Pera’da Patlayan Bombalar

pera1Bu yazımızın konusu, İstanbul’un Beyoğlu’nda ( Pera’sında) 75 yıl arayla gerçekleştirilen 2 bombalama olayının arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri ortaya koymaktır. İlki 1941 yılında ve sonuncusu da geçen ay gerçekleştirilen bu  iki  saldırı, niyetlerin değişse de, hedeflerin değişmediğini ortaya koymaktadır.

İlk bombalama olayının gerçekleştiği dönemin Türkiye’sinin  siyasal ve ekonomik gerçekleri, II. Dünya Savaşında tarafsız kalmasını ve savaşa girmemesini gerektiriyordu. Ne var ki, özellikle Rusya, İngiltere ve Fransa gibi devletler Türkiye’nin savaş dışı kalmasını istemiyorlar, Türkiye’yi kendi saflarına katmaya çalışıyorlardı.

Öte yandan Almanlar da Balkanlar’a doğru olanca hızıyla ilerliyor, bu ilerleme de diğer bütün ülkeleri huzursuz kılıyordu. Alman işgalinden dolayı Balkan ülkelerindeki yabancı misyon görevlileri bu bölgeleri terk etmeye başlamışlardı.  Görev yerini terk eden başta elçiler olmak üzere bu misyon görevlilerinin başlıca ve en yakın duraklarından birisi İstanbul’du.

Bu terk sonucu, 1940 yılında önce Balkanlardaki İngiliz elçilerinin İstanbul’a gelişlerine neden olacaktı. Devamında da 1941 yılında ise Moskova’daki Alman elçisi Kafkaslardan, Berlin’deki Rus elçisi de Balkanlardan Türkiye’ye gelecekti.

Alman ordularının 1940 ilkbaharında Bulgaristan ve Romanya’yı kontrolleri altına almaları üzerine, İngiltere elçilerini ve kolonisini bu ülkeden çekmeye başladı. Önce Romanya’daki İngiliz Elçisi Sir Regihald büyük bir grupla İstanbul’a geldi.

Ardından 11 Mart 1941 günü Sofya’daki İngiliz Elçisi Rendall karısı, kızı, elçilik görevlileri ve bir grup İngiliz kolonisiyle birlikte İstanbul’a gelecekti.

İstanbul Valiliği de, Orient Ekspresiyle gelecek bu konuklarını karşılamak için Sirkeci Garı’nda ve kalacakları Pera Palas’da gerekli önlemleri almıştı.

İngiliz Elçisi Rendall’ın kalacağı Pera Palas, o günlerin İstanbul’unun en güzel otellerinden biriydi. Marmara görünümü için Park Oteli, İstiklal Caddesi’nde piyasa yapanları izlemek için de Tokatlayan Otelini seçenlerin yanında Pera Palas’ı seçenlerin özelliği, yalnızca İstanbul’u, Haliç’i ve camileri daha iyi tanımak değildi.

Zaten Pera Palas, Beyoğlu’nun da sarayı değil miydi? Zaten Pera Palas’ı da, Orient Ekspres tren seferleri başladıktan sonra, İstanbul’a gelecek kalburüstü konukları ağırlamak için, çok modern bir otel ihtiyacı için tren seferlerini düzenleyen Wagon-Lee Şirketi yaptırmamış mıydı?

Zaten otelin kurulduğu 1890 yılında İstanbul’da henüz elektrik olmadığı için, Avrupalı konukların gaz lambasını yadırgamamaları için otele de jeneratör kurulmamış mıydı?

İstanbul’un ilk elektrikli asansörü,  Pera Palas’ta değil miydi?

Pera Palas’ta yine dönemin yeni bir teknolojik gelişmesi olan kalorifer sistemi kullanımda değil miydi?

Banyolarından lavabolarından sıcak su akmaz mıydı?

Otel, İstanbul’un işgal günlerinde de, işgal kumandanlığının ve işgal görevlilerin de mekânı olmamış mıydı?

Sonrasında 1931 Tarihli Balkan Konferansı görüşmeleri esnasında, Pera Palas Avrupalı konuklarına ev sahipliği de yapmamış mıydı?

Hikâyeye devam edersek; beklenildiği gibi Orient Ekspresi ile değil de,  Rendall ve beraberindekileri getirecek Semplon Ekspresi,  11 Mart günü saat 21.00’de,  Sirkeci Garı’na geldi. Büyükelçi, Türk ve İngiliz görevliler tarafından karşılandı, sonra da İstanbul Konsolosluğuna ait bir araba ile Pera Palas’a gidildi. Elçinin dışındakiler ise kalacakları Tepebaşı’ndaki bir başka otele yerleştirildiler.

Rendall’ın ve ailesinin Pera Palas’a geliş saatleri 21.15dir. ( Bu bilgi bize başka bir ayrıntıyı daha göstermektedir; Sirkeci- Beyoğlu arasındaki trafik durumunu!) Elçi, bir viski içmek için bara doğru ilerlerken, eşyası da odasına yerleştiriliyordu.

Ancak elçiliğe ait valizlerden biri otelin mermer merdivenleri üzerinde kalmıştı. Sahibi çıkmıyordu. Aradan çok geçmeden, saat 21.35 ‘de birden bire bir patlama işitilmişti. Sahibi bulunamayan, bu sebeple de resepsiyon civarında bekletilen valiz patlamıştı. Valizin yanında bulunan dört kişi orada ölmüştü. Bunlardan ikisi, elçinin korunmasını üstlenen Türk güvenlik görevlileriydi. Rendall,  ve ailesine bir şey olmazken 21 kişi de yaralanmıştı.

