Demirci Efeleri Destanı ve Nurettin ÖZYÜREK

“Yiğit olur, mert olur, kahraman olur,

Yaman olur Demircinin efeleri yaman hey!

Yamçı sırtta, kama belde, martin omuzda

Halil Efe, Pehlivan’ağ, Gördes kızı Makbule.

Ve Kaymakam Ethem bey..”

 

Bu güzel dizelerin de  içinde yer aldığı Demirci Efeleri Destanını ve hikâyesini daha önce bir yazımda yazmıştım. Geçen yıl düzenlenen Demirci Akıncıları Çalıştayı’nda da gerek metin olarak ve gerekse de düzenlenen sunumda görsel olarak da destandan çok yararlanılmıştı. Doğrusu,  destanın duyulmasını, yayılmasını ve bilinmesini sağlamış biri olarak, o gün çok mutlu olmuş ve gururlanmıştım.

O yazımda da bahsettiğim gibi  ( http://www.halduncezayirlioglu.com/2013/12/demirci-efeleri-destani/   ) destanın yazarı/şairi Nurettin ÖZYÜREK hakkında tüm uğraşılarıma rağmen bir bilgiye ulaşamamıştım. Ancak, elimdeki bilgiler doğrultusunda şairin adı, destanın yayınlandığı kitabın adı ve yayım yılı ile yetinmek zorunda kalmıştım.

nurettin özyürek3Demirci Akıncılarının hayatını ve Kurtuluş Savaşı esnasındaki mücadelelerini, adeta içlerinden biriymiş gibi kaleme alıp dile getirmiş bu şairi yeterince tanıyamamış, tanıtamamıştım.

Çalıştay esnasında da aynı sorun ortaya çıkmış, benim gayretlerimin yetersizliği üzerine bu kez de Kaymakamlık Özel Kalemi tarafından mahalli bir araştırmaya gidilmişti. Acaba geçmiş yıllarda Demirci’de görev yapmış bir öğretmen, idareci, doktor, memur olabilir mi diye bir araştırma başlatılmıştı. Ne yazık ki bu konuda bir sonuca ulaşmak mümkün olmamıştı!

Bu dizelerin sahibi farklı bir insan olmalıydı. Bu dizeler belli bir birikim, belli bir beceri istiyordu. Bu dizeler, tarih, bu dizeler insan kokuyordu. Kahramanlık, yiğitlik, kokuyordu. Demirci kokuyordu.  İşte bu yüzden,  bizler de O’nu tanımalıydık. Bilmeliydik, bulmalıydık.

Yaklaşık dört yılı bulan bu çabam,  yakın bir zaman önce telefonumun çalmasıyla nihayete eriyordu! Arayan aslen Uşaklı olan ve Ankara’da yaşayan adaşım Haldun Temel ERSAN’dı. O’da beni bu konudaki yazılarımdan dolayı bulmuştu. Aslında iki adaş, farklı mekânlarda, farklı süreçlerde aynı kişiyi arıyorduk: Nurettin Özyürek!  Ama o, bu uğraşta epey mesafe katetmiş, detaylı bilgilere çoktan ulaşmıştı.

Şimdi işte o kahramanı tanıyalım:

İkinci Dünya Savaşı’nın en hareketli günlerinde Birleşik Krallık (İngiltere) Hükumeti, Türk Hükumeti ile temasa geçerek 1930’lu yıllarda siparişi verilen denizaltı, muhrip ve uçak filolarından 4 denizaltı ile 2 uçak filosunun teslime hazır olduklarını bildirir. Ayrıca, bu gemileri teslim alacak denizci personelle, uçakları teslim alacak pilotların eğitimi için havacı personelin de gönderilmesini ister. Bunun üzerine Türkiye, gemileri ve uçakları teslim alacak personeli İngiltere’ye göndermeye karar verir. Teslime gidecek heyet önce deniz yoluyla Mısır’ın Port Said limanına oradan da hava yolu ile Birleşik Krallık’a geçecektir. İngilizler, 25 Haziran 1941 tarihine kadar, kafilenin Port Sait Limanında hazır olmasını isterler.
Bu büyük görev için, 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı, 68 deniz eri seçilir. Kafilede ayrıca, İngiltere’ye pilotluk eğitimine giden, 1 hava subayı ve 20 Hava Harp Okulu öğrencisi asteğmen de yer alır. Seçilen subaylar, sicili en yüksek seçkin subaylardır.
Bu iş için, sadece yük taşımaya elverişli Refah Şilebi seçilir. Gemi aslında bir yük gemisidir. Dış sefer yapamayacak kadar eski ve köhnedir. Gemide yalnızca 24’er kişilik 2 filika vardır. Geminin telsizi sadece elektrik ile çalışmaktadır. Personel ile birlikte: 200 kişiyi bulan yolcular için yer, yatak, yiyecek ve yeterli tuvalet de yoktur. Zaten kafile başkanı Yarbay Zeki Işın da, gemiyi gezdikten sonra, “Sefere Elverişli Olmadığını” Ankara’ya bildirir.

