Cumhuriyet Kutlamaları ve Zafer Abidesi

Haldun Cezayirlioğlu Zafer Anıtı'nın HikayesiNOT: Bu yazı, 29 Ekim 2014 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin eki olan ” Cumhuriyet 29 Ekim” adlı ekte yayımlanmıştır.

Cumhuriyet, her zaman her yerde yeni insanlar, yeni ideolojiler, yeni mekânlar, yeni kuramlar ve yeni anıtlar yaratır. Cumhuriyet’in kurulduğu 29 Ekim 1923 tarihinde,  başta Mustafa Kemal  olmak üzere tüm Cumhuriyet kadrosunun gerçekleştirmek istediği de bunlardan farklı değildir. Olamazdı da.

Onlar, kendilerinin onlarca yıldır süren davalarında gösterdikleri mücadelelerinde ve insanlık tarihinin binlerce yıldır birikiminden kendilerine aktarıldıklarıyla, önceliğin ideolojide olduğunu çoktan biliyor ve onu her hareketlerinin baş şiarı olarak görüyorlardı.

Cumhuriyet ideolojisi, yeni insanlarını, yeni mekânlarını, yeni kavramlarını, yeni kuramlarını ve  yeni anıtlarını geciktirmeden yaratmalıydı.

İlk adım, içinde Cumhuriyetçi kadronun güçlü olduğu TBMM’de, 29 Ekim 1923’te Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda  (1921 Anayasası) yapılan değişiklikle, devletin yönetim biçiminin “Cumhuriyet” olarak ilan edilmesiyle atılmıştır. Diğer adımı ise  bu ilanın kutlanması adına, aynı gece atılan 101 pare top atışının yapılması oluşturur. O günkü şartların,  resmi kutlamalar ve kayda değmez bir kaç eğlence dışında, başka bir tören yapılmasına,  “ilan”ın sevinç, bayram havasında kutlanmasına yeterince imkân vermediği şeklindedir.

Cumhuriyetin ilan edilişinin ardından, insanlarını “Cumhuriyet fikri” altında toplamanın ilk yolunun, “bir bayram kutlama ritüeli”  ile gerçekleştirilebileceği anlaşılmış ve Cumhuriyetin ilanı,  ilk olarak,   1924 yılında değişik etkinliklerle kutlanabilmiştir. Bu kutlamaların, Cumhuriyetin kadroları tarafından yönlendirilen devlet organlarınca düzenlenip takip edilmiş olmalarıyla birlikte, özellikle Halkevleri, CHF, askeri kurumlar ve okullar aracılığıyla da sivil topluma yaygınlaştırılmaya ve onların da katılımlarının sağlanmaya çalışıldığı  bilinmektedir. Ancak yine de arzu edildiği şekilde bir bayram havası şeklinde kutlanmadığı ve kutlanamadığı  bilinmektedir. Ne var ki, bu bayram kutlamalarının yaygın ve büyük kitlelere ulaşamamış olması bile, o kutlamanın, ülkemizde kutlanan  “saltanatsız ilk bayram kutlaması” olma özelliğini asla silmez, silemez.

2 Şubat 1925’te, Hariciye Vekâleti’nce düzenlenen bir kanun teklifiyle,    29 Ekim’in    “ ulusal bayram” olması önerilir. Teklifin kabulüyle de 29 Ekim 1925 tarihinden itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak, yaygın ve kitlelerin de geniş iştirakleriyle kutlanmaya başlanır.

Nihayet, Cumhuriyetin 10’ncu yılı olan 29 Ekim 1933 Yılı Cumhuriyet Bayramı kutlamaları dünyada eşine benzerine pek rastlanmayacak düzeyde, renkli, coşkulu, yaratıcı, ümit verici, heyecan yaratıcı bir şekilde kutlanmıştır.  Onuncu yıl kutlamalarının, Cumhuriyetin kurucu kadrolarından, sade köylüsüne, esnafından işçisine, sanatkârından öğrencisine tüm toplumu, hiçbir ayrım ve tanıma sokmadan   “ bir ulus olabilme bilinci yaratma” teması üzerinden tüm yurtta gerçekleştirilmiştir. Hem de üç gün, üç gece.

Her köyde, her evde, her meydanda ve her yerde, geceleri  de yakılan fenerler ile çocuklar, kadınlar, öğrenciler, erkekler ellerindeki bayraklar, afişler, süsledikleri taklar, yazılı dövizler ve resimleriyle, müziğe, marşa, oyunlara eşlik etmişlerdir. Bayramı doyasıya yaşamışlardır.