Aynı anda bu otelin birkaç yüz metre ilerisinde de bir başka valiz dikkat çekecek ve içi açılarak bakılacaktı. Bu valizde de bir bomba vardı. Panik kısa bir sürede atlatılacak, bomba etkisiz hale getirilecekti.

Ardından değerlendirmeler başladı. Pera Palas’da patlayan o bomba, acaba kimler tarafından, neden konmuştu? Bu konuda Bulgar yetkililer üzerlerine hiçbir sorumluluk almıyorlar ve şöyle diyorlardı:

“İngiliz Elçisinin Sofya’dan hareketinden önce elçiliği koruyan polis görevlilerinin sayısı arttırılmıştı. Hatta buraya bir polis noktası da kurulmuştu. Karanlık bastıktan sonra elçilik binasına kimse alınmıyordu. Büyükelçi, elçilikten Sofya Tren istasyonuna girinceye kadar da valizlerin kontrolü, İngiliz görevliler tarafından yapılmıştı. Hatta büyükelçi, Bulgar polisinden gördüğü yakın ilgi nedeniyle görevlilere 500 leva armağanda da bulunmuştu. Üstelik Büyükelçi, Kral Boris’in özel treniyle Sofya’dan ayrılmıştı.”

İngiliz Elçisi Rendall ise Bulgarların bu düşüncelerini, Dışişleri Bakanlığı’na verdiği raporda şöyle yalanlıyordu:

“Sofya’dan ayrılmadan önce İngiliz elçilik görevlilerinin bagajları arasına dost olmayan bazı ajanlar tarafından bombalı bir vaiz konduğu aşikârdır. Suikastı düzenleyenlerin treni bile havaya uçurmaları düşünmüş olabilirler. Bombalı çantaların trenin Sofya’dan hareketinden önce konduğu gerçektir.”

pera2Bu olayın, yitirdiğimiz güvenlik görevlilerimiz dışında o günlerde bizi ilgilendiren kısmı ise bambaşkadır: Haber,  İstanbul’da yerleşik Türk basınında 12 Mart 1941 günü kamuoyuna duyurulur. Lakin bu gazeteler,  baskılarından çok kısa bir süre sonra, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığınca toplatılır ve kendilerine de çeşitli kapatma cezaları verilir.

Gelin bu bilgiyi de, 13 Mart 1941 tarihinde kendisinin dışında İstanbul’da başka hiçbir gazetenin yayımlanmadığını haber eden Cumhuriyet gazetesinden öğrenelim:

“ Sıkıyönetim Komutanlığından bildirilmiştir: 11 Mart 1941 akşamı İstanbul’da Pera Palas Oteli’ndeki patlama olayı konusunda polis soruşturmasını ihlal eden yazılar bulunduğu gerekçesiyle İstanbul’da yayımlanan Yeni Sabah, Vatan, Hakikat ve Halk Gazeteleri üçer gün, Vakit, Tan, Son Posta, Tasvir-i Efkar, Akşam ve Demokrat Politika gazeteleri de ikişer gün süre ile kapatılmıştır.”

Cumhuriyet gazetesi okurlarının bu haberi okumadaki şansları ise, gazetelerinin Sıkıyönetim Komutanlığı ile olan bitmeyen sürtüşmelerinin ve  “bütün gözlerin üstlerinde oluşunun” bu durumunu avantaja çevirmiş olmasındandır. Çünkü sıkıyönetime karşı duyarlı, bu konuda dikkatli ve çekingen olan bu gazete, sıkıyönetimin bu haberi yayımlatmak istemediğine dair bir bilgiyi önceden eline geçirmiş, söz konusu haberi yayımlamayarak, kapatma cezasından kurtulmuştu.

Bu patlama Pera’da (Beyoğlu’nda)  yaşanan,  ilk patlamadır. Son patlama ise tamı tamına 75 yıl sonra günümüzde yine bir Mart ayında ve yine yaklaşık aynı günler içinde (19 Mart 2016 Cumartesi günü ) gerçekleşmiştir.

Sonuç:

İki patlama arasındaki tesadüfî de olsa benzerlikleri ortaya koymak olan amacımız doğrultusunda yorumlayacak olur isek;

İlki, “Pera’nın Sarayı” olarak adlandırılan, zamanının en gözde mekânı, Pera Palas’da gerçekleştirilmiştir.

İkincisi, Pera’nın bugünkü adıyla ve resmi temsil mekânı olan “ Hükümet Konağı’nın” yani Beyoğlu Kaymakamlığı önünde patlatılmıştır.

Her ikisi de Mart ayı içinde vuku bulmuştur.

Her iki bombanın da  yabancı uyruklu insanların bulunduğu bir grup üzerine patlatılmaları amaçlanmıştır.

Her ikisinde de can kaybı bulunmaktadır. Bu can kayıpları arasında ülke vatandaşlarımız olduğu gibi, yabancı uyruklular da bulunmaktadır.

Keza her iki patlama döneminde de Türkiye, bazı yabancılar için zoraki de olsa, bir yerleşim, bir göç, bir kaçış alanı olarak kullanılmıştır.  Türkiye, ilkinde savaştan kaçan misyon görevlilerince tercih edilirken, ikincisinde de yine bir savaş sebebiyle, ülkelerinden kaçan insanlar tarafından tercih edilir konumdadır.

Her iki patlama esnasında ve öncesinde ülkede olağanüstü şartlar ve olağandışı yaşam koşulları bulunmakta idi. İlkinde İkinci Dünya Savaşının ülkemize yansımış şartları egemendi ve bu yüzden yurdun pek çok bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmişti.

