Osmanlı İmparatorluğu Dönemi Cep Takvimleri

Orjinal Adı:

OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

-1452 -1923 YILLARI ARASI-

HAZIRLANMIŞ CEP TAKVİMLERİ

ÜZERİNE

BİR ARAŞTIRMA

 

HAZIRLAYAN:

Haldun CEZAYİRLİOĞLU

Haziran 2007 Ankara

 

GİRİŞ

ruznamebOsmanlı astronomları, Osmanlı bilim adamları, gerek içinde bulundukları kültür ortamı, gerekse de özel yaşantılarının gerektirdiği şartlar sebebiyle farklı farklı konularda eserler vermişlerdir.

Kimi; saatleri düzeltecek ve namaz vakitlerini tayin edecek” miktarı rub-i müceyebin” özelliklerinden ve kullanılmasından bahsederken,

Kimi de; değişik rasad aletlerinin özellikleri ve kullanılmasından bahseden risaleleler yazmıştır.

Kimi; rub-i mukantar düzlemi üzerine güneşin, ayın ve gezegenlerin yörüngelerini çizmiş,

Kimi de; Arapça, Farsça; Hintçe veya batı dillerince yayımlanmış astronomi kitaplarını tercüme etmiştir.

Kimi; gök küresi üzerine görüş ve düşüncelerini belirtmiş,

Kimi de yıldızların hareketlerini gösteren cetveller hazırlamıştır.

Kimi; daha önce astronomik açıklamalar gayesiyle hazırlanmış kitaplara, risalelere şerh yazarken,

Kimi de; hazırlanması uzun yıllar alan ziyclere tensihlerde bulunmuşlardır.

Kimi; astronomi ile astrolojinin arasında bir bağ kurmaya çalışırken,

Kimi de; yüzlerce yıldızın astronomik cetvellerini hazırlamıştır.

Kimi; Uluğ Bey Zic’ini tercüme ederek İstanbul meridyenine göre adaptasyonunu sağlarken,

Kimi de; Zic-i Cassini’nin tercümesini ve İstanbul Meridyenine göre adaptasyonunu sağlamıştır.

Kimi; meydana gelen ay tutulmasının hesabı ile bundan çıkarılacak hükümleri kaleme alırken,

Kimi de, güneş tutulmaları ve kuyruk yıldızlar hakkında hükümlerde bulunmuştur.

Kimi, meşhur tarihlerin tahvili konusunda çalışmalar yaparken,

Kimi de; yıl başlarını tayin ve kameri yılları şemsi yıllara çevirme usullerini göstermiştir.

Kimi; Hazreti Peygamber’in doğum tarihinin ve yaşının tespitine dair araştırmalarda bulunurken,

Kimi de; Mısır Piramitlerinin yapılışındaki asıl maksadın astronomik olduğunu ve Şi’ra ( Sirüs,Akyıldız) Yıldızı ile ilgisinin bulunduğunu ispatlamaya çalışmıştır.

Kimi; yeni astronomi verilerinin Kuran ayetlerine uygunluğunu gösteren eserler sergilerken,

Kimi de; tahta çıkan Sultanların cülusuyla ilgili astrolojik yorumlarda bulunmuştur.

Kimi; Hristiyanların paskalya bayramıyla ilgili görüşler ifade ederken,

Kimi de; Ay’ın menzillerinden ve fecr vakti doğan sabit yıldızlardan bahsetmiştir.

Kimi; Kuzey memleketlerinde namaz ve oruç vakitlerinin belirlenmesi üzerine risaleler derç ederken,

Kimi de; Bir alet yardımı olmadan vaktin ve kıblenin tayini üzerine çalışmalarda bulunmuştur.

Kimi; gölgelerden yararlanarak vaktin tayini hususuna yıllarını harcamış,

Kimileri de;  devirlerinde kendilerinden önce yaşamış üstatlarının yıllarca emek vererek hazırladıkları ziclerden yararlanarak, öncelikle Sultan’a sunmak, sonra da halka bildirmek üzere takvimler hazırlamışlardır.

