İzmirde’ki ilk serginin, son günü

websayfa3Bu gün İzmir’deki sergimin son günüydü.

14 Mart Tıp Bayramı kapsamındaki Sağlık Tarihi Sergisi içinde yer alan, Memleket Hastaneleri Fotoğraf Sergimizi topladık.

İlk günkü yerleştirmede de yanımda ve yardımımda olan Prof. Dr. Yücel Tanyeri Hocam, bu gün de yine yanımda ve yardımımdaydı. Ona çok şey borçluyum.

Basmane Garında 15 gün kalan sergimin, izleyicilerinin ve ilgililerinin çok olduğu bilgisi, en büyük sevincimizdi. Tabii dostları ve arkadaşları görmek de.

Diğer sevincimiz ise sergimin en küçük izleyicisinin, uğur meleğimiz Lara’nın olmasıydı.

Ha, bir de dev boyutlardaki sergi afişi önünde poz vermek var!

Her şey bir yana, bir ilk gerçekleşti. Artık devamı da gelir.

websayfa2

websayfa4

Sağlık Tarihi Sergisi Üzerine

Ayşe -Kilimcivagon-afis_wb
aysekilimci@hotmail.com

 Aman Doktor, KİNE’e İlaç

 

Yazımı yazdığım 14 Mart ,Tıp Bayramı, bildiğimiz üzre.

Dünyanın yanıp tüttüğü bu zor zamanda doktorların, sağlık çalışanlarının bayram edebildiğini hiç sanmıyorum.

Ömrümüzde iz bırakan doktorlarımız olmuştur, hepimizin.

 

Niyeyse ilk hatırladıklarım İbn-i Sina, Lokman Hekim, Galenos, Hipokrat…Bunda annemin öğretmen hemşire olmasının, İzmir Sağlık Kolejinin kardeş okulunun elbet Tıbbiye olmasının etkisi var.Gündelik hayatımıza bu adların vurduğu mührün de öyle. Lokman’ın çare bulamadığı tek derdin kötü komşu olduğunu söyler dururuz, artık doktor bey kötü komşuya düştüğü için mi, kötü komşuya düşen mahallenin içi yandığı için mi dolanır durur bu söz, bilemem?

 

Türkan Saylan sonra…Dünya değiştirdikten sonra bile iyi eden, çare olan…

 

Derken, akla en edebi ve kadersiz doktor düşüyor, bakkal çıraklığından yetişmiş yakışıklı hekim Çehov. ‘Tıp nikahlım, edebiyat metresim’ dediği rivayet edilir hani, hangisinden sıkılırsa geceyi diğeriyle geçirirmiş. Garibim, aslında nikahlısıyla bile biraraya  gelememiş, uzun  zaman, ölümün eşiğinde kavuşmuşlar handiyse.

 

Şu günler kabulünü kutladığımız İstiklal Marşı’mızın şairi Mehmed Akif de hekim, veteriner hekim, biliyorsunuz…

 

Schiller şair , oyun yazarı, feylesof, tarihçi olmakla yetinmemiş bir de hekim olmuş, Allah verdikçe vermiş, o da insanlara verdikçe vermiş.Beethoven ünlü 9.Senfonisinin son bölümünde, onun ‘Neş’eye Övgü’ şiirini bestelemiş, malumunuz. Rabelais ve Sir Doyle de doktor.

 

Dr.M.Hacıhasanoğlu’nun Fotoğraf öyküsü hala içimi sızlatır. Dr.Fikret Kızılok’un şarkıları hala gönlümü diriltir. Orhan Asena’yı siz şair bilirsiniz, hem oyun yazarıdır oysa, şairliği yanısıra, hem doktor, çocuk doktoru.

 

Eskiden yoksuldan para almayan doktor amcalarımız vardı, İzmir’in Eyüp Sabri’si, Tarsus’un Hüsnü Erdem’i, her ufak beldenin gönlü geniş bir hekimi…Hüsnü amca tanıtım doz ilaçları da yoksul hastalarına dağıtırdı, alamayana ilaç parasını cebinden verirdi, çifte evlad acısı tattı, iyiliğin bedeli miydi bu, yoksa genlerimizde kayıtlı, kader denen marifetin mi?