İkincisinde ise, Rusya ve Suriye ile yaşanan gerginlikler nedeniyle, ülkemiz yine bir savaş şartları içinde bulunmakta, ülkenin farklı bölgelerinde daha önceden yaşanmış terör olayları sebebiyle, halk bezginliğe ve karamsarlığa itilmiş, mahalli ölçüde olsa bile sokağa çıkma yasakları uygulanmaktaydı.

Bu ve benzeri bomba patlama veya terör olaylarında, ilkinde olduğu gibi

“yayın ve duyuru” yasağı getirilirken, ikincisinde de benzeri eylemler neticesinde hemen “yayın ve paylaşma” yasağı getiriliyor, gazetelere, ajanslara ve televizyonlara yayın karartmaları konuluyordu.

Sahiplerinin ve yayın politikalarının farklılığına rağmen, ülkemizde 75 yıl sonra bile benzer adlarla gazeteler yayımlanmaya devam etmektedir.

İlk patlamanın müsebbipleri bilinmez ve yakalanamaz iken, ikincisinin müsebbiplerinin kimlikleri sonradan tespit edilseler dahi yakalanıp, canlı ele geçirilemezler. Bu noktada belirtilmesi gereken başka bir benzerlik de, herhalde iki olayın da katilleri Türk vatandaşı değillerdir.

Her iki patlamada da son benzerlik ise daha ilginçtir. O günlerin siyasi iktidarını en rahatsız eden olaylarını, Cumhuriyet gazetesinin haberleri ve özellikle bazı yazarlarının yazı ve yorumları teşkil ederdi. Günümüzde de farklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Aradan 75 yıl geçmiş olmasına rağmen, Cumhuriyet gazetesi o gün olduğu gibi, bugün de siyasi iktidar ile sorun yaşayan bir konumunu korur halde görünüyor, bu yönüyle “aykırı” yapısını sürdürüyordu.

İlginç değil mi?

Ankara, bugün senden gidiyorum. Elveda!

ANKARA-KARTPOSTAL-DOGAN-KARDES-BASKI__441266_0Ankara, bugün senden gidiyorum. Elveda!

Hatırla, yıllar yıllar önce bir valiz ile çıkıp gelmiştim sana.  Elimde, içinde birkaç gömlek, birkaç pantolon, bir kareli ceket, bir kadife mont, çamaşır- çorap, bilemedin bir iki kitap olan renksiz bir bavul ile.  Bildin mi, güne yeni başlayan o sonbahar gününün yalnız sabahını?

Okumak için yollarına düşüp geldiğim Ankara;

Öğrencilik hayatımın kahırlı günlerinde hem de iş- güç aradığım, bulduğunda çalıştığım, soğuğuna çaresiz kaldığım, çamuruna lanet okuduğum Ankara;

Bana sonrasında kocaman bir diploma, devlet kapısında da bir iş,  öğünüme bir ekmek veren Ankara.

Yıllarımı, yaşlarımı,  verdiklerine diyet olarak geri alan Ankara;

Bir valiz ile gelmişken,   bugün her türlü ihtiyacıma sahip kılan Ankara;

Bulvarlarını, meydanlarını, sokaklarını,  pasajlarını, insanlarını, okullarını, kızlarını sevdiğim Ankara;

Gençlik Parkını nikâhıma, hastanelerini çocuklarımın doğumuna şahit kılan Ankara;

Yalnız gelmişken, hayat arkadaşımla buluşturan, çocuklarıma kavuşturup yaşantıma renk katan Ankara;

Çocuklarımın büyümelerinde ve okumalarında, kreşlerini, kaldırımlarını, parklarını,   bahçelerini, spor tesislerini, dershanelerini ve okullarını tahsis eden Ankara;

Beni kentli yapan Ankara;  kentine beni katan Ankara;

Konu-komşu kıymeti bildiren, hısım-akraba saydıran, arkadaş edindiren, dostluklar büyüten Ankara;

Çoğunu Allah’a havale ettiğim kalleşlerine,  zaman zaman hazırlıksız yakalandığım Ankara;

Kimi derneklerinde, kulüplerinde, vakıflarında üyelik, yöneticilik ve başkanlık yaptığım Ankara;

Lokallerinde, restoranlarında, otellerinde yüzlerce kez akşam yemeklerine ev sahipliği yaptığım Ankara;

Duvarlarında, salonlarında, kültür merkezlerinde, galerilerinde ismim, resmim, yazım,  imzam olan Ankara;

Adına onlarca fotoğraf, yüzlerce kartpostal, binlerce kitap biriktirdiğim Ankara;

Beraber yaşanmışlıklarına öyküler, şiirler yazdığım Ankara;

Birçok sohbetin başında “ Ankaralı Koleksiyoner ” diye tanıtılmaktan,tanıştırılmaktan hep gurur duyduğum Ankara;

Meydanlarındaki, sokaklarındaki heykellerinde, anıtlarında küçük de olsa bir işaretim,   onlarla ilgili sergilerinde bir küçük eserim olan Ankara;

Sokaklarındaki çöplerine yandığım, kırlarına ağaçlar diktiğim Ankara;

Yokuşlarında yorulduğum, yollarında koşturduğum, parklarında soluklandığım Ankara;

Kabirlerine yüzlerce canımı gömdüğüm, onları sana emanet bıraktığım Ankara;

Cebeci’sinde, Maltepe’sinde, Gazi Mahallesi’nde,   Etlik’inde, Aşağı Ayrancı’sında, yani  dört bir yönündeki  adreslerinde ikamet ettiğim Ankara;

HC HALDUNMektuplarımın yolunu uzun yıllar Posta Kutusu, ( PK) 60: ULUS adresinde beni bekleten Ankara;

Ankara, az değil  sana tam 40 yılımı vermişim. Kırk yıllık bir ömür, kırk yıllık gönül sermişim. “Gençliğim!” demişim.Çocuktum, adam olmuşum.