 

ruzname kBu çalışmaların aslını ise, İslam Dininin gereklerini titizlikle yerine getirme inancındaki toplumun, ibadet ve hac ziyaretleri ile kutsal gün ve gecelerin bilinmesi ve değerlendirilmesinde, vaktin taşıdığı özel anlam ve değer oluşturmaktadır. Öyle ki,  namaz vakitlerinin tespitindeki güneş ile yer kürenin oluşturduğu açının bilinmesi, kutsal ay ve günlerin başlamasında, yeni hilalin görülmesi ve izlenmesi (rüyet),hac mevsiminin başlamasında Zilhicce Ayının günlerinin takibi ve kaidelere titizlikle uyulma zorunluluğu büyük önem taşımaktadır. Keza “kıble yönünü” nün tespiti için bile, güneşin konumunun oluşturduğu açılara ve yön bilgilerine ihtiyaç duyulmaktaydı. Bunlara ilaveten,  dini ritüellerini “ay” esaslı bir takvime göre belirleyen İslam Dininin, astronomi bilimine uzak kalması, ilgisiz kalması beklenemez ve tahayyül edilemezdi. Bu yüzden daha ilk dönemlerden itibaren Müslüman bilim adamları ve doğal olarak da Osmanlı Bilim adamları ve yöneticileri, ayın, güneşin hareketlerini an be an takip etmeye başlamışlardır. Günün vaktinin tayiniyle olan bu ilgi, Müslüman bilim adamlarının olduğu gibi Osmanlı Bilim adamlarının da zamanın düzenlenmesinde hayli ileri bir seviyeye gelmelerini, dolayısıyla astronomi biliminde kısmi bir öncü rol oynamalarına sebep olmuştur.

Bu yazının konusu, Osmanlı İmparatorluğunda 15. Yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanan ve ilk örnekleri itibariyle “ cep takvimi” diye adlandırılan, ilk örneği el yazma,  taş basma, bilahare gerektiğinde tensih edilerek çoğaltılıp dağıtılan,  cep sınırları içinde “küçük boyutlu”, çoğunlukla 10 ila 20 yaprak arasında, mürekkep ile yazılmış,  tek renkli örneklerine rastlanıldığı gibi, çok renkli örnekleri de bulunan, nadiren resimli, devrin müneccimlerinin de asli işlerinden sayılan takvimler ve nitelikleri üzerine bir değerlendirmedir.

Bu takvimler, müelliflerinin mesleği sebebiyle “ müneccimbaşı takvimleri” veya kullanıldıkları yer itibariyle olsun “saray takvimleri”,sahiplikleri sebebiyle de “devlet takvimleri” olarak adlandırılmışlardır. Ancak bunları daha genel bir ifade ile “ Osmanlı cep takvimleri” olarak adlandırmak, hem daha sonraları, müneccimlerin dışında da yapılmış olmalarını görmememizi engellemeyecek, hem de bilahare saray dışındaki insanlar tarafından da kullanılır olduğunu bilmememizi engelleyemeyecektir. Elbette doğru olanı şudur ki, bu takvimler önceleri müneccimbaşıları tarafından hazırlanıp,  başta padişah olmak üzere saray erkânına sunulan/ takdim edilen takvimler idi.

Takvimler

Geniş anlamda” zamana bir milat koymanın hesabı” olarak değerlendirilir, ancak basit kullanım anlamıyla Takvim; zamanı değerlendirmek için düzenlenmiş, yılları, mevsimleri, ayları, günleri, vakitleri göstermek üzere hazırlanan cetveller ve bu cetvellerle birlikte çeşitli muhtelif bilgilerin de yer aldığı kataloglardır.

Hicri 1003, miladi 1595 yılında vefat ettiği bilinen müneccim ve tabip unvanlarını birlikte şahsında birleştirmiş, hem hekimbaşılık, hem de müneccimbaşılık yapmış, riyazî bilimlerde zamanın nadir insanlarından biri olan ve Sultan III. Murad’ın isteğiyle de Uluğ Bey Ziclerini esas alarak kendisine takvim hazırlayan tabip Muhammed ibn- al- Bakkal’ın aşağıdaki takvim tanımı, bugün dahi takvim tanımının, en özlü ifadesidir.

“ Dini levazımdan olan kıble semtini, namaz, oruç, bayramlar, hac ve zekat vakitlerini, ziraat zamanlarını, gündüz ve gecenin uzayıp kısalmalarını, icari sözleşmeleri, mahsulat levazımını, zamanları tercih etmek ve benzeri şeylerin, eflakın hareketleri ve gezegenlerin doğup batmalarını tesbit etmek  zaruridir.Ancak bu maksadlara ulaşmak  ve bu manaları elde etmek, doğru takvim ve sağlam hesab ile olur.”