 

Karşıyaka’nın Suphi Sarıgöllü’sü vardı, çarşı içinde muayenehanesi, hastasına şıp diye yetiştiği bir de bisikleti .Kardeşim iki, ben dokuz yaşımdayken, ateşlenince, koşturup gitmiştim, korkumu anlamış, o yaşımda beni ciddiye alıp, bisikletine atlamıştı, beni de arka seleye oturtup, çantası didona asılı, bizim eve gitmiştik.Sonra anneme telefon açıp usturupluca anlatmış. Şehirler küçük, kalpler geniş diye miydi bu sorgusuz sualsiz şefkat, şimdi yitip giden neydi?

 

12 Eylül öncesi AST İzmir turnesindeyken, Ana oyunu başrol oyuncusu Meral Niron’u akut apandist kriziyle memleket hastanesine götürdüğümüzde, sigortasız ve parasızdık, cerrah Amran Sanul bu iki meretten sözetmeden yatırdı hastayı, yaptı ameliyatı, misler gibi taburcu etti.Bilen bilir, o yıllar öyle kolay değildi bu işler, dönem SSK hastanelerinde birkaç gün nöbet tutup ilaç alınabilen, yahut alınamayan dönemdi. Sanatçı doktor değildi Amran amcamız, ama, sanata saygılıydı, büyük yazarları tartışırdı biz gençlerle, ama, hastalarının tümünü çok severdi, göstermeden, söylemeden…

 

Şimdi işler doktorun meslek becerisi, iyiliği, merhameti kadar, sistemin oturmasıyla daha iyi yürüyor, daha da iyi olacak…Şehir Hastaneleri kinsiz,  yapıcı, dosdoğru değerlendirilmeli, tıp meslek örgütlerinin bazı  konulardaki görüşü ve ortaya karışık yorumları da öyle.

 

Müeyyet Boratav, Sevim Belli, Kıvılcımlı, Üstün Korugan,Abdullah Cevdet, Ceyhun Atuf Kansu, Hüsrev Hatemi, Dr.Alaaddin Yavaşça, Nevzat Atlığ,  Selahaddin İçli, Prof. Dr.Nuran Hariri, Prof.Dr.Süheyl Ünver, minyatür, tezhip sanatçısı ve hattat, hekimliği yanısıra…İlk anda akla düşenler. Ahmet Rasim Küçükusta, Adnan Çoban…Hem hekim ve sanatçının esaslısı olabilen bu ve benzeri adlara insanlık olsa olsa şapka çıkarır.

 

Eski pratisyen, ama, gönül uzmanı doktorlar bedelsiz hasta bakardı, günümüzde doktorlarımız kendi hastaları yanında, dünyanın çaresizlerine de çare oluyor.Bugünkü gazetelerde üroloji uzmanı Dr.Serhat Onur , gönüllüler organizasyonu sağlık komisyon başkanı, Üsküdar Devlet’te çalışıyor, ama, asıl uzmanlık alanı Afrika imiş…23 Kez gitmiş kara kıtaya ve 1.150 ameliyat yapmış. Kendi sözümüzü düzeltelim o halde, şimdide yitip giden yok, eksilen bir yana, çoğalan var üstelik, bilinçte, merhamette, çaresizleri kucaklamakta, derman olmakta bir artış.Gene de gönül ummadan edemiyor, bir esaslı reçete, hoş artık reçeteler de biçim değiştirdi, bir pulun üstüne harflerle yazılıyor, şifreli yani…İnsan , ancak eczacının okuyabildiği o hiyeroglif karakterli doktor yazısını bile özlermiş demek…

 

Bir esaslı reçete, ey tabibler, dünyamızın siyasi delilerinin aklını başına getirecek…

 

Memleketin kendinden tayin namus bekçilerine, kindarlarına, sevgisizlik şöyle dursun, diliyle zehirleyen, edepsizliğiyle, kötücüllüğüyle, beyinsizliğiyle âleme nizâmat verme cür’etindekilere, kökten sürme terbiyesizlerine bir çare, altmış akıl, yetmiş fikir…(Bu sonuncusu bir oya adı, iğneoyasının…)

 

Böylesine ne ilaç, ne operasyon çare madem, o halde bize böylelerine dayanma ilacı yazın…

