Tunalı Hilmi Bey’in ” Türkçe Kanunu” Önerisi

tunalı hilmiHenüz Cumhuriyet kurulmamış, ilanına da yaklaşık 2 ay gibi bir süre daha var. Tarihlerden 1 Eylül 1923, Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, sahibi olduğu hitabet sanatının en nadide örneklerini sergileyerek meclis kürsüsünde konuşuyor:

“Ben kendim bile as­kerlikte okuyup yazmak öğrenmiş bir babanın dizinde ilk mektebi Türkçe ile geçiştirerek İda­diye geçtikten ve sınıfları atlamaya başladık­tan sonra kalemimin züppeleşmeye başladığını gördüm. Benim o ana diliyle başladığım Türk kalemim büsbütün başka oldu. Melez oldu, uydurma oldu, saçmacı oldu, fakat bir zaman geldi milleti uyandırmak icabetti. Milleti uyan­dırmak için icabeden aşk ve sevda ruhumu tu­tuşturdu ve beni ana dilime doğru götürdü. Her şey aslına döner, akıbet bu döndüm arkadaş­lar! Gördüm ki lisanımızda Arapça, Acemce kaideler yabancıdır, fazladır, Türkçe değildir­ler. Yine arz ediyorum üç, beş sene bocaladım, çabaladım. Gâh ana dilimle yazdım? Gâh âle­me iyi görünmek, şatafatlı görünmek için si­zin bugünkü kalemlerinizden daha iyi yazdım. Arkadaşlar! (Handeler) Lâkin gün geldi dedim ki bundan böyle yazmayacağım. Yemin ettim. Bir yiğidin sözü özü gibi olmalıdır. O gün bu­gün yirmi seneyi geçiyor, kalemim Arapça ve Acemceyi kullanmıyor.

Arkadaşlar! Maalesef muhitin tesiratından(etkisinden) yine ‘kurtulamıyorum. Ne yapayım, sizler gibi, şunun bunun, gibi kibarca konuşmaya mecbu­rum. Ne yapayım sizler gibi uydurma saçma dille konuşmaya mecburum. Arkadaşlar! Bu mukaddimecikten sonra istirham ederim, beni ke­mali sükûnetle istima’(dinleme) buyurursanız ben de size gayet kısa söylemeyi vâdediyorum.”

Tunalı Hilmi Bey, ana diline hayranlığını ve bu dili hem günlük hayatta, hem de yazı hayatında özenle kullanma özlemini bu cümleler ile dile getirirken, aslında Meclis Başkanlığına verdiği kanun teklifinin gerekçelerini de tek tek açıklıyordu.

Ama nafile! Çünkü 23 Ağustos 1923 yılında verdiği teklif, Lahiya(Kanun taslağı) Encümeni tarafından değişik gerekçelerle reddedilmiştir.

Tunalı Hilmi Bey tarafından, 23 Ağustos 1339 (1923) tarihinde Meclis Başkanlığına verilen ve “ Türkçe Kanunu” unvanına haiz olan kanun teklifi, 10 maddeden oluşmaktadır. Türkçeyi yabancı dil kurallarından ve yabancı sözcüklerden arındırmayı amaçlayan kanun teklifinin ilk dört maddesi, Tunalı Hilmi Beyin dil üzerine önerilerini, diğer maddeleri ise cezai hükümleri içermekteydi.

Bu maddelere göz atacak olur isek;

Birinci Maddede,  Maarif Vekilliğinde, elifba (alfabe), imla(yazım), öz Türkçe kaideleri, sarfı(gramer) , nahvi(sözdizimi), lügati(sözlük) işlerini neticelendirecek en çok on bir kişilik bir “Türkçe Encümeni” bulunması gerektiğini,

İkinci Maddede, Türkçe Encümeninin içinde her bilim şubesi için bir “ Istılah Encümeni”nin teşkil edilmesi, her ıstılah(terim) encümeninin de mevcut ıstılahları hem Türkçeleştirme, hem de bunların halk dilinde olmaları imkânının araştırma ve bulma görevlerini yerine getirmesini,

Üçüncü Maddede, Türkçe Encümeninin kabul ettiği “ Öz Türkçe Kaidelerini” ve elifba, imla karalarını 1924 yılı sonundan önce ilan etmesini,

Dördüncü maddede ise, ilk mekteplerde 1926 yılından, orta mekteplerde 1928 yılından ve yüksek mekteplerle, herhangi derecedeki ilim müesseselerinde de 1931 yılından sonra, yalnız Türkçe kaideli metinlerin ve ıstılahları bulunan kitapların kullanabileceğini,  ifade etmektedir.