O günlere ait eski siyah-beyaz fotoğraflara dikkatlice bakıldığında, sırrı hala çözülememiş bir mutluluk ışıltısını, geleceğe olan güven duygusunu, insanı asla yanıltmayan gururu,  o yüzlerde görmek mümkündür.

Kendime sormadan edemiyorum;  o “on beş milyon” yurttaş, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bayramına ortak olduklarının, ona eşlik ettiklerinin farkında mıydılar diye!

Ya da  o an arzuları, Cumhuriyetin Başkenti Ankara’daki  Millet Meydanı’nda bulunmak, Meclis Balkonunda nutkunu veren Ata’yı  dinlemek,  Zafer Abidesi civarında gün boyu süren bayram şenliklerine katılmak mıydı?

O Zafer Abidesi ki, Cumhuriyet Bayramlarının ilkinin kutlandığı 29 Ekim 1925 tarihinde yapımı düşünülmüş, ikincisinin kutlanacağı 29 Ekim 1926  tarihine yetiştirilmesi  çok arzu edilmiş, ancak  bazı sebepler yüzünden gerçekleştirilememiş, dahası, 29 Ekim 1927 tarihine yetiştirilmesi de pek mümkün iken, “açılamamış” görkemli bir eserdir.

Yunus Nadi’nin sahibi olduğu Yeni Gün Gazetesi’nin başlattığı sivil inisiyatifli bir  yardım kampanyası ile yapılışı organize  edilen, esnafın, memurun, köylünün ve hatta öğrencinin cep harçlığından verdikleri yardımlarla “ayağa dikilen” bir cumhuriyet nişanesi.

Ata’yı , “Sakarya” adlı atı üzerinde, arkasında “ ülkesini koruyan” Mehmetçikleri ve “oğullarına sahip çıkan Türk kadınını temsilen” Kara Fatma’sının bulunduğu bir şekilde “ yüzü Batı Medeniyetine  dönük ileriye gözetleyen bir kahraman”  olarak nakşeden kahramanlık abidesi.

Öyle bir anıt ki, açılışı yapılan 24 Kasım 1927 tarihinden itibaren, Cumhuriyetçi kadroların her resmi kutlama, anma ve bayramlarını kutlamada  mekân seçtiği bir Bayram Anıtı.

Halkın coşkusunu, sevincini taşıdığı, günlük yaşantısını paylaştığı Meydan Abidesi.

Kentle özdeşleşen,  mekânla ile bütünleşen muhteşem bir “ Heykel”.

Kaidesine, Türk halkının kökeninin,  meydanlarda kazanılan Kurtuluş Savaşının kahramanlıklarının, Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin hikâyesinin kazındığı,  Ankara Anıtı.

Bilmem,  o yılların siyah- beyaz fotoğraflarındaki insanların  yüzlerindeki o ışıltılı, güvenli ve gururlu ifadelerle, gerçekten Zafer Abidesi anlatılabilinir mi?

Oysa anıtlar, Cumhuriyet’i anlatır.

Zafer Abidesi  de yalnızca bir anıt değildir ki zaten;  Zafer Abidesi, bir yandan sivil halkın, bir yandan da ulus-devlet olmaya yönelen Cumhuriyetçi kadronun, Başkent Ankara’daki en güçlü anlatısıdır da.

Mekânıdır da. Evet, Cumhuriyeti anlama ve anlatma mekânıdır da.

Atatürk Anıtlarının Yanında İşporta Pazarları

Asla yan yana gelmeyecek bazı kelimeler vardır. Aklınızı, zekanızı, hafızanızı fazla zorlamaya gerek kalmaz bir kaç örneğini bulmak için. Hemencecik yan yana gelmiyiverir (!) bu sözcükler.

Ata ile hainlik yan yana gelmez hani.

Çocuk ile şiddet de!

Hani, sevgi zulüm doğurmaz asla. Onun gibi.

Asla yan yana gelmez bazı kelimeler. Gelmemeli de.

Anıtlar çöplük olmaz. Anıtlar çöplüklerde olmaz. Anıtlar sokaklarda bile olmaz yani. Anıtlar, meydanlarda yer bulur kendine. Kentlerin en güzel yerinde. O meydanlar ise kentlerin yaşam alanıdır. Nefes alanı, kültür alanı, sosyalleşme alanı, birikme, sesleşme alanı. Yürüme alanı, düşünme alanı.