Kentin her noktasında bir dostu,  her evinde  “ bir bahtı karası” olduğuna inandığım Ankara;

Güzel Ankara; bu gün gidiyorum, elveda!  Biliyorsun, bunca yıl içinde sana çok  kereler geldim, senden çok  defalar gittim. Bayramlarda, yaz tatillerinde yoktum ama,  sonrasında okula, işe , eve  diyerek sana hemen  döndüm. Koşarak geldim. Bu kez öyle değil Ankara!

 

Ankara;  büyük aşkların önünde durulmaz, biliyorsun. Sen çağırmıştın geldim; işte şimdi de vurulduğum bir başka kente düşüyor yolum.

Beni, İzmir çağırıyor.

İzmir’e gidiyorum. Sana veda ediyorum. Bir sonbahar günü gelmiştim, işte şimdi bir Nisan günü gidiyorum Ankara!

Ardımda kalanlara selam olsun Ankara! Sana selam olsun Ankara!

Tahsisat-ı Mestureyi  ( Örtülü Ödenek) tetkik etmek, kontrol etmek hakkımızdır!

 

Edirne Mebusu mehmet şeref beyCumhuriyetin “ilk” bütçe görüşmelerine, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilan edilmesinden kısa bir süre sonra 1924 yılı Şubat Ayı başlarına doğru başlanmıştır. Henüz Cumhuriyet ilan edileli 4 ay bile olmamıştır. Cumhuriyet ilanının coşkusu sürmektedir ama Hilâfet de kaldırılmamıştır. Siyasal rejim sorunu bakımından çok önemli bazı konular,bu bütçe görüşmeleri esnasında uzun uzadıya tartışılmıştır. Cumhuriyeti ilan etmenin gururunu herkes taşımaktadır, coşku sürmektedir ancak, yeni devletin siyasal, ekonomik, kültürel ve diplomatik alanlarda başarılı olup olmayacağı konusu, kimi milletvekillerini az da olsa kaygılandırmaktadır.

Bütçe müzakerelerinde üzerinde önemle durulan konulardan biri Hilâfetin varlığı ve bu kurum için bütçeden gider yapılmasının doğru olup olmadığıydı. Bütçe görüşmelerinin sonuna doğru, bütçe henüz yasalaşmadan önce, 3 Mart 1924 tarihinde Hilâfet kaldırıldı. Görüldüğü üzere, 1924 yılı bütçesi, Cumhuriyetin ilan edilmesi ve Hilâfetin kaldırılması gibi siyasal rejim bakımından çok önemli iki gelişmenin bütün sıcaklığı ile yaşandığı bir dönemde/ortamda gerçekleştirilmiştir.

1924 yılı bütçe görüşmeleri esnasında, tartışılan diğer  konuların başında, hangi kamu idaresine ( vergi, tapu, posta ve telgraf, güvenlik,  jandarma hizmetleri, dışişleri, matbuat ve istihbarat, toplum sağlığı, darüleytam, adliye, eğitim, bayındırlık, demiryolları, iktisat, mili savunma, mübadele, imar ve iskân gibi) ne miktarda ödenek ayrıldığı ve bu ödeneklerin yeterli olup olmadığı hususları gelmekteydi.

Misak-ı milli osmanlı mebusanAma bulunduğu her mecliste ve ortamda arkadaşları tarafından, cesur, atak, pervasız ve bu yapısı nedeniyle de “ deli” olarak nitelenen Edirne Mebusu M. Şeref Bey( M. Şeref Aykut), kendisi dışında kimsenin söz etmediği bir başka konuda konuşmak ister:

“Tahsisat-ı Mesture ( örtülü Ödenek) meselesi gerek İstanbul Mebusan Meclisinde ve gerek burada aramızda pek çok kılükal’i  ( dedikodu) mucip olmuştur. Fakat yalnız bizim memleketimizde böyle değildir, bu her yerde böyledir. Ve bütçenin bir zaruretidir. Maliye Vekili hesab-ı kat’iyi ( kesin hesap)   Meclise arz etmek üzere gelir, “Evet bana verdiğiniz bütçeyi şu surette sarf ettim”der. İşte Tahsisat-ı Mesture de bu meyanda dâhildir. Milletin bütçesine ithal edilmiş(dâhil edilmiş, katılmış) ve sarfı (harcanması), kanun mucibince vekillere havale olunmuş meteliğin de nereye sarf edildiğini bilmeliyiz. Bunu bilmek milletvekillerinin esas vazifesidir.

Tahsisat-ı Mesture kontrol edilmez sözü, katiyen kabili kabul değildir. Kabri pür olsun, Recep Paşa merhumun dediği gibi, “Memleketimizin bütün idari şubeleri için, bir yere on para verdiğinizde, yirmi para daha verip bir müfettiş tayin etmelisiniz. Verdiğiniz müfettiş parası boşa gitmez” yine siz kazanırsınız.

Binaenaleyh Tahsisat-ı Mesture kontrol edilmelidir. Ve bu muhakkaktır.  Maliye Vekilinin buyurduğu gibi 60, 70 milyonluk bir bütçe yapan ve bugün hain ve namussuz bir düşmanı sinesinden koğmak için kıyam etmiş olan bu millet, iki yüz liradan ibaret olan Tahsisat-ı Mestureyi çok görmemelidir. Yeter ki bu para tam yerinde sarf edilsin. Çünkü bu paranın sarf edileceği noktaların en birincisi memleketin inkılâp hayatına taalluk eden( ait olan) kaynaklardan alınacak istihbarata aittir.