Ankara’nın ise her ne olursa olsun bu sefer yapılacaktır emri üzerine Mersin’den toplanan marangozlara seyyar tuvaletler, ranzalar yaptırılır. Yataklar alınır. Yiyecek takviyesi yapılır. Erlerin de geminin kömür ve krom taşımakta kullanılan ambarlarında yatması kararlaştırılır. Refah Şilebi, 23 Haziran 1941 günü, saat: 17.30’da sessiz sedasız Mersin Limanından hareket eder. Geminin çeşitli noktalarına; köprü üstüne, güverteye, ambar kapaklarının üstüne ve kıç bölümüne yayılmış olan kafile, Mersin’den alınmış akşam yemeğini yerken, yabancı denizaltıların av alanı haline gelmiş olan Akdeniz’de, tehlikeli bir yolculuğa başlar.Saatler: 22.30’u gösterirken, gemi, korkunç bir patlama ile sarsılır. Bordasına yediği torpille açılan gedikten içeriye, hızla sular dolmaya başlar. Refah Şilebi, milliyeti belirsiz bir denizaltının attığı torpille, tam ortasından ikiye bölünür. Mevcut iki filikadan biri, içinde uyuyanlarla birlikte havaya uçar. Elektrik düzeneği bozulur, telsizler susar.

Güvertede bulunanlardan çoğu patlamayla şehit düşer. Kimileri ise, can havliyle kendilerini attıkları denizde, köpek balıklarının kurbanı olurlar. Hayatta kalanlar, mevcut tek filikanın başına hücum ederler. Refah yolcularından, Yüzbaşı Nevzat Erül filika başındakileri:”Burada kumanda bendedir” diyerek düzene sokar. Tam 24 kişiyi, filikaya bindirdikten sonra bakarlar ki matafora sıkışmış olduğundan filika denize inmez. Gemi batarken filika suya girdiğinde ancak gemiden ayrılır ve kurtulurlar. Gecenin göz gözü görmeyen karanlığında 4 kişiyi daha denizden toplarlar. Filikaya binen 28 kişi ise, tam 20 saat 9 dakika süren bir yolculuktan sonra, 24 Haziran Pazartesi, saat: 19.10’da, Karataş Feneri yakınlarında karaya ayak basarlar.

Türkiye, acı gerçeği kazazedelerden öğrenecektir. Olay öğrenilince, askeri uçaklar havadan, motorlar denizden kazazede aramaya başlar. Gün boyu süren aramalarda dört kişi bulunabilir. Böylece kurtulabilen sayısı 32 ye yükselir.
Bu feci kazada 15 deniz subayı, 16 Hava Harp Okulu öğrencisi, 48 denizaltı astsubayı, 63 deniz eri ile 25’i gemi mürettebatından olmak üzere, toplam 167 kişi şehit düşmüştür. Türkiye uygun gemi seçmediğinden ve koruma önlemleri almadan askerlerini zorla sefere göndermekten dolayı, 2.Dünya Savaşına girmeden 167 kişiyi şehit vermiştir. Gemide, sürekli olarak üzerindeki can yeleğiyle dolaşan refakatçi İngiliz Subayı da boğulmuş ve ölü sayısı 168’i bulmuştur.
Refah gemisi faciasından kurtulanlardan biri de 20 yaşındaki Uşaklı havacı asteğmen öğrenci Nurettin Özyürek’tir.

Asker ÖzyürekNurettin Özyürek, 1921 yılında Uşak’ta doğmuştur. Uşak’ın tanınmış şahsiyetlerinden Yakupoğlu Hafız Mustafa Hoca’nın çocuklarından biridir.