Bilirsiniz insanlar yürürken düşünür kentini. Yürürken görür onun güzelliğini. Yürürken yaşar kentini. Kent yürülesi ve düşünülesidir.

Anıtlar  semt pazarlarında, sokak çarşılarında  olmaz. Pazarın anıtı da olmaz. Anıtlar, masmavi bir gök yüzü ister kendine, güneş ister, yağmur ister. Rüzgar ile yaşar anıtlar.

Anıtlar istemez asla yanına kendini görmeyeni. Kendini bilmeyeni. Kendine saygı duymayanı.

Anıtlar ele ayağa düşmez. Düşürülmez.

Hele ki, o ülkenin kurucusunun anıtı ise o anıt, elde bile tutulmaz. Başı diktir o anıtların, kolu güçtür. Alnı pak, yüzü dinçtir. O anıtlar kahramandır. O anıtlar yüce, o anıtlar kutsal. Bayrak gibidir o anıtlar; kırmızı, beyaz.

Ankara’nın  kahraman anıtları bir başka kutsaldır bizler için. Başkentin anıtıdır onlar. Atanın anıtı, Atatürk’ün anıtıdır.

Ne yazık ki Ankara’nın iki yüce anıtı, Zafer Meydanı Başkomutan Atatürk Anıtı ve Ulus Zafer Anıtı ve üzerindeki meydan, işporta pazarcılarına ayrıldı bugün. Pazarcılar saracak dört yanı. Bayrama kadar besbelli.

Çıngırak, çanta satılacak Ata’nın huzurunda. Gömlek, bayram şekeri satılacak. Kağıt helva, dondurma satılacak. Belki de ikizlere takke, hanım anneye peştemal satılacak.

Sabahtan akşama çığıracak satıcılar, ” Buyrun hanımlar, beyler, buyrun ” diye.

Kim bilir neler satılacak?

Yıllarca Atanın huzurunda bayram yapamayan insanlar, alışverişin bayramını yaşayacak. Hiç bir bayram, elindeki kağıttan bayrağını asmak için bu Anıta gelmemiş çocuklar, üzerine gömlek denemek isteyen anneleriyle burada buluşacaklar.

Ata ve onun aziz anıtı “Bayram meşgalesi” olacak kimine. Bayram çocuğu olacak. Ekmek parası kazanma derdine düşmüş bir kaç insanımızın emellerine terk edilecek  o  anıtlar. İşporta Bayramı yapılacak. Kurban Bayramı Arefesi yaşanacak.  İşporta bağırışı olacak. İşportacı bağıracak.

Bir bağırış , bir bağırış ki, Ata’nın feryadı duyulmayacak. Sesi işitilmeyecek.

Ben bu kentin sessiz bir yurttaşı olarak  utanıyorum.

Zafer Meydanı

Yaşanılan Kentler ile Öğünmek!

Hacettepe-Havuz2Kitapları sevmemek mümkün mü? Hele, eski, püskü ve zor bulunan kitapları. Hani 1930’lu 40’lı, 50’li yılların kitaplarını! Öylesine haz alıyorum ki her bir yeni kitapta! Yani her yeni gördüğüm eski kitapta!

Eski bir dostu görmüş gibiyim. Eski bir kente gitmiş, oradan gelmiş gibiyim. Bazan bir sunakta, bazan bir  çayırdayım. İnsanın içindeyim. İnsanla birlikteyim. Kentteyim, yerdeyim. Velhasıl, sevdiğim her demdeyim.

Balarısı gibiyim. Her bir çiçekten bir toz alır gibi. Bu tozlara bayılıyorum. Bayılıyorum onlara. Tozları biriktiriyorum.

Bazan bu tozlar hiç beklenmedik bir yerde de çıkıveriyor karşıma!

Yeni bir sözde, yeni bir kitapta da.

En çok anıları seviyorum. Anılardaki yabana atılmayacak bir söz arıyorum. Sonra o sözün üzerine hikayeler yazıyorum kendi kendime. Detayları arıyorum. Bilinmezleri.

Bayılıyorum o bilinmezlere!

Sonra bir hikaye daha yazıyorum kendime; her kitaptan alınan cümlelerle yazılmış bir kitap yazıyorum. Hiçbiri benim olmayan dizelerle, sözlerle.

Ama beni yazan anlatımlarla.

Sonra yine düşünüyorum; en eski kitap hangisi diye bakıyorum.

Olmuyor.

Ama hep eski kitapları, eski dizeleri, eski şiirleri, eski sözleri seviyorum.