 

Ya şöyle diyorsa, doktorlarımız: ; ‘ dünya yanıp tüterken, ilkin çocuklar ve kadınlar ziyan zebil olurken savaş yerlerinde, buna dayanmak için olaydı bir çare, ilkin biz alırdık…’

 

Hamiş: İzmir 14 Mart tıp bayramı etkinlikleri Dr.Mert Özbakkaloğlu anısına, tüm hafta boyu esaslı etkinliklerle kutlanıyor.Basmane garındaki  Tabib Vagonu, Haldun Cezayirlioğlu’nun Memleket Hastaneleri fotoğraf sergisi, Tıbbi araç gereç ve Eferemar sergisi, Tarihte hemşire giysileri sergisi ve Halk Konferanslarıyla…Emek edenler yaşasın…

 

 

Memleket Hastaneleri Fotoğraf Sergisi, İzmir’de!

sergi2Nihayet İzmir’de ilk sergimle buluştuk.

İzmir Tabip Odasının düzenlediği Sağlık Tarihi Sergisine , Memleket Hastaneleri temalı fotoğraf sergimle iştirak ederek, İzmir’e merhaba dedim.

Yıllarca görmediğim eşimi, dostumu, öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı gördüm bu vesileyle.

Ben onlara eski, siyah-beyaz fotoğraflar gösterebilirken, onlar bana güzel yüzlerini, tatlı dillerini sundular.

Var olsunlar!

Bu şevkle, bu heyecanla ne çok sergi açılır bu güzel İzmir’de. Ne çok iş yapılır!

sergi3sergi5 sergi4

Birgün Gazetesiyle Söyleşi- Köy Enstitülerinden Memleket Hastanelerine: Aydınlanma ışığının peşinde…

page0016

 

BİRGÜN GAZETESİ 9 Mart 2018
Cezayirlioğlu: Köy enstitüleri ve memleket hastanelerinde kurumsal ifadesini bulan kamusal hizmet üretme anlayışını, günümüz koşullarında yeniden üretip uygulayabilirsek eğitim ve sağlıkta devasa boyutlara ulaşan sorunlarımızı çözebiliriz

EDİTÖRLER: MURAT GÜLTEKİN – ONUR KILIÇ

Haldun Cezayirlioğlu, Öğretmen Okulu öğrencisi iken “Köy Enstitülü” öğretmeni Turhan Uysal’ın açtığı pencereden dünyaya baktı ve 45 yıldır o pencereden üzerine düşen aydınlanma ışığının peşinde koşuyor.

Köy Enstitüleri ile ilgili, sayısını bilmediği, sihri bozulacağından bilmek de istemediği, kitap ve efemerayı (Resmi evraklar, kimlikler, diplomalar, sicil defterleri, fotoğraflar, davetiyeler vb.) büyük emek ve sabırla bir araya getirdi, aydınlanmanın bir diğer kurumsal ifadesi “Memleket Hastaneleri” için çalışıp didindi, toplayıp toparladı ve bütün birikimini sergileriyle, yazılarıyla kamuoyuyla paylaştı.

Cezayirlioğlu ile, 14 Mart Tıp Bayramı kapsamında, 14-28 Mart 2018’de Basmane Garı’nda gerçekleştirilecek “Sağlık Tarihi Sergisi”nde yer alacak Memleket Hastaneleri Fotoğraf Sergisi’nden yola çıkarak sağlık ve eğitimde aydınlanma birikimimizi konuştuk.

»Eğitim ve sağlıkta kamusal hizmet üretiminde önemli birer deneyim olan Köy Enstitüleri ve Memleket Hastaneleri üzerine çalışıyor, ulaştığınız bilgi, belge, fotoğraf vd. yazılarınızla, sergilerinizle kamuoyu ile paylaşıyorsunuz. Önce Köy Enstitülerinden başlayalım isterseniz. Enstitüler ne zaman, nasıl ilgi alanınıza girdi?