Bazı yerler vardır ki, oradan evrak-ı müsbite  (konunun doğruluğunu ispat edici belgeler) diye bir şey istenemez, alınamaz. Bu malumdur. Bunu( örtülü ödeneği)  idare eden adamın iffet ve hamiyetine ve namusuna bırakmak lazımdır. Onun için Tahsisat-ı Mestureyi de tetkik etmek, kontrol etmek hakkımızdır.”

Doğrusu hitabet gücü yüksek ve diğer mebuslarca da pek beklenmedik bu çıkış ve eleştiriler, Edirne Mebusu Şeref Beyin mizacının eseriydi.

Son Osmanlı Mebussan Meclisinde de Edirne Mebusu olarak bulunan Şeref Bey, Osmanlı Meclisi Mebusanının içinde Milli Mücadeleye taraftar milletvekillerinin toplandığı Felah-ı Vatan Grubu’nun içinde yer alıyordu.

misak_i_milli_ Erzurum (23 Temmuz 1919) ve Sivas (4 Eylül 1919) Kongrelerinde görüşülen Mîsâk-i Millî metni, Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ındaki, Millî Mücadele’ye taraftar milletvekillerinin toplandığı “Felâh-i Vatan Grubu”nun 22 Ocak 1920 günkü gizli celsesinde oy birliğiyle kabul edilmişti.

Kabul edilen “Ahd-i Millî/Millî Misâk”in bütün parlamentolara ve basına bildirilmesi görevi de Edirne Mebusu Şeref Bey’e verilmişti.

Meclis’in 17 Şubat 1920 günkü toplantısında Şeref Bey yine hitabetini konuşturmuş, cesur, pervasız mizacını dile getirmiştir.

(sadeleştirilmiş şekliyle şu konuşmayı yapmıştır:

Şeref Bey2“-Muhterem arkadaşlarım, millet bizi buraya gönderirken omuzlarımıza mühim bir hizmet yükledi. Altı yüz yıldır adaletin keskin kılıcına dayanarak ayakta duran bu devletin tarihi, dini ve bütün haklarıyla müdafaasını bizden istedi. Hepimiz de kabullendik ve öylece buraya geldik. Buraya geldiğimiz günden beri de gönüllerimizde ve kafalarımızda bir düşünce belirdi. Bir arkadaşımız bütün yüreklerden kopup gelen barış sesini bir noktada topladı ve bütün vicdanlar bu noktada birleşti.

Ortaya, ölümümüze kadar sürecek olan bir “Ahd-i Millî” çıktı. Bu, öyle bir millî anddır ki, Meclisimiz bunu kat’i bir kararla bundan sonraki tarihimize kaydederken, geçmişin güçlü ve parlak günleri kadar gelecekte de, milletimiz için umduğumuz ve devletimiz için beklediğimiz en parlak günleri hazırlamış olacağız. Okuyacağım “Ahd-i Millî”nin, insanları çiğnemek ve esir yaşatmak istemediklerini ilân etmiş olan Avrupa’nın bütün medenî devletlerine duyurulmasını teklif ediyorum. (Bravo sesleri ve alkışlar.)

Milletin oyu ile buraya gelen, devletin ve milletin namusunu ve dinini müdafaa ve muhafazada birleşen arkadaşlarımın bu “Ahd-i Millî”yi kabul suretiyle gösterdikleri iman ve karardan Allah da razı olacak ve bizleri başarıya ulaştıracaktır. (Sürekli alkışlar)”

Anadolu toprağını kirleten düşmana karşı büyük bir darbe olan Misak-ı Milli’yi, bu heyecan ve şevkle anlatmak başka kimse nasip olmuştur ki?

O’nu yine bir hitabet anında görmekteyiz. Edirne’nin Kurtuluş Günü olan 24 Kasım 1922’de Selimiye Camii önünde halka bir konuşma yaptığı konuşmada, Edirne’nin kurtuluşunda Anadolu’da yürütülen Milli Mücadelenin katkısına ve önemine değinmişti. Bu mücadelenin zaferle sonuçlanmasında Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Ordusunun ve TBMM’nin rolünü anlatmış, “ Ey Trakya’nın şerefli ve mazlum evlatları  “ Artık elemli günler bitti. Trakya’nın göğsünden aramızdan alınan kardeşlerim de yakın zamanda burada olacaklardır.” ( Edirne’den sürgüne gönderilen vatanseverlere vurgu yapılmıştır)  diyerek konuşmasını tamamlamıştır.

Ülkemiz milli mücadelesindeki büyük katkıları yanı sıra örtülü ödenek hakkında cesur, cüretkâr ve vatansever kimlikli ilk konuşmayı yapan, ilk eleştiriyi getiren, ilk önerileri sunan kişi olan Edirne Mebusu Şeref Bey, 1874 yılında Edirne’de doğmuştur.

İstanbul  (Mekteb-i Hukuk-i Şahane) Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve Edirne’de avukat olarak görev yapmıştır.

İkinci Abdülhamit döneminde, devrimci düşüncelerinden dolayı sürgüne gönderilmiştir. Edirne’de 1908- 1914 yılları arasında “ Yeni Edirne”, daha sonra da “ Trakya Gazetesi”ni çıkarmıştır.  Trakya Paşaeli Cemiyetinin kuruluşuna öncülük etmiş, bu cemiyetin tüzüğünü kendisi hazırlamıştır.