Eski anıları seviyorum. Eski yaşantıları. Eski kentleri.

Muhakkak vuruyor beni bir şey. Bir şey beni anıyor. Bir şey beni arıyor.

” O zaman Ankara 200.000 nüfuslu yeşillikler içinde bir kentti. Binalar en çok üç katlı idi. Gençlik Parkı, Hacettepe Parkı, Güven Parkı, Cebeci Fidanlığı, Kale Parkı, Çankaya, Atatürk Orman Çiftliği, Baraj, o günün Ankara’sının görülecek ve öğünülecek gezi yerleri idi. Şimdi Ankara’nın nüfusu 2.650.000. Gün geçtikçe Ankara betonlaşan asık suratlı bir kent oldu. O güzelim Hacettepe Parkının yerinde üstüste yapılmış beton binalar yükseldi. Hacettepe Parkının en yüksek noktasında büyük havuzun ortasında kalan kadın heykellerinin kolları üstünde yükselen büyük çanaktan dökülen sular sanki bütün Ankara’ya, parkı gezenlere bir rahatlık ve ferahlık verir idi. Hacettepe Parkından Ankara’nın manzarasını seyretmek mutluluktu.”

Bu satırlar çok değil, 1994 yılında basılmış bir kitaptan çalıp, kopardıklarım. Kaçlı yılların Ankara’sından bahseder bilinmez!

Şimdi yirmi yıl daha geçmiş üzerinden.

İşte bu satırlarda beni vuran bir sözcük buldum. Vuruldum.

Öğünmek.

Belli ki, çoktandır, insanlar yaşadıkları kent ile  “öğünemez ” olmuşlar.

Bakın bilmezdim, eskiden yaşanılan kentler ile öğünülür müş!

 

 

Başkent Ankara’nın Anıt ve Heykelleri

( Bu sunum, I. Ankara Kurultayı’nda 11 Ekim 2013 Tarihinde gerçekleştirilmiştir.)

 

BAŞKENT ANKARA’NIN ANIT VE HEYKELLERİ

 

HALDUN CEZAYİRLİOĞLU

Araştırmacı – Koleksiyoner

 

Öncelikle Sayın Oturum Başkanımızın sözleri için kendisine teşekkür ediyorum.

Değerli katılımcılar, Ankara’yı biraz daha tanımamıza ve tanıtmamıza yardımcı olabilecek bu Kurultayı hazırlayan ve katkı sağlayan tüm kişi ve kuruluşlara içten şükranlarımı sunuyorum.

Her ne kadar tebliğ konum sehven yanlış olarak duyurulmuş ise de, anıt ve heykellerin birer  şehir aksesuarları olmadıklarını baştan belirtmek istiyorum.

Not alacak ve ilgi duyacak katılımcılar için bildirimin başlığının “ Başkent Ankara’nın Anıt ve Heykelleri” olduğunu ifade etmek istiyorum.

 

 

Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU, “Milli Mücadele Anılarım” adlı kitabında Ankara hakkında  anılarını şöyle paylaşır okurlarıyla.(1)

“Ankara başkent  ilan edildikten sonra üzerinde titizlikle durulan en önemli durum, imarlı bir kent kimliğine kavuşturulmasıydı. Bu yeni rejimin başarısı sayılıyordu. Belediyelere ayrılan bütçeden en büyük payı yani aslan payını ( ki 28 kat)  Ankara alacaktır. Modern şehirleşmede ilçeleri değil yalnızca Ankara hem deneyim hem de örnek bir kent durumundaydı. Ülkede, imar planında çok da tecrübe birikimi yoktu. Lüks lambalarıyla ışıklandırılan, heykelsiz, şehir içi ulaşımı fayton ve eşeklerle sağlanan, eski ile yeninin bir arada yaşamağa henüz hazır olmadığı, bağımsızlık ve özgürlüğün tadını yeni soluklamaya başlayan kentin önemli binalarının durumu şöyleydi: Merkez vilâyette bir taraf Numune Hastanesi bir tarafı halen Müdafaa-i Milliye Vekâleti olan Erkek Lisesi. Önceleri İttihat ve Terakki Kulübü olarak kullanılan ve bu kulübün kapatılmasıyla halen Türkiye Büyük Millet Meclisi binası kabul edilen bina, Hükümet Konağı, Şehr-emaneti/Belediye, sağlık şartlarına uymayan bir hapishane binası vardı….”