İlk ve ortaokulu Uşak’ta bitirdikten sonra Kuleli Askeri Lisesine ve Harp Okuluna gitmiştir.1941 yılında Harp okulundan asteğmen olarak ikincilikle mezun olmuş ve havacı sınıfına ayrılmıştır.
Pilot olduktan sonra Harp Akademisini de bitirerek kurmay subay olmuştur. Uzun yıllar avcı uçaklarında pilotluk ve Harp Akademisinde öğretmenlik yapmıştır. Harp Okulunda ve Akademisinde okutulan bazı askeri kitapları yazmıştır.1963 yılında Kıdemli Kurmay Albay olarak emekli olmuştur.
Nurettin Özyürek sanat hayatına ise 1939 yılında şiirler yazarak başlamıştır. Şiirleri Türk Yurdu ve Varlık Dergilerinde yayınlanmıştır.  Daha çok Atatürk ve Kurtuluş Savaşı temalı şiirler yazmıştır.
Demirci Efeleri Destanının sahibi şairimizin bir başka yönü de çeviri yazarlığıdır. Tamamı Varlık Yayınlarında yayımlanmış 10 çeviri kitabı vardır. Ancak kendisinin basılı bir şiir kitabı bulunmamaktadır.

1968 yılında henüz 47 yaşında iken vefat etmiştir.

“Ana bacı çoluk çolan evlerden

Uğrayıverdik Allah

Ellerde çapalarla kestik önünü

Kıran koduk, çil yavrusu gibi dağıttık

Vurduk vallah.

Ve kurtuldu Demircimiz erdik murada

Tarla tokat, dağ taş hür

Dünya varmış, dirlik varmış dünyada gördük

Bin şükür…”

Bazı günler, insana bayram gibi gelir. İşte bu gün de onlardan; yukarıdaki dizelerin sahibinin bir kahraman olduğunu öğrenmek, insanı çok mutlu ediyor. İnsanı coşturuyor! Gözlerini yaşartıyor.

Sizin de Bayramınız kutlu olsun.

Not: Bu yazıyı yazmamı sağlayacak bilgileri ulaştıran Sayın Haldun Temel ERSAN’a teşekkürler.

Ölümünün 56’ıncı Yıl Dönümünde; İsmail Hakkı TONGUÇ

İsmail Hakkı Tonguçİsmail Hakkı Tonguç, bugünkü Bulgaristan’ın Silistre iline bağlı Totrakan ilçesinin bugünkü adı Sokol olan Tatar Atmaca köyünde 1893 yılında dünyaya gelmiştir. Baba adı Hacı Veli Oğlu İdris, anne adı ise Vesile’dir. Kendinden küçük biir kız altı erkek kardeşi vardır. Kendi köyünde dört yıllık ilkokulu ve üç yıllık rüştiyeyi bitirmiştir. Oradaki öğrenimi sırasında aynı zamanda köyün değişik işlerinde çalışmış ve tarımla uğraşmıştır.

1914 yılında öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul’a gitmiş, sıkıntı çekmiş, ardından Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Şükrü Bey tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muallim Mektebi’ne gönderilmiştir. 1916’da naklen İstanbul Muallim Mektebi’ne gelerek öğrenciliğine orada devam etmiştir. Muallim Mektebi’nde öğrenciliği, Birinci Dünya Savaşı’nın güç yaşam koşullarını dayattığı yıllara rastlamaktadır. Okulu bitirdikten sonra 1918’de Almanya’ya daha üst öğrenim için gönderilmiştir. 1918-1919 yıllarında Almanya’nın Karlsruhe kentindeki Ettlingen Öğretmen Okulu’nda sekiz aylık bir programa devam etmiştir. 1919’da Anadolu’ya dönerek, Eskişehir Muallim Mektebi’nde Resim ve Elişi ile Beden Eğitimi öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1921’de Yunan işgalinden hemen önce Ankara’ya atanmış, 1922’de yeniden öğrenim görmek üzere Almanya’ya gönderilmiştir.

