bağlamaya başlamışlardı ki; beklenmedik bir soru ve o anda ortaya çıkıveren kargaşa bütün büyüyü bozmuştu.

-Baba, sen o çantayla nereye gidiyorsun?

Evin ikinci oğlu olan ve az önce ağabeyinin  biraz  büyük gelen kırmızı gömleğini giyerek, kendisini bu soruyu sormaya hak kazandığına inanan bir çocuğun sorusuydu,  bu büyüyü bozan. Babanın  elinde seyahatlere  gittiğinde kullandığı meşin sarı bir çanta vardı. Bu kez kocaman. Ağzına kadar dolu, dönüşünde çocukları çikolatalarla karşıladığı küçük cepleri bile.  Belli ki zor bağlanmış kilitleri. Bir seyahat öyle mi?

–              Baba nereye gidiyorsun?

Herkes dondu kaldı o an, olduğu yerde. Kimse bir daha konuşmadı. Herkes birbirine baktı. Kendilerini  aldatılmış hissettiler. Yoruldular.

Herkes gözlerini birbirinden kaçırdı, yerlerdeki gölgelerden medet ummayı bekledi.

Konuşmadı. Bakmadı. Kapı da kapanmadı.

***

Sonra mı?

Uyandığımda çoktan gitmişti.

******

Bu yazı gidişinin ardından,   rüyalarda yaşattığım babamın vefatının 43’üncü yıl dönümü için yazılmıştır.

O’nu  özlemle anıyorum.