Öyle ki anlatılanlar, yılların ihmaline uğramış, yalnızca çağın gerisinde kalmış değil, zamanın devletinin-  de  gerisinde bıraktırılmış bir kent görüntüleridir.  “Fayton ve eşeklerle sağlanan şehir içi ulaşım”, “lüks lambalarıyla ışıklandırılan sokaklar” ve “ heykelsiz bir kent”.

Kent ve şehir tanımı üzerine değişik tanım ve  ifadelerle karşılaşılmaktadır.  Ankara üzerine araştır

malarda bulunan Özer ERGENÇ ile Tuncer BAYKARA’nın birbirlerini tamamlayan ifadeleri

ne göz atacak olur isek; “ Şehir, umumiyetle, sakinlerinin iş bölümüne tâbi olarak tarım dışı

mal ve hizmet ürettiği ve bunları yakın çevresinde veya daha geniş bir alanda pazarladığı

kalabalık nüfuslu idari yerleşim birimleridir.”(2) (3)

Yine Özer ERGENÇ’in araştırmalarına göre; Osmanlılarda ise şehir ve kasaba tanımı: “cum’a kılunur ve bâzârı kurulur” yer olarak tanımlanmaktadır. Yani, Cuma namazı kılınan,  alış veriş yapmak için pazarı bulunan yerdir şehir. Osmanlı Kanunlarına göre ise, han, hamam, bedesten ve kervansaray bina edilmişse, o yer kasabadır, şehirdir.

Bir diğer tanım, Max Weber tarafından yapılmıştır. Şehir tanımına Avrupa merkezli yaklaşan Weber, bir yerleşim alanının şehir olabilmesi için o yerleşim yerinin bir kalesinin bulunmasını, pazarının kurulmasını, kendine ait bir mahkemesinin olmasını, yönetim birimine sahip olmasını ve en azından kısmi bir özerklik ve kendi kendini yönetebilmesi gerektiğini ifade etmektedir. (4)

Günümüzde ise artık daha çok Kent ifadesiyle belirttiğimiz bu mimari ve sosyal büyüklüğün içine, başka unsurların katılması da elzem olmuştur. Eskiden daha çok ticari büyüklük olarak nitelenen ve ticari imar ve meskenlerle ifade olunan bu tanıma günümüzde, kültürel, endüstriyel, ekonomik boyutlar da dâhil  edilmiştir. Dâhil olunan bu boyutlardan biri ve artık yadsınamaz kent varlıklarından ilki olanlar ise; Anıt ve heykellerdir.

Ankara’nın  bugünkü anıt ve heykel varlığında büyük katkısı olan Burhan ALKAR’a göre “ Heykel, boşlukta kütle düzenleme sanatıdır”. Bir hacim sanatı olan heykel, estetik yaşantı oluşturması amaçlanan,  üç boyutlu nesne ve yapıt olarak tanımlanmaktadır. (5)

Metin SÖZEN ve Uğur  TANYELİ’ye göre Heykel sözcüğü; estetik yaşantı oluşturmayı amaçlayan, her büyüklükteki, hangi malzeme ve teknik kullanılırsa kullanılsın, tüm yapıtların genel adıdır. (6)

Mete DEMİRBAŞ’a göre  ise heykel ; üç boyut içinde ışığın göze yansımasıyla beliren, değişik yönlerden ve açılardan sürprizler yaratarak sürekli yer değiştirirken değişen mesajlar ileterek devinen bir hacim-mekan olgusudur.(7)

Değerlendirilen bu heykel tanımlarından biraz daha genelleme yapılarak Anıt –Anıt Heykel ifadesine ulaşmak mümkündür ki;  buradaki kıstas, heykel ile çevrenin, kentsel mekânın,  konu, yarar,  sosyo-kültürel ve kronolojik açıdan uyumunun esas olmasıdır. Heykelin konusu, onun anlattığı bir hikâye, temsil ettiği bir olay ya da kişi olabilir. Keza, konusu olan heykelin anlaşılır olması kadar, çevresine,şehrine, kentine  uyum sağlamış, belli bir amaca yarar sağlamış olması da önem taşımaktadır. Şehrin sosyo-kültürel niteliklerini  ifade eden ve bir tarihi kronolojisi olan heykeller anlaşılır olmakta, toplum tarafından daha çabuk kabul görmektedir. Bu tür heykeler de Anıt- abide niteliğine bürünmektedir.

Bir kentin mahalleleri, sokakları, caddeleri, meydanları, parkları, anıtları o kentte yaşananlara tanıktır. Dahası, o kentte yaşananların ürünüdür. Dolayısıyla, kendi başlarına da bir anlam/değer taşırlar; kendi öyküleri vardır.