1922 sonundan başlayarak 1924 Nisan’ına kadar Konya Muallim Mektebi’nde, aynı yılın güzüne değin ise Ankara Muallim Mektebi’nde öğretmenlik ve yöneticilik yapmıştır. Daha sonra kısa bir süre Adana Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra, 1925’te beş aylığına mesleki eğitim kurumlarında incelemeler yapmak üzere yeniden Almanya’ya gitmiştir. 1925’te Ankara Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yapmış, 11 Mart 1926’da Maarif Vekaleti, Levazım ve Alat-ı Dersiye Müzesi Müdürlüğü’ne atanarak artık merkezdeki yöneticilerden biri olmuştur. 10 Temmuz 1926 ile 26 Ağustos 1926 tarihleri arasında, ilköğretim müfettişleri ve ilkokul öğretmenleri için Ankara’da açılan “İş İlkesine Dayalı Öğretim Kursu”nda, yabancı öğretim üyeleri ile birlikte çalışarak, daha sonra Köy Enstitülerinin temel ilkesi, sloganı durumuna gelecek “iş için iş içinde işle eğitim” anlayışını geliştirmiştir.

26 Ocak 1927’de ilkokul öğretmeni Nafia Kamil ile evlenmiştir. Aynı yıl, Sivas’ta ve Ankara’da ilköğretim müfettişleri için açılan kurslarda öğretmenlik yapmış ve Ankara’da uluslar arası ders araç-gereçleri sergisini açmıştır.

1928’de ilk çocuğu olan Engin Tonguç, 1936’da ikinci çocuğu Yalım Tonguç dünyaya gelmiştir.

1929-1933 yıllarında, diğer görevlerinin yanı sıra, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde de etkin görevlerde bulunmuş, orada hem öğretmenlik yapmış, hem de Resim-İş Bölümü’nü kurmuştur. 1934’te Soyadı Kanunu’yla Tonguç soyadını almıştır. 1934-1935 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde vekil olarak müdürlük yapmıştır.

3 Ağustos 1935’te Köy Enstitülerini kurmasına yarayacak İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine vekaleten getirildi. Dönemin Kültür Bakanı Saffet Arıkan’a, Köy Enstitülerinin temelini oluşturacak bir rapor sundu.

1936’da Kayseri, Çorum ve Yozgat illerini kapsayan bir geziyle, buralarda eğitmen kurslarının açılabilirliğini araştırdı. Temmuz 1936’da da Köy Enstitüleri’nin modeli sayılan ilk Eğitmen Kursu’nu Eskişehir iline bağlı Mahmudiye’de açtı.

Atatürk’ün desteği ile o dönem Türkiye’deki okuryazar oranı %10’dan az olduğundan, okuryazar sayısını artırmak için eğitmen kurslarında altı aylık bir eğitimle, askerliğini okuma yazma bilen çavuş olarak yapmış gençler eğitmen olarak yetiştirildi ve köylerine eğitmen olarak gönderildi.

İHT1937’de Köy Eğitmenleri Yasası çıktıktan sonra, İzmir’de Kızılçullu’da (bugünkü Şirinyer), Eskişehir Çifteler’de ilk köy öğretmen okulları açıldı. 1938’de ilköğretim kurumlarını incelemek üzere Bulgaristan’da, Macaristan’da ve Almanya’da bulundu. 28 Aralık 1938’de Hasan Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra, vekaleten yürüttüğü İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine asaleten atandı.

17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri Kanunu çıktıktan sonra açılmaya başlayan enstitülerle çok yakından ilgilendi. 1946’da görevden alınışına kadar, enstitüler için canla başla çalıştı. İkinci oğlu Yalım Tonguç, 1944’te öldü. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü çalışmalarından dolayı kendisini takdir etmiştir. Seçimleri kaybetmemek için, çok desteklediği Köy Enstitüleri sevdasından vazgeçen İnönü, onu, 25 Eylül 1946’da görevinden alarak, Talim Terbiye Kurulu üyeliğine getirdi. Ardından Türkiye’nin değişik yerlerinde sürgün olarak öğretmenlik yaptı. 1954’te kendi isteğiyle emekli oldu.

1956’da Avrupa’yı gezdi ve İsviçre’deki Pestalozzi Çocuklar Köyü’nü inceledi. 1958’de hastalanan İsmail Hakkı Tonguç, 11 Haziran 1960’ta çoktan kapatılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne yıllar sonra ilk kez gitti. 24 Haziran 1960 tarihinde öldü.

O’nu saygıyla, minnetle, özlemle anıyoruz.

cilavuzKE

Türkiye Turistik Takvimi 1957

1957 Takvimi kapak 17.06.2016Elimizdeki takvim dönemin Türkiye’sinin yalın gerçeklerini ortaya koyan türden bir örnek; basit, ilginç ve sade. Aslında bir o kadar da güzel ve bir o kadar da masum. Hatta bir o kadar da iddialı!