Şeref BeySon Osmanlı Meclisi Mebusan’ında Edirne mebusu seçilmiştir. İstanbul’un işgalinden sonra, Misak-ı Milli’yi kamuyona açıkladığı için, İngilizlerce Malta’ya sürgün edilmiştir. Serbest kalınca Anadolu’ya geçip, ilk TBMM’ye katılmıştır. Çocuk Esirgeme Kurumunun kurucuları arasındadır.

Heykeltıraş İlhan Koman’ın dedesidir.

İstanbul’da 1939 yılında vefat etmiştir.

Doğrusu insan, Anadolulunun “ deli” diye adlandırdıklarını özlemeden edemiyor!

 

 

 

 

 

 

 

Tunalı Hilmi Bey’in ” Türkçe Kanunu” Önerisi

tunalı hilmiHenüz Cumhuriyet kurulmamış, ilanına da yaklaşık 2 ay gibi bir süre daha var. Tarihlerden 1 Eylül 1923, Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, sahibi olduğu hitabet sanatının en nadide örneklerini sergileyerek meclis kürsüsünde konuşuyor:

“Ben kendim bile as­kerlikte okuyup yazmak öğrenmiş bir babanın dizinde ilk mektebi Türkçe ile geçiştirerek İda­diye geçtikten ve sınıfları atlamaya başladık­tan sonra kalemimin züppeleşmeye başladığını gördüm. Benim o ana diliyle başladığım Türk kalemim büsbütün başka oldu. Melez oldu, uydurma oldu, saçmacı oldu, fakat bir zaman geldi milleti uyandırmak icabetti. Milleti uyan­dırmak için icabeden aşk ve sevda ruhumu tu­tuşturdu ve beni ana dilime doğru götürdü. Her şey aslına döner, akıbet bu döndüm arkadaş­lar! Gördüm ki lisanımızda Arapça, Acemce kaideler yabancıdır, fazladır, Türkçe değildir­ler. Yine arz ediyorum üç, beş sene bocaladım, çabaladım. Gâh ana dilimle yazdım? Gâh âle­me iyi görünmek, şatafatlı görünmek için si­zin bugünkü kalemlerinizden daha iyi yazdım. Arkadaşlar! (Handeler) Lâkin gün geldi dedim ki bundan böyle yazmayacağım. Yemin ettim. Bir yiğidin sözü özü gibi olmalıdır. O gün bu­gün yirmi seneyi geçiyor, kalemim Arapça ve Acemceyi kullanmıyor.

Arkadaşlar! Maalesef muhitin tesiratından(etkisinden) yine ‘kurtulamıyorum. Ne yapayım, sizler gibi, şunun bunun, gibi kibarca konuşmaya mecbu­rum. Ne yapayım sizler gibi uydurma saçma dille konuşmaya mecburum. Arkadaşlar! Bu mukaddimecikten sonra istirham ederim, beni ke­mali sükûnetle istima’(dinleme) buyurursanız ben de size gayet kısa söylemeyi vâdediyorum.”

Tunalı Hilmi Bey, ana diline hayranlığını ve bu dili hem günlük hayatta, hem de yazı hayatında özenle kullanma özlemini bu cümleler ile dile getirirken, aslında Meclis Başkanlığına verdiği kanun teklifinin gerekçelerini de tek tek açıklıyordu.

Ama nafile! Çünkü 23 Ağustos 1923 yılında verdiği teklif, Lahiya(Kanun taslağı) Encümeni tarafından değişik gerekçelerle reddedilmiştir.

Tunalı Hilmi Bey tarafından, 23 Ağustos 1339 (1923) tarihinde Meclis Başkanlığına verilen ve “ Türkçe Kanunu” unvanına haiz olan kanun teklifi, 10 maddeden oluşmaktadır. Türkçeyi yabancı dil kurallarından ve yabancı sözcüklerden arındırmayı amaçlayan kanun teklifinin ilk dört maddesi, Tunalı Hilmi Beyin dil üzerine önerilerini, diğer maddeleri ise cezai hükümleri içermekteydi.

Bu maddelere göz atacak olur isek;

Birinci Maddede,  Maarif Vekilliğinde, elifba (alfabe), imla(yazım), öz Türkçe kaideleri, sarfı(gramer) , nahvi(sözdizimi), lügati(sözlük) işlerini neticelendirecek en çok on bir kişilik bir “Türkçe Encümeni” bulunması gerektiğini,

İkinci Maddede, Türkçe Encümeninin içinde her bilim şubesi için bir “ Istılah Encümeni”nin teşkil edilmesi, her ıstılah(terim) encümeninin de mevcut ıstılahları hem Türkçeleştirme, hem de bunların halk dilinde olmaları imkânının araştırma ve bulma görevlerini yerine getirmesini,

Üçüncü Maddede, Türkçe Encümeninin kabul ettiği “ Öz Türkçe Kaidelerini” ve elifba, imla karalarını 1924 yılı sonundan önce ilan etmesini,

Dördüncü maddede ise, ilk mekteplerde 1926 yılından, orta mekteplerde 1928 yılından ve yüksek mekteplerle, herhangi derecedeki ilim müesseselerinde de 1931 yılından sonra, yalnız Türkçe kaideli metinlerin ve ıstılahları bulunan kitapların kullanabileceğini,  ifade etmektedir.

Diğer maddeler belirttiğimiz gibi cezai hükümleri belirtmekte, kanunun kabulünden sonra geçen 7 yılın sonunda ( tarif edilen aslında 1931 yılıdır) hem gazetelerin, hem kitapların, hem de öğretmenlerin Türkçe olmayan kelimeler kullanması dâhilinde, hükümetçe belirlenecek maddi para cezalarıyla cezalandırılması istenmektedir.