1957 Manisa-Demirci doğumluyum. İlkokulun ardından kasabamızdaki öğretmen okuluna başladım 7 yıl yatılı okudum. Öğretmen okulları, köy enstitülerinin kapatılmasından sonra öğretmen yetiştirmek üzere yapılandırılmış kurumlardı. Köy Enstitüleri, o kadar etkili olmuş ki, felsefesi, anlayışı yok edilmeye çalışıldı ise de belli izleri, etkileri vardı. Yatılılık. Üretim ile bütünleşen eğitim-öğretim, bağ-bahçe, hayvancılık vb. Örneğin, domates yetiştirdik. Fidesini diktik, suladık, baktık, büyüttük, topladık; sıktık; domates suyu, salça yaptık.

Köy Enstitüsü felsefesi ile asıl tanışmam ise 1973-74 döneminde eğitim bilimi öğretmenimiz Turhan Uysal’ın gelişi ile oldu. Çok ama çok farklı, etkileyici bir insandı. Öğretmenliğiyle, derslerde ve ders dışı zamanlarda bizimle kurduğu iletişimle, nezaketiyle, giyimiyle-kuşamıyla, her şeyiyle… “Niye farklı?” diye düşünür; araştırırken Aksu Köy Enstitüsü mezunu olduğunu öğrendik. Köy Enstitüleri böylece ilgi alanımıza girdi.

Branş derslerinde bitirme ödevleri vardı. Turhan Öğretmenimin eğitim bilimleri ödevi için ona duyduğum sevgi ve saygıdan dolayı Köy Enstitüleri’ni seçtim. Okul kütüphanesinde konu ile ilgili hiçbir şey yoktu. Hatta öğretmenim “Yeterince kaynak yok zorlanırsın.” diyerek vazgeçirmeye çalıştı. Demirci’de küçücük bir kitapçı vardı. Mehmet Başaran’ın, Varlık Yayınları’ndan çıkan Tonguç Yolu’nu aldım. Bu kitaptan yola çıkarak Köy Enstitüleri’ni anlatmaya çalıştım. (Ne yazık ki o ödevi saklayıp bu günlere taşıyamadım.) Bu ödevle kazandığım duyarlılıkla yazdığım “Köyde Ağlayan Var” adlı şiirimle, girdiğim yarışmada birinci oldum, adım şaire çıktı.

»Sonrasında nasıl gelişti?

1975 yılında öğretmen okulundan mezun oldum. O yıl ilk defa öğretmen okullarına tanınan hakla üniversite sınavlarına girdim; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nu kazandım. 1979’da bitirip çalışmaya başladım. Üniversite ve meslek hayatım boyunca Köy Enstitüleri’ne ilgim sürdü. Yıllar içinde edindiğim bilgiler, kurduğum dostluklar yeni ufuklar açtı; kitabın yanı sıra, efemera, belgesel malzeme toplamaya başladım. Sayısını bilmediğim, sihri bozulacağından bilmek de istemediğim, kitap ve efemeradan oluşan büyük bir birikim oluştu.

Efemera-belge kısmı çok önemli. Çünkü kitap en az 500 adet basılıyor fakat efemera dediğimiz şey tek, en fazla bir kaç nüsha olabiliyor. Resmi evraklar, yazışmalar, öğretmenlerin- öğrencilerin sicil dosyaları-fişleri, karneler, diplomalar, mektuplar gibi kişiye özel, tek nüshası olan belgeler, bunlara fotoğrafları, toplantı ve anma günlerinin davetiyelerini, programlarını da eklersek efemera kısmındaki zenginliği anlatmış olurum.

koy-enstitulerinden-memleket-hastanelerine-aydinlanma-isiginin-pesinde-437024-1.

»Uzun yılların emeği ve sabrı ile oluşan bu büyük birikimi sergilerle kamuoyu paylaşıyorsunuz. Ulaştığınız sonuçlar, aldığınız tepkiler?

Ankara, İstanbul, Kastamonu, Eskişehir, 12-13 sergi açtım. Köy Enstitüleri’nin kuruluşunda yer almış, emek vermiş öncülerin huzurunda bir “ihtiram (saygı) duruşu”, bu kültürün içinde yetişenler için bir “anı tazeleme”, yeni kuşaklar için de bir “tanışma” fırsatı oldu/oluyor sergiler.