İddialı oluşu, takvimin bir kamu kuruluşu tarafından hazırlanmış ve dağıtılmış olmasından kaynaklanıyor. Beraberinde de değişik maddi imkân ve kolaylıkların gözetilmiş olmasından. Takvimi hazırlayan kurum; Basın-Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğü. Bu kurum bilmem anlatmaya gerek var mıdır ama o yılların dış siyasi gelişmeleri ve ülke tanıtımı açısından ülkenin en stratejik kurumudur. Her ne kadar günümüzde Basın –Yayın üniteleri ile Turizm üniteleri birbirinden ayrılmış her biri kendi kurumsal yapısını oluşturmuş olsa da!

Diğer iddia konusu ise, takvimin hazırlanmasında katkı sağlayan kişi ve kurumların varlıkları. Takvimde yer alan toplam 63 fotoğrafın kendilerinden temin edildiği kişiler ve kurumlardır.

Takvimin sadeliği ise masa üstü kullanıma uygun hazırlanmış olmasından geliyor. Her daim gösteriş içeren çalışma masalarının üzerinde, küçücük bir yer kaplaması için yapılmış olduğundan. Boyutları da bu sadeliğe uygun şekilde hazırlanmış: 22,9 x 17,3 cm boyutlarında. Masa üstü açık pozisyonda tutulmasına yaraması amacıyla da ön kapak ve arka kapakları, oldukça kalın kartondan yapılmış.

Ön kapak alt tarafta, takvimin adı yer alırken fon da ise Sultan Ahmet Camii görünümlü bir İstanbul fotoğrafı bulunmaktadır.

1957 Takvimi kapak 17.06.2016 ankaraTakvimin ilginç olan özelliği ise, kültürümüzde haftalık takvim kullanımın pek yaygın olmadığı bir ortamda bile 52 haftalık bir takvim olarak hazırlanmış olmasıdır. Sayfaların ön yüzeyleri haftalık takvimler olarak düzenlenmişken, arka sayfaları ise birbirinden farklı ve güzel Türkiye şehir fotoğraflarına sahne olmaktadır.  Örneğin ilk haftanın sayfasında “ Uludağ’da kayakçılar” fotoğrafı yer alırken, 52’inci haftanın sayfasında “Ankara” fotoğrafı yer almıştır.

Toplam 56 iç sayfadan oluşan takvimin ilk sayfası , “ Basın-Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğü 1957 Yılının Uğurlu Olmasını Diler” ifadelerine ayrılmışken, son sayfa, “ Basın-Yayın Umum Müdürlüğü Dışkollarının Adresleri”ne ayrılmış bulunmaktadır. Toplamda da 7 dışkol ve  7 dışkol müdürlerinin adı!

Nevyork’da Nuri Eren, San Fransisko’da  Nejat Sönmez, Londra’da Mehmet Ali Pamir, Bad Godesberg’de Fuad Emircan, Paris’te  Nail Mutlugil, Vaşington’da Altimur Kılıç ve Bağdat’ta Naci Serez!

Son sayfadan önceki sayfalardan birinin ise 1957 Yılı Takvimine,  diğerinin ise takvimde yer alan fotoğrafların Türkiye haritası üzerinde şehir bazında işaretlenmesinden oluşmaktadır. Takvim dışı kullanılan son sayfa ise,  takvimde kullanılan fotoğrafların temin edildiği koleksiyonların ad ve adres bilgilerini içermektedir.

Ön kapak içinde hiçbir yazı ve ifade bulunmaz iken, arka kapak içinde 1958 yılı takvimi, dışında ise sayfa ortasında yer alan bir Türk Bayrağı kullanılmıştır.

1957 Takvimi kapak 17.06.2016 İzmirTakvimin masumluğu ise, zamanın imkânlarının zayıflığı ve yetersizliğidir. Tek tek sayfaların sırtta birleştirilmesinde kullanılan plastik spiral ve spirallerin renk seçiminde duyulan kaygı, masumiyetin ahengini ortaya çıkarmaktadır.

Takvimin güzelliği ise hem otantik yapısından hem de 60 yıl önceki Türkiye resimlerine yer vermesinden kaynaklanmaktadır. Hem de ne resimler!