Ama sürekli oturduğumuz mahallenin, belki de her gün çiğnediğimiz sokağın ve caddenin, önünden geçtiğimiz anıtın, bankında oturduğumuz parkın, topluca eğlendiğimiz ve/ya da topluca coplandığımız meydanların öykülerini hiç merak etmeyiz. Nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşama neden ve nasıl karışmışlardır, taşıdıkları adı niye taşımaktadırlar?

Dahası var ki;  öykülerini, adlarını bilmediğimiz gibi; her gün yanından geçtiğimiz, önünden yürüdüğümüz, ardından dolaştığımız o hacimlerin kendilerinin de pek farkında değilizdir.

Ankaralı hemşerilerime şu soruyu sormak istiyorum; Ulus Meydanı’ndan başlayıp,  yürüyerek Atatürk Bulvarı üzerinden,Bulvarın sonuna kavuşan Çankaya Köşkü’ne kadar geldiğimizi düşünün; acaba bu yolculuğunuz boyunca kaç tane anıt ve heykelimizle karşılaşırsınız?

Solumuzda Ulus Meydanı’ndaki muhteşem bir Anıt ile başlamalıyız: ZAFER ABİDESİ. İlerde sağda, Ziraat Bankası’nın bahçesi içinde; Mithat Paşa Heykeli. Hemen ileride  Gençlik Parkı Girişi  önünde Sultan Nazarbayev Heykeli. Daha ileride Opera Binası önünde; Ayten GENCER ve Cüneyt GÖKÇER Heykelleri. Başınızı biraz daha yükseğe kaldırınız ve sola doğru eğiliniz; Namazgâh Tepe’de gördüğünüz o muhteşem anıt; Ankara’nın ilk anıtı ve heykeli olan Atlı Atatürk Anıtıdır.

İlerliyoruz: Radyo Evi önünde sağda; Muzaffer SARISÖZEN Heykeli. Olgunlaşma Enstitüsü Bahçesinde bir büst bile olsa, manevi niteliğiyle gözümüzde bir anıt olarak değerlendirdiğimiz Zübeyde Hanım Büst’ü.  Hemen ardından, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Bahçesi içinde Mimar SİNAN Heykeli. Sağda Adliye Binası’nın bahçesi içinde Gençlik ve Atatürk Anıtı.  Az ileride Abdi İpekçi Parkı içinde Çeşme- Fıskiye Kompozisyonu ve Eller Heykeli.

Şimdi sırada başka bir anıt var; Sıhhiye de muhteşem bir anıt, Güneş Kursu ve Hitit ( Hatti) Anıtı. Biraz daha ileride yolun tam ortasında Başkomutan ATATÜRK ZAFER ANITI. Kızılay Meydanı’nda sağda yine muhteşem bir anıt, GÜVEN ABİDESİ.

Az ileri de sağda Milli Eğitim Bakanlığı bahçesi içinde Başöğretmen Atatürk Anıtı, hemen devamında ise sağda Yargıtay Binası girişi önünde adaleti temsil eden Genç Kız ve  Atatürk Heykeli. Onun hemen hemen tam karşısında solda Olgunlar Sokak başında Madenci Heykeli ve sağda Güvenlik Parkı içinde Polis Şehitleri Anıtı, peşinden, Atatürk Meydanı ve Atatürk Meydanı Anıtı.

Hemen o Meydanın karşı kavşağında Türkiye Esnaf Konfedarasyonu Binası önünde Kurtuluş savaşı Kompozisyonu.

Devam ettiğinizde sağda Türkiye Büyük Millet Meclisi Parkı içinde Atatürk ve Gençlik Anıtı onun hemen ardında da Çocuk ve Barış heykeli. İleri de solda artık bir Dershaneler Bulvarı olmaya yüz tutmuş Bulvar üzerindeki bir dershanemiz önünde “Kalem ve Geometri Anıtı”.

Kuğulu Park’a geldiğiniz de de iki ayrı heykel daha; Parkta Öpüşen Çiftler veTunalı Hilmi Heykeli. Kavaklıdere Meydanı içinde  Dans Eden Genç Kız heykeli. Alt üst geçit kesintileri olmadan Atatürk Bulvarı’na devamı sağlayabilirsek, 200 metre daha ileride yokuşu biraz daha tırmandığımızda Pembe Köşk’ün önündeki İsmet İNÖNÜ heykeli turumuzun sonunu oluşturacakdı. Eğer mümkün olabilseydi de, biraz daha tırmanıp de başımızı şöyle yukarılara çevirebilseydik, Köşkü içinde Ata’nın bir muhteşem Anıtını daha görebilirdik.