Bu tanımın daha önceki yüzyıllarda yapılmış benzerlerini görmek de mümkündür. Ancak bizim için önem taşıyan özelliği, Osmanlılar için bir takvimin taşıdığı özellikleri de tek tek sıralamış olmasıdır.

Bu tanıma, bugünün özelliklerini yansıtan, bugünkü şartları kolaylaştıran, yeni ibarelerin eklenmesiyle aynen katılmak mümkündür. Osmanlının dini birlik içeren siyasi yapısından uzak ve bugün Ulusal bir kimlik kazanmış yaşantımızın, ulusal günlerini, evrensel bir özellik taşıyan anma gün ve haftalarını da eklediğimiz de, bugünün basit anlamdaki takvim tanımına ulaşabiliriz.

Osmanlılarda Takvim Süreci

Osmanlı Devleti başta olmak üzere, Ortadoğu İslam devletleri, Mezopotamya uygarlığından İran yoluyla gelen bir geleneği sürdürerek saraylarında bir müneccim bulundurma ihtiyacında olmuşlardır. Müneccimbaşılık kurumu ise, 15.yy sonları ile 16. yy başlarında ortaya çıkmıştır. Medrese mezunu olan, ilmiye sınıfı mensupları arasından seçilen müneccimbaşılar, ileri gelen devlet adamlarının kullanımı için takvim, imsakiye ve zayiçe hazırlamaya başlamışlardır. İslam dini, başta namaz vakitleri olmak üzere, dini gün ve aylarını belirlemede, hac mevsiminin tayininde, orucun başlama ve bitişini belirlemede Güneş ve Ay’ın konumlarını temel almıştı. Ayrıca, kıble yönünün belirlenmesi ve belirlenmiş bu kıble yönüne göre ibadetin yerine getirilmesi gerekmekteydi ki, bu husus da en az ibadetin kendisi kadar önem ve değer arz etmekteydi.

Kıble yönünün saptanması ve sivil takvimin oluşturulması için gökbilim gözlemlerinden ve ölçümlerinden yararlanılmış, bu konudaki çalışmalara da öncü ve destek olunmuştur. Osmanlı Devleti’nde, doğrudan Osmanlı saray teşkilâtının bir unsuru olan ve aynı zamanda resmî astronomi işlerini yürüten müneccimbaşılık; Zîc-i İlhanî ve Uluğ Bey Zîci’nin tashihi için kurulan ve astronomik gözlemleri esas alan İstanbul Rasathanesi ve daha çok camilerin bir unsuru olarak vakit tayini ile ilgilenen muvakkithaneler; bu konudaki çalışmaların yerine getirilmesinde zikredilmesi gereken üç önemli klasik astronomi müessesesidir.

Osmanlı sarayında bîrun erkânından olan müneccimbaşılar arasında XVI. yüzyılda Seydi İbrahim b. Seyyid, İshak Sa’di Çelebi, Yusuf b. Ömer, Mustafa b. Ali, Takiyüddin Râsıd gibi kişiler bulunmuşlardır. Mustafa b. Ali astronomi ve coğrafya sahasında oldukça mühim bazı eserler telif etmiştir. Takiyüddin Râsıd da astronomi ve matematik sahasında birçok önemli eser vermesinin yanında İstanbul’da bir de rasathane açmış ve bazı gözlemlerde bulunmuştur. XVI. yüzyılda müneccimbaşıların astronomi ve astroloji alanında saraya ait bir çok vazifesi bulunmaktaydı.

XVI. yüzyıldan itibaren saray ve ileri gelen devlet adamları için takvim, imsakiye ve zâyiçe gibi işler yapmaya başlayan Müneccimbaşıların, görünürde en önemli vazifesi; gerçekten de dini gün ve saatleri bildiren, namaz vakitlerini gösteren, hac mevsimini açıklayan, Nevruz vaktini belirten, “husuf ve küsuf” vakitlerini tayin eden takvimler hazırlamaktı.

Ayrıca her Ramazan ayından önce imsakiye ve zâyiçe hazırlanması da müneccimbaşıların vazifeleri arasında bulunmaktaydı. Başta cülus olmak üzere savaş, doğum, düğün, denize gemi indirilmesi, has atların çayıra salınması, padişahın yazlık ve kışlığına gitmesi gibi birçok önemli, önemsiz konuda müneccimbaşılar ve bazen müneccim-i sânîler uğurlu saat tespit ederlerdi.