Teklifin sonuncu ve onuncu maddesi de şöyle demektedir: “Türkiye Büyük Millet Meclisinin her kanunu,  her kararı, bu kanunun kabulüyle birlikte  hiç olmazsa terkipçe Türk Dil Kaideleriyle yazılı olur.”

Özünde Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde “ Türkçe Dil Komisyonu”nun kurulmasını, bu sayede terimlerin Türkçeleştirilmesini, okul kitaplarının ve resmi yazıların öz Türkçe kurallara göre yazılmasını, gazete ve dergilerin de bu kurallara uyması gerektiğini öngören teklif,  Meclis Lahiya Encümenince,  (muhtemelen de  içerdiği cezai hükümleri yüzünden) uygun görülmeyince, Tunalı Hilmi Bey söylevine devam eder:

“Arkadaşlar! Eğer bir millet isek bizim de bir dilimiz olacaktır, eğer bir millet isek bizim de halk ile doğrudan doğruya anlaşacak bir dilimiz, halka hislerimizi, halka duygularımızı isal edecek bir vasıtamız olacaktır. Her hangi gazeteyi elinize alırsanız alınız, rica ederim onu hangi halk, hangi köylü, hangi esnaf anlar rica ederim, bu dil midir, bu fikir midir, bu yazı mıdır, bu düşünce midir nedir? İstirham ediyorum sizden, bunu yapacak Meclisimiz değilse bunu yapacak bir heyet seçelim, bir gün evvel iş başına getirelim, bu millete dil lâzım, edebiyat lâzım, bediiyat lâzım, tiyatro lâzım, ahlâk lâzım, lâzım, lâzım, bunun hepsi de dil ile yapılacak.

Efendiler şimdiye kadar yaptığımız edebiyattan halka ne duyurabildik, halkın bediî zevkinden neyi yükseltebildik, hangisini yüceltebildik? Meşrutiyet inkılâbının, hatta son inkılâbın – ki halkın ruhundan doğmuştur – bunun bile halkın ruhunda tamamen tecelli etmesi, halkın ruhunda yer etmesi için arkadaşlar; halkın ruhu ile halkın dili ile söylenmesi, halkın dili ile yazılması lâzımdır. Mademki halk hükümetiyiz, mademki halkçıyız, ne yapılmak lâzım geliyorsa erbabı hall-ü akiden( milletvekillerinden) müteşekkil bir encümene, bir derneğe bu işi göndermeli, onlar düşünüp taşınmalı, bize gerek olan dili meydana çıkarmalıdır.

Ben tohumu ekeyim de siz isterseniz reddediniz! Tunalı’nın dünkü fikri kabul edilmiştir. Yarın da edilecektir! “

Dediği gibi edilmiştir de:  Tam da kendisinin öngördüğü gibi 1929 yılında başlatılan “Dil Encümeni” çalışmaları, 1932 yılında Mustafa Kemal’in kurduğu “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” ile sonuçlanmıştır. Bu cemiyetin ilk amacı, Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılarak özüne dönmesini sağlayarak konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak ve sadece eğitimli kesimin değil vatandaşların tamamının, konuştuğu dil ile yazabilmesini ve okuyabilmesini temin etmek. Bunun için de Arapça ve Farsçadan zamanla dilimize yerleşmiş Türkçeye yabancı dil bilgisi kuralları ve yapıların kullanımdan kaldırılarak yerine doğru Türkçelerinin konmasını sağlamaktı.

Bugün dilimizin kuralları içinde yine ona ait terim ve sözcüklerle yazmak ve konuşmak onuru bizimdir. Ya, bu onuru bize yaşatmak için ter döken kahramanlara ne demeli? Tohumu ekenlere ne demeli?

Onlara o kadar çok şey borçluyuz ki!

 

 

İnadına Ankara’da Bahar!

baharANKARA’DA BAHAR*

Yavaş yavaş uyanacak toprak. Sessiz sessiz, sakin sakin. Kimse görüp uyandı demeyecek, diyemeyecek. Adı, “Aaa uyanmış, bak  bu toprak !” olacak.  Toprak harman olacak bellerle, küreklerle, ortalık toprak kokacak.

Sonra yavaş yavaş uyanacak ağaçlar, dallar, çiçekler, sessiz, sakin uyanacak. Kimse güller açıyor bak demeyecek, diyemeyecek. Bir sabah kalktığında “ Aaa açmış bu güller, bak!” olacak adı, ortalık gül kokacak, bahar kokacak.

Ankara hem bahar kokacak, hem toprak kokacak.

Henüz Mart ayında Ankara, bu gün de Nevruz. Henüz ne bahar var, ne de açmış erguvanlar. Ama içine işlemiş artık her şeyin yeni bir bahar. Durası yok, devrilesi yok. Değişesi yok bunun; her bahar gibi erguvanlar saracak balkonları, evleri, bağları, bahçeleri.Erguvan kokacak Ankara. Ankara erguvan olacak.

Bu sene Ankara’da bahar olacak. Her daim baharı yaza, güzü kışa karışan Ankara, bu sene bahar yaşayacak. Kırk yılda bir böyle olur diyor yaşlılar. Kırk yılda bir Ankara’da bahar “deli olur , dolu olur”. Bu yıl böyle olacak.

Bu yıl Ankara’da bahar olacak. Ankara erguvan kokacak. Bir şairimizin dediği gibi; “erguvan şehirlerimizin ufkunda her bahar bir rüya gibi sarhoş ve renkli doğar. Dünyanın tekrar değiştiğini, tabiatın ağır uykudan uyandığını haber vermek ister gibi zengin, cümbüşlü israfiyle her tarafı donatır, bahar şarkısını söyler”.