Diğer maddeler belirttiğimiz gibi cezai hükümleri belirtmekte, kanunun kabulünden sonra geçen 7 yılın sonunda ( tarif edilen aslında 1931 yılıdır) hem gazetelerin, hem kitapların, hem de öğretmenlerin Türkçe olmayan kelimeler kullanması dâhilinde, hükümetçe belirlenecek maddi para cezalarıyla cezalandırılması istenmektedir.

Teklifin sonuncu ve onuncu maddesi de şöyle demektedir: “Türkiye Büyük Millet Meclisinin her kanunu,  her kararı, bu kanunun kabulüyle birlikte  hiç olmazsa terkipçe Türk Dil Kaideleriyle yazılı olur.”

Özünde Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde “ Türkçe Dil Komisyonu”nun kurulmasını, bu sayede terimlerin Türkçeleştirilmesini, okul kitaplarının ve resmi yazıların öz Türkçe kurallara göre yazılmasını, gazete ve dergilerin de bu kurallara uyması gerektiğini öngören teklif,  Meclis Lahiya Encümenince,  (muhtemelen de  içerdiği cezai hükümleri yüzünden) uygun görülmeyince, Tunalı Hilmi Bey söylevine devam eder:

“Arkadaşlar! Eğer bir millet isek bizim de bir dilimiz olacaktır, eğer bir millet isek bizim de halk ile doğrudan doğruya anlaşacak bir dilimiz, halka hislerimizi, halka duygularımızı isal edecek bir vasıtamız olacaktır. Her hangi gazeteyi elinize alırsanız alınız, rica ederim onu hangi halk, hangi köylü, hangi esnaf anlar rica ederim, bu dil midir, bu fikir midir, bu yazı mıdır, bu düşünce midir nedir? İstirham ediyorum sizden, bunu yapacak Meclisimiz değilse bunu yapacak bir heyet seçelim, bir gün evvel iş başına getirelim, bu millete dil lâzım, edebiyat lâzım, bediiyat lâzım, tiyatro lâzım, ahlâk lâzım, lâzım, lâzım, bunun hepsi de dil ile yapılacak.

Efendiler şimdiye kadar yaptığımız edebiyattan halka ne duyurabildik, halkın bediî zevkinden neyi yükseltebildik, hangisini yüceltebildik? Meşrutiyet inkılâbının, hatta son inkılâbın – ki halkın ruhundan doğmuştur – bunun bile halkın ruhunda tamamen tecelli etmesi, halkın ruhunda yer etmesi için arkadaşlar; halkın ruhu ile halkın dili ile söylenmesi, halkın dili ile yazılması lâzımdır. Mademki halk hükümetiyiz, mademki halkçıyız, ne yapılmak lâzım geliyorsa erbabı hall-ü akiden( milletvekillerinden) müteşekkil bir encümene, bir derneğe bu işi göndermeli, onlar düşünüp taşınmalı, bize gerek olan dili meydana çıkarmalıdır.

Ben tohumu ekeyim de siz isterseniz reddediniz! Tunalı’nın dünkü fikri kabul edilmiştir. Yarın da edilecektir! “

Dediği gibi edilmiştir de:  Tam da kendisinin öngördüğü gibi 1929 yılında başlatılan “Dil Encümeni” çalışmaları, 1932 yılında Mustafa Kemal’in kurduğu “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” ile sonuçlanmıştır. Bu cemiyetin ilk amacı, Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılarak özüne dönmesini sağlayarak konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak ve sadece eğitimli kesimin değil vatandaşların tamamının, konuştuğu dil ile yazabilmesini ve okuyabilmesini temin etmek. Bunun için de Arapça ve Farsçadan zamanla dilimize yerleşmiş Türkçeye yabancı dil bilgisi kuralları ve yapıların kullanımdan kaldırılarak yerine doğru Türkçelerinin konmasını sağlamaktı.

Bugün dilimizin kuralları içinde yine ona ait terim ve sözcüklerle yazmak ve konuşmak onuru bizimdir. Ya, bu onuru bize yaşatmak için ter döken kahramanlara ne demeli? Tohumu ekenlere ne demeli?

Onlara o kadar çok şey borçluyuz ki!

 

 

Bir Cevap Yazın