Sergileri yeni kuşaklar için Köy Enstitüleri ile “tanışma” fırsatı olarak gördüğümü özellikle belirttim. Enstitüleri bilmeyen okumuş-yazmış, iş-güç sahibi insanlar görüyorum. Eleştirel, karşıt fikirler olabilir, bunlarla oturur tartışırız. Ancak 1940-1953 dönemine damga vurmuş ve bugüne kadar yansımaları olan bir konuya kayıtsız kalmak üzücü. 10-15 yıldır enstitülerin gündeme gelmesini, konuşulmasını, tartışılmasını önemli ve anlamlı buluyorum. Sergilerle, yazıp çizdiklerimle buna katkım olabiliyorsa ne mutlu bana.

»Saygı duruşu ve anı tazeleme dediniz. Köy Enstitülerini ve genel olarak erken Cumhuriyet dönemi kurumlarını gündeme getirmeyi nostaljik bulan yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Köy Enstitüleri’nin düne değil bugüne ve geleceğe ilişkin olduğunu düşünüyorum. Enstitü felsefesinin, anlayışının, günümüz koşullarında yeniden üretilerek uygulanması, ülkemizin, başta eğitim olmak üzere, içinde bulunduğu açmazlardan çıkışı için başlıca çözüm yollarındandır. Biriktirdiklerimle, birikimimle buna katkı sunmaya çalışıyorum.

»Memleket Hastaneleri’ne gelirsek…

Tıbbiye, tıpkı Köy Enstitüleri gibi önemli aydınlanma kurumlarımızdandır. Doktorlar, öğretmenler ile birlikte aydınlanmanın öncüleri, taşıyıcıları olmuşlardır. Tıp eğitimi, doktorlar, hastaneler, hemşireler bu çerçevede ilgimi çekiyordu. Konu ile ilgili bazı eski fotoğraflar ile kitaplar geçti elime… Takip etmem, odaklanmam gerektiğini düşündüm. Kitap, efemera özellikle fotoğraf topladım. 1940-1960 döneminde Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çekilmiş siyah beyaz, dış mekân hastane fotoğrafları ve iç mekan hasta, doktor, hemşire, hasta bakıcı gibi sağlık personeli ile eczane, ameliyathane, sağlık araç-gereçleri gibi dönemin hastane koşullarını yansıtan, 3-4 bini basılı, 8-10 bin kadarı negatif fotoğraf.

Bu birikimi, Memleket Hastaneleri başlığında değerlendiriyorum. Bunun nedenini memleket hastanesi kavramının kısa bir tarihçesini vererek izah edeyim: Abdülhamit dönemine kadar hastanelere, sağlık birimlerine değişik isimler veriliyor. En bilineni “Darüşşifa” olmak üzere onlarca isim sayılabilir. İttihat Terakki döneminde Enver Paşa’nın direktifi ile bütün hastanelere memleket hastanesi deniliyor. Cumhuriyet de bu ismi benimsiyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında memleket hastanelerinin neredeyse tamamının inşasında fedakârlık öyküsü vardır. Doktorların öncülüğünde vatandaşların çabaları, fedakârlıklarıyla imece ile yapılmıştır hastaneler. Kimi altınını, parasını, yüzüğünü, kimi eşeğini, koyununu, danasını, kimi evini, bağını bağışlamıştır. Kimisi de inşaatında kazma, kürekle çalışmıştır. Kısa zamanda yurdun dört bir yanında memleket hastaneleri hizmete girmiştir.

İnönü döneminde memleket hastanesi ismi devam etmekle birlikte yeni açılan hastanelere “Millet Hastanesi” denildi. Bu iki isim ile 1950’ye kadar gelindi. Demokrat Parti iktidarında hastaneler, İl Özel İdarelerinden alınıp Sağlık Bakanlığı’na bağlandı ve “Devlet Hastanesi” oldu. “Memleket Hastanesini” bu tarihselliğe işaret ettiği, özetlediği için tercih ettim.

koy-enstitulerinden-memleket-hastanelerine-aydinlanma-isiginin-pesinde-437025-1.