Bu anıt ve heykellerin tümü Ankara’nın can damarı Atatürk Bulvarı üzerinde ve fazlaca bir çaba harcamadan başınızı oynatmakla görebileceğiniz kadar hepsi çok yakınınızda. Arabayla bir seyahatiniz esnasında bile görebileceğiniz kadar yol üstünde, içinizde!

Ama hangisini, biliyor, görebiliyoruz ki?

Anıt ve heykellerimize gösterdiğimiz ilgi, bir başkasına sokak ve yer tarif ederken onları işaret noktası olarak göstermekle ve önlerine geçip bir hatıra fotoğrafı çektirmekle sınırlı gibi. Hatırlayınız; hangi şehre giderseniz gidiniz, hemen hemen tüm fotoğraflarınızda o şehrin bir anıtı veya heykeli size dekor olmuş, arkanızda yer almıştır. Bunun dışında hep unutulan hacimler olmuştur onlar. Zaman zaman da bayramlar da seyranlarda çiçek koymak, çelenk koyma adına  yanlarında olmuşuzdur. Hepsi o kadar. Şimdilerde  ne yazık ki o bile mümkün değildir.

Peki, başka bir soru ile hafızalarınızı yoklamaya çalışsam;

Ankara’da Cengiz Han heykeli olduğunu biliyor musunuz? Ya da II. Beyazıt Han heykeli olduğunu? Güven Park içindeki ağaçlardan birinin yontu ağaç olduğunu biliyor musunuz? Cemal Süreyya Heykeli olduğunu? Seyit Onbaşı heykeli olduğunu? Hasan Ali Yücel Heykeli olduğunu?  Ahmed Arif Heykeli olduğunu? Buhuru zade Mustafa Efendi Heykeli olduğunu? Âşık Veysel Heykeli,  Sabiha Gökçen Heykeli olduğunu? Ya Astana heykeli olduğunu?

Peki Başkentimiz Ankara’nın, şanına yakışan yoğunlukta bir kent heykel ve anıt varlığına sahip olduğunu, bu sayının 260 civarında bulunduğunu biliyor musunuz? Ne kadarını tanıyorsunuz?

Ankara’da bugün sahibi olmayan, adı sanı, adresi bilinmeyen onlarca anıt ve heykelimiz sokaklarımızda, caddelerimizde, park ve bulvarlarımızda yer almaktadır. Bir kısmı yıkılmış, devrilmiştir; sökülmüş, kırılmıştır. Üstleri karalanmış, yerlerinden çalınmışlardır.

Anıt ve heykellerin yaşadığımız şehrin gerçek bir kültür varlığı olduğuna inanan, onların da zaman zaman ağlayıp güldüğünü gören, Ankara’nın;  heykelleriyle güzel ve anlamlı olduğunu hisseden, heykeller olmaz ise bu toprakların çorak görüneceklerini, heykellerin, sanatçıların yeşeren bahçeleri olduğunu bilen biri olarak ; “ Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri” ni araştırmaya, incelemeye çalışıyorum.

Sizleri de hayatımızda, tariflerimizde ve yönlerimizde heykellerin bulundukları yerleri bilmenin sorumluluğunu ve heykeller kenarında buluşmanın heyecanlarını paylaşmaya, Başkentimiz adına onlardan simgeler oluşturmaya davet ediyorum.

Bilmiyorum, yolculuğumuzun başında saydığımız Ulus Zafer Abidesinin dışında başka bir sembole ihtiyacımız var mıdır? Bir zamanlar  Ankara denilince, Başkent denilince, Cumhuriyet denilince ve hatta Türkiye denilince, herşeyden çok akla gelen bu sembolden başka bir sembole ihtiyaç varmıdır?

Sözümü de  Falih Rıfkı Atay’ın bir yazısıyla  tamamlıyorum.

“Ankara,  bizim için yalnız merkez değil, Anadolu’nun bütün bakımlardan inşasını, imkânlarını ve usullerini öğreten bir mektep oldu. Ankara’da başardığımız her şey, Ankara’nın dışındaki bütün Türkiye topraklarında daha kolay gerçekleşebilir…

Biz Ankara’ya gelinceye kadar şehirciliği ve mimarlığı unutmuştuk. Türk milletinin yapıcılık vasfını burada tekrar dirilttik… Ankara hakikaten semboldür.”  (8)

 

Beni dinlediğiniz için siz katılımcılara, bildiri sunan değerli arkadaşlara ve oturum başkanıma teşekkür ediyorum.