Yaş 60 oldu !

halduncezayirliogluYaşlandım  ben dedikçe; “sus konuşma diyor” eşim-dostum. Ama bilmiyorlar yaşlandım! Ben sussam, yaş susmuyor ki! Yaş, durmuyor ki!

Bilmiyorum ne demeli? Ne demeli hayatın bu amansız akıp gidişine! Rehavetine,  sakinliğine, uyuşukluğuna.  Ya da anlamsız yerde ve zamanda ansızın  hızını artırışına, çıkışına, çıldırışına.  Ne demeli?

Hayat nasıl ifade edilmeli!

Bizim yerimize geçen kokular, renkler, tadlar, sesler ve gölgeler nasıl çoğaltılmalı? Ama nasıl ! Nasıl yaşanmalı?

Sessiz, renksiz bir dünyada  hayat olmaz ki !  Ya kokular !  Ya tad ! Gölgeler büyümesin mi? Ya da hepsi ! Ne olmalı?

İnsan ne kadar eskiyi hatırlar acaba? İlk sevdiği renk hangisidir, bayıldığı o nefis koku kimindir, neyindir?  İlk hangi tada tutulur hayatta? Ya sesler, ya gölgeler! Kimin gölgesidir ilk gördüğü?

İnsan bunları tanıyor önce ve bunlarla büyüyor. Bunlarla insan oluyor. Bunlarla yaşıyor.

Gün geliyor, azalıyor hepsi yavaş yavaş ve sıra sıra. Yaşlandıkça da devam ediyor, biliyor musun? İlk azalanlar da yine onlar oluyor hayatta; renkler, kokular, sesler, tadlar ve gölgeler azalıyor.

İlk geçen yıl fark ettim azalmaları. Sesleri duymaz olalı epey olmuştu da aslında aldırmamıştım. Neydi o Pazar günlerinin erken saatlerindeki  “ simitçi” bağrışları üzerine yaşadıklarım.  Balkonlarda, camlarda o seslere hakkım olmasa bile karşı sedalar oluşturuşum. Hatta sabahın o saatlerinde “ simitçi” bağırışlarını bastıracak feryatlarda bulunuşum!

Seslerin kaybına çoktan beri alışmışım güya. Sessiz kalmışım. Kaç yıldır bu konuda  hiç refleks oluşturmamışım.

Çoktandır pazar günleri dâhil, sessiz ve sedasız uyumaktayım. Hala dışarıda simitçiler bağırıyor, duymuyorum ama biliyorum. Sesler öldü.

Birkaç yıldır da renkleri kaybeder oldum sakin sakin. Yavaş yavaş.  Sarılara, pembelere, çağla yeşillere veda edeli meğerse ne kadar çok olmuş?  Pembe gömleklere kravat takmayalı! Pek kimsenin cesaret edemediği o renklere tutulmuşluğum öyle gerilerde kalmış ki!

Epeydir renklerim azaldı.

Nerede kaldı, “deniz mavisi”  penye tişört bulacağım diye yıllar öncesi  İzmir’in Göztepe’sini alt üst ettiğim, bulamadığımda da petrol mavisine teslim olduğum günler?

İllaki bordo ayakkabı olacak diye dükkân dükkân dolaşıp, eli boş çıktığım günlerden,   geçen yaz ayının favori renginin bordo olduğunu anlamaya uzanan şaşkınlık günleri. Şimdi her yer bordo iken, gidip lacilere teslim olmalar! Bordo renklere bulanmış ve şimdilerde pek rağbet edilmeyen o çorapların güzelliğine dem vurmalar. Bordosuz kalmalar. Belli ki renkler de öldü.

Tadlar da azalıyor şimdi. Önce tuzun psikolojik baskısı girdi hayatıma. Sonra, tuzsuz hiçbir şeye benzemeyen yemekler. Siz hiç denediniz mi tuzsuz makarnayı, pilavı ve illa ki bir patlıcan yemeğini? Karnıyarık, imambayıldı, oturtma ve kızartmayı! Olmuyor olmasına olmuyor !

Hele ki tuza  ekmeği  banıp yiyen bir nesilden ortaya başka ne çıkartabilirsin ki? Ya da sofraya otururken her şeyden önce eline tuzluğu alan birinden! Yemek masası örtülerine hemencecik bir tutam tuz döküp, lokma arası bir parmağıyla da onu yalayandan! Tuzlanandan!