»“Memleket Hastaneleri” ile bugünün hastane anlayışını, “Şehir Hastanelerini” karşılaştırırsak…

Ana hatlarıyla özetlediğim tarihçede sağlıkta kamusal hizmet esastı. Fedakârlık, insanını, ülkesini sevmek, adanmışlık esastı. Şimdi size, 1940’lı yıllardan bir fotoğraf göstereceğim: Bir camide kocaman bir röntgen cihazı ve röntgen çektirmek üzere sırada bekleyen vatandaşlar. Muhtemelen bir köye bu devasa röntgen cihazı taşınmış ve en düz ayak yer olarak camiye yerleştirilmiş. Sağlık hizmeti binbir zahmet köye, vatandaşın ayağına götürülmüş. Kim bilir kaç tane vardı o cihazdan? Köy köy gezilmiş, o koca röntgen cihazı taşınmış röntgen taraması yapılmış. Bu anlayış, 1960’lı yıllarda Nusret Fişek ile Tıpta Sosyalizasyon ile yeniden gündeme geldi. Ancak sürdürülemedi. Aşama aşama memleket hastanelerinden şehir hastanelerine geldik. 1940’larda koca koca röntgen cihazları ile köy köy gezen, sağlık hizmetini vatandaşın ayağına götüren anlayıştan sağlık hizmeti almak için köyü, kasabayı şehre çağıran, yığan bir anlayışa vardık.

»Memleket hastaneleri sergilerini, açacağınız yeni sergiyi konuşalım mı?

Doktorundan hemşiresine bütün sağlık çalışanlarının ve vatandaşın imece ile inşa ettikleri, kamusal sağlık hizmeti üreten memleket hastanesi anlayışının günün koşullarında yeniden üretilerek hayat bulması ile sağlık alanındaki sorunların önemli oranda çözümlenebileceğini düşünüyorum. Bu amaçla, memleket hastanesi kavramında cisimleşen sağlık alanındaki tarihsel birikimimizi hatırlamak, hatırlatmak için sergiler açtım.

İlk sergimi, 2010 yılında Ankara Tabip Odası ile gerçekleştirdim. 1940-1960 Dönemi on binden fazla memleket hastanesi fotoğrafından 250-300’ü seçilip 52’sinde karar kılındı ve değişik boyutlarda fotoblok haline getirilerek sergilendi. Bu sergi, çeşitli illerde üniversitelerde, sağlık bilimleri ve tıp fakültelerinde de açıldı. Ve önümüzdeki günlerde İzmir Tabip Odası’nın 14 Mart Tıp Bayramı kapsamında, 14-28 Mart 2018’de Basmane Garı’nda gerçekleştireceği “Sağlık Tarihi Sergisi”nde yer alacak.

koy-enstitulerinden-memleket-hastanelerine-aydinlanma-isiginin-pesinde-437026-1.

»Memleket Hastaneleri Sergisi’nden sonra ne var gündeminizde?

İzmir’deki bu ilk sergim ile 28. sergimi hayata geçirmiş olacağım. 29. sergimi yine İzmir’de en az Köy Enstitüleri ve memleket hastaneleri kadar zaman ve emek harcadığım “Takvimler” üzerine olmasını istiyorum. Nicelik olarak en zengin koleksiyonum takvim. Duvar, masa, cep yani takvim hangi hali aldıysa, kâğıt metal, seramik, kumaş hangi malzemeden yapıldıysa topladım. Takvim yaprakları ile 30-35 bini buldu. Takvim sergisini bugüne kadar açmamam koleksiyonu sakınmaktan kaynaklı olabilir. Bunun geçmesi zaman alıyor ve o zaman gelip geçti.

»Neden takvim?

Çocukluk, ilk gençlik hatırası. Babam devlet memuru idi Demirci’de. Kamu kurum kuruluşlarının, bankaların yılbaşlarında bastırıp dağıttığı takvimler gelirdi eve. Annem odalara birer tane astıktan sonra kalan takvimlerin görselliklerinden istifade ederek dolapların arkasına kamuflaj malzemesi olarak kullanırdı ve güzel dururdu. O yıllarda cep takvimi de yaygındı; öğretmen okulu yılları boyunca cep takvimi taşıdım.

Cezayirlioğlu’na röportaj için teşekkür ederiz

Sağlık Tarihi Sergisi Üzerine..

Tarihi Basmane Garı Tıp Bayramı Etkinliklerine Ev Sahipliği Yapacak