Bahar şarkıları dolacak, Ankara’da. Erguvan coşacak, erguvan taşacak.

Kızılay bahar renklerine bürünecek önce. Meydanlar renklerini alacak aylar sonra. Parklar dolacak. Siyah renge bir son verecek Ankaralı kızlar, pembelere bürünecek. Sarılara sarınacak. Yeşil, kırmızı, ebru olacak. Saçlar uçuşacak baharın hafiften esen yeliyle.Eller tutuşacak, sesler, müzikler artacak.

Ankara bahar olacak. Çocuklar dolduracak sokakları, bir lastik topun ardından koşturmacalar başlayacak. Simitçiler daha sık uğrayacak sokaklara, onlara çiçekçilerin sesleri karışacak. Balkonlar açılacak aylar sonra, evlere hava dolacak.Hayat dolacak.

Evlere, arabalara hapsolmuş şarkılar, açılan camlardan seslerini haykıracak. Bahar kızları saracak radyolardan , teyplerden. Yeni şarkılar karşılayacak, çarşılardan.

Bir toz kalkacak akşam üstleri Çankaya sırtlarından, insanların gözlerini vuracak.Yakacak, kamaştıracak.

Kızılay dolacak, akın akın akacak insanlar, birbirlerinin izlerine basacak. Bir çay kokusu peydah olacak sokak aralarından,  isimleri şimdilerde “cafe” olan kahvehaneleri, simitçileri insanlar dolduracak. Aylardır sırtlardaki çantalara girmiş kitap ve defterler, şimdilerde eller üstünde taşınacak, o “cafe” lerin masalarının üstüne önce onlar bırakılacak. Üstleri karalanacak gelişi güzel, adları yazılacak. Renkli kalemler tutacak eller, karalayacak karalayacak.

Sokakları işportacılar saracak bin bir renkleriyle. Gürültü ve sesleriyle. Bağırıp duracaklar akşama kadar, çağırıp duracaklar. “Küçüklere, büyüklere, hanımteyze, beylere” uyduracaklar her şeyi. Ardı arkası gelmeyecek bağırışların ve hanımların kalabalıklığı örtecek her şeyi.

Şehir hafta sonları kırlara , bayırlara taşınacak.Ağaç altları tutulacak bir bir.  Güneşten bir kaçılacak, bir aranacak. Mangal kokuları saracak her tarafı, üst baş her yanı  saracak. Küçük koşturmacalar yapılacak spor adına, sonra mangal başına geri dönülecek. Tıka basa yenilecek. Sonra erken kalkılacak oradan, eve erken varılacak.

Bahar devam edecek bütün bir hafta, bütün bir mevsim.Gece-gündüz. Evde, okulda, işte, sokakta. Zaman zaman hafif üşünecek. Önce liseli kızlar üşüyecek Ankara’nın bahar akşamlarında. Beyaz gömlekler yetmeyecek onlara. Kısa kollar, etekler üşütecek. Ama, üşünmeden bahar olmayacak ki?

Sonra polenler uçuşacak nazlı nazlı. Yere düşenleri toplaşacak kaldırım kenarlarında. Küçükler bunları kovalayıp, tekmeleyecek. Onlar uçuşmalarına yeniden başlayacaklar. Bu kez yere daha kolay düşecekler. Sonra bir bahar yağmurunun peşine takılıp, akıp gidecekler. O bahar yağmuru erguvanların kokusunu bir kez daha ortaya çıkaracak. Toprağın kokusunu yaratacak. Yağmur baharı ıslatacak. Yağmur, baharı yaşıyanları ıslatacak. Ardından güller ilk sürgünlerini verecek, kırmızı, pembe güller, erguvanların yanını süsleyecek.

Ankarada yağmur baharı yaşatacak. Yeşillikler, yeniden ve bir başka güçle sarılacaklar hayata ve bahara. Güller yapraklarını bir başka açacaklar yağmur sonrası.Kokuları yağmurda kalacak. Ankara yağmur olacak ikindi sonraları. Bu yağmurlar, Ankaralıyı ıslatacak. Daha çok da her zamanki gibi , memuru ıslatacak. İşte ondandır, Kırk İkindi Yağmurlarının adının, “ 657 Islatan” olarak anılması, Ankara’da.  657’liler boy boy ıslanacak.

En çok, kitapçılara, kahvelere sığınılacak, vitrinler gezilecek  sıra sıra, sinemalar bahar müşterisi toplayacak. Gençler, Ankaralı gençler, yağmurda yürüyecekler el ele. Islanmayacaklar. Baharda olmanın keyfidir diyecekler, yağan yağmur suyunun şifasına bürünecekler.

Ulus, Kavaklıdere, Cebeci,Emek el ele verecek,   baharı birlikte sürecek. Öğrenci taşacak her taraf, okulu adres gösteren insanlar dolacak. Sonra memurlar katılacak bu kalabalığa, sonra iyice akşam olacak. Ankara, önce akşam sefalarına, sonra içimize işlemiş bir erguvan kokusuna teslim olacak.

Her baharda olduğu gibi, Ankara, “kara”lığını atacak, bahar olacak.

“Ankara baharda erguvan bakacak,

Bahar, biraz el, biraz sevda kokacak”

Haydi Ankara!

 

*Not: Bu yazı önceki yazılarım arasında yer almaktadır. Lakin, bahara, ve bahar havasına olan özlemimiz, küçük düzeltmelerle yeniden yayınlamamızıbahar kapak gerektirdi.