Hele domatesin, acı biberin canına  canına tuz dayayandan!

Ya kadayıfın altına sızmış ramağını hiçbir kayda gerek kalmaksızın silip süpüreni, ne yaparsın?

Tadlar da bitti. Tuzuyla, şekeriyle.

Çok şükür hala acı biberimize bir kayıt yok şimdilik. Sanırım o da acılığındandır. Acı kaldığı içindir. Acıya devam diyor hayat, acıya devam.

Kokulara elvedamız biraz rötarlı.  Bizim için, kokuya hassas yaratılmış bir bünyenin, kendi içinden devşirilmiş bir yansıması hayat.

Nergisleri, sümbüllere benzetmeler, hanımelileri, güllere benzetmeler.  Her şeye rağmen hala beyaz bir gülün ağırbaşlı kokusunu hiçbir şeye değişmemeler. Hala  lotus çiçeği kokusunu özel günlere, anlara saklamalar.

Belki mevsimlerin karışması ve iki başlı hallerinden olsa gerek, bahar kokusunu son birkaç yıldır  tam alamamalar.  Bilememeler, aldanmalar. Yaz sanmalar.

Kokususuz kalmalar. Yanından geçen güzel bir kokunun ardına dönüp bakmanın üzerinden, yıllar geçirmiş olanlar .Tad  da burada, tatsızlık da burada diyenler. Kokular da bitti, üzgünüm!

Ve gölgeler. İnsanoğlu gölgelerin adamıdır. Gölgeler insandır bu evrende. Gölgeler eştir, çocuktur, arkadaştır,  dosttur, kardeştir. Anadır, babadır.

Evlere yansır gölgeler. Çoluk çocuktur.

Öyle bir birliktelik ki yaşadıklarımız; tek tek büyüttük gölgelerimizi. İlerlettik. Çoğalttık.

Ama şimdi azalıyor gölgeler. Bu kalabalık evrenin bizlere yansıttığı gölgeler tek tek azalıyor. Azalıyor, kalmıyor. Tek kendi gölgen kalır ise hayatta, tek kalınıyor.

Ahmet çok büyük bir gölge bizim için. İlk gölgemiz evde bizlerin dışında. Kocaman bir gölge.  Renkli ve canlı. Gölgesi başka evlerin duvarında yıllardır.Sıcak duvarlara yansımış her bir anı.

Andaç da öyle. Evin ikinci gölgesi.  Hızlı ve hareketli bir gölge. Epeydir başka kentlerde, şimdi de gölgelerin kaybolmadığı diyarlarda yaşıyor. Uzun yaz gecelerinde gölgelerini büyütüyor.

Velhasıl, renkler, sesler, tadlar, kokular ve gölgeler hayatın içinden. Hayattan. Sen neredeysen, onlar da orada. Sen ne kadarsan, onlar da o kadar.

Ama bir şey var ki; asıl bu yaşta sesler, renkler, kokular, tadlar, gölgeler coşmalı, coşturmalı insanı. Doldurmalı. Koşuşturmalı.

Bu yaşta daha çok ihtiyaç var hepsine.Hele yaş gününde!

Nostalji Takvimi: Haziran 2016

june3Aylardan Haziran’ım. Haziran. Hani sabah uyanınca ilk gördüğüm tepeler var ya, hani sarısı çoğalmış, yeşil azalmış; işte o tepeler kadar Haziranım. Sarısı benden Haziran, ben yeşilden daha Haziran.

O tepeler varamayan yaşlının, bebenin özlemi kadar Haziran:

Dualarını o tepeye bakarak dileyen analar kadar Haziran.

Başlarını oraya dikip, güya vakit geçirmeyi bekleyenler kadar Haziran.

Güneşin ilk yansımasını görmeyi dileyenler kadar Haziran.

june2Bir kuşun uçuşuna menzil olmayı bekleyenler kadar Haziran.

Ben aylardan Haziranım. Onun kadar özgür, onun kadar aykırı, onun kadar sert, onun kadar farklı. Haziran gibiyim.Haziran sevdalıyım.

Sabahları pencereden gördüğüm o tepeyim. Sarı ve yeşilim.Özlemim. Dileyenim. Bekleyenim.

Özgürüm.Aykırıyım.Sertim. Farklıyım. Sevdalıyım. Haziranım.

Haziran.