————————

Kaynakça

(1)          Hıfzı V. Velidedeoğlu, Milli Mücadele Anılarım, İstanbul, 1983, s. 29

(2)          Özer Ergenç, “ Osmanlı şehirlerindeki Yönetim Kurumlarının Niteliği Üzerine Bazı Düşünceler” VIII. Türk tarih Kongresi Bildirileri, Cilt II Ankara 1981, s.1265

(3)          Tuncer Baykara, “ Anadolu’nun Tarihi Coğrafyasına Giriş I, Anadolu’nun İdari Taksimatı, Ankara 1988, s.40

(4)          Max Weber, Şehir ; Modern Kentin Oluşumu, İstanbul 2000

(5)          Burhan Alkar, 2000’li Yıllarda Ankara Kenti’nin Açık ve yeşil Alanlarında Heykelin Yeri Ne Olmalıdır?, Peyzaj Mimarlığı Dergisi, Ankara, 1991, s. 30

(6)          Metin SÖZEN- Uğur TANYELİ, Sanat Kavram ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2011

(7)          Mete DEMİRBAŞ,  “Görüşme”, Yeni Boyut, 1985,s,10

(8)          Falih Rıfkı ATAY,”Ankaramızın Yıl Dönümü” Ulus Gazetesi, s1, 12.11. 1935

 

Fotoğraflar: Dr. Umut ERHAN’ın “ Ankara Anıt ve Heykelleri” konulu çalışmasından alınmıştır.

1. Büyük Ankara Kurultayı

I. BÜYÜK ANKARA KURULTAYI

 

BAŞKENT OLUŞUNUN 90. YILDÖNÜMÜNDE ANKARAMIZIN 1923’TEN 2013’E 90 YILLIK DEĞİŞİM SERÜVENİNİ VE GELECEĞE YÖNELİK ÖNGÖRÜLERİNİN TARTIŞILACAĞI “I. BÜYÜK ANKARA KURULTAYI” 5-13 EKİM 2013 TARİHLERİ ARASINDA YAPILACAK.

 

Bilindiği üzere, Ankaramız Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 27 Aralık 1919’ta Ankara’ya gelişiyle birlikte önce Heyet-i Temsiliye’nin merkezi, ardından Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşımızın karargâhı, peşi sıra da 13 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin Şanlı Başkenti, Ülkemizin Kalbi olmuştur.

Bu yıl Ankaramızın Başkentlikle taçlandırılışının 90. Yıldönümünü büyük coşku ve heyecanla kutlanacaktır. Bu amaçla Ankara Kulübü Vakfı tarafından 5–13 Ekim 2013 günleri arasındaki “Ankara Haftası”nda geniş kapsamlı bir “Büyük Ankara Kurultayı” gerçekleştirilecektir.

Büyük Ankara Kurultayı 7–11 Ekim günleri (Pazartesi-Cuma) arasındaki 5 gün boyunca Yenimahalle Belediyesinin işbirliği ve ev sahipliğinde Nazım Hikmet Kültür, Kongre ve Sanat Merkezinde gerçekleştirilecektir. 100 civarında bilim insanı, uzman ile kurum ve kuruluş temsilcisinin oturumlarda konuşacağı Kurultayın her bir gününde aşağıdaki 5 ana başlık altında 15 oturum gerçekleştirilecektir:

Ø      7 Ekim 2013 Pazartesi: “Başkent Ankara’da Kent Planlama ve Şehircilik”

Ø      8 Ekim 2013 Salı: “Ankara Ekonomisi ve Çalışma Hayatı”

Ø      9 Ekim 2013 Çarşamba: “Ankara’da Çevre, Orman, Tarım”

Ø      10 Ekim 2013 Perşembe: “Ankara’da Kültür, Sanat, Spor, Medya”

Ø      11 Ekim 2013 Cuma: “Ankara’da Altyapı, Kentsel Estetik ve Katılım”

Kurultay’ın 11 Ekim 2013 Günkü        “Ankara’da Altyapı, Kentsel Estetik ve Katılım” başlıklı oturumunun öğleden sonraki toplantısında,  Araştırmacı ve Koleksiyoner Haldun Cezayirlioğlu tarafından,  “Başkent Ankara’nın Şehir Anıt ve Heykelleri” başlıklı bir sunum da gerçekleştiirlecektir.