Başta padişahlar olmak üzere birçok devlet adamı, müneccimbaşılarını zayiçelerine göre değerlendirmiş ve zayiçelerinin isabetli çıkması üzerine ancak onlara birçok ihsanlarda bulunmuşlardır. Bununla birlikte Sultan I. Abdülhamit ve III. Selim gibi “uğurlu saate” ve zayiçeye itimat etmeyen padişahlar da bulunmaktaydı. Ancak uğurlu saat uygulaması âdet haline geldiği için bu padişahlar inanmadıkları bu işin önüne ne yazık ki geçememişlerdir. Diğer taraftan kuyruklu yıldızların geçişi, zelzele, yangın, Güneş ve Ay tutulmaları gibi önemli astronomi hâdiseleri ile diğer fevkalade olayları da müneccimbaşılar takip eder ve yorumları ile birlikte Saraya bildirirlerdi. Tek görevi; namaz vaktinin tayini olan ve özellikle de İstanbul’un fethinden sonra yaygın olarak inşa edilen devlet binalarından olan mavakkıthaneler, hemen her şehir ve kasabada cami veya mescitlerin bahçesinde kurularak idareleri de müneccimbaşılarına bırakılmıştır.

Ulema sınıfına mensup saray memurlarından olan müneccimbaşılar, silahtar ağaya bağlı olan hekimbaşının maiyetinde bulunduklarından tayin ve azilleri de onun tarafından yürütülürdü. Müneccimbaşıların hizmetine bir adet “ikinci müneccim”, yeterli sayıda müneccim ve de genellikle 5 adet “katip” ihdas edilirdi. Müneccimbaşılar, XVI. asırda saraya takvim takdim etmelerinden dolayı, padişah ve sadrazamdan “nevruziye pişkeşi” adında yüksek oranda bahşiş para ve değerli eşyalar almaktaydılar. Osmanlı devlet geleneğinde Nevruz’un ve Nevruz âdet ve törelerinin önemli ve devamlı bir yeri olmuştur. Nevruz’un bir bayram olarak kutlanmasıyla birlikte Müneccimbaşılarının “Takvim”, Hekimbaşılarının ise “ Nevruz Macunu”nu başta Padişah ve saray erkânına sunuşlarının günü de Nevruz’ günü olan 21 Mart tarihindedir. Nevruz günü sabahı, Padişahın Nevruz kutlamaları öncesinde makama kabul olunan ve başlarında  Hekimbaşı, Kehhalbaşı ve Müneccimbaşının bulunduğu, müneccim ve hekimlerden oluşan heyet, Hekimbaşı eliyle “Nevruz Macunu”nu, Kehhalbaşı tarafından “göz nazarlığı”nı Müneccimbaşı eliyle de   “Takvim”i  takdim edip huzurdan ayrılırlardı.

Müneccimbaşıların kendi elleriyle takdim olunmadığı vakitlerde de, bir tebrik mektubu içerisinde “takvim” gönderilirdi. Bu tebrik mektubu da;

1.Padişaha övgü cümleleri,

2.Hal ve hatırın sorulması,

3.Nevruz kutlanması,

4.Takvimin sunuluşu,

5.Dua,

Olmak üzere beş bölümden oluşurdu.

ruznamekapakKendisine takvim sunulmuş olan Padişahın, bunu aynı zamanda önündeki bir yılın daha saltanatının devamı, devlet gelirlerinin de garantisi olarak görmesi sebebiyle bunu bir coşkuya çevirmek istediği hissedilirdi. “Nevruz Pişkeşi”, bu coşkunun bir göstergesidir adeta; XV- XVII Yüzyıl arası 1000 akçe, XVIII. Yüzyıl 6000 sağ akçe (gümüş para ) ve IXX Yüzyıl sonlarında ise bir samur kürk ve 500 kuruş, hazırlanan takvim karşılığı Müneccimbaşına veriliyordu. Ayrıca müneccimlere de çeşitli ihsanlarda bulunulduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.

Aynı gün;  Nevruz’un girdiği saatte içinde misk, amber gibi kokulu baharat ve maddelerin bulunduğu macunu yemek de âdettendi. Müneccimbaşılar takvim sunarken hekimbaşılar da içinde 40 baharatın yer aldığı macunu sunarlardı. Nevruz macunu adı verilen ve şifa kaynağı kabul edilen bu macun, kadın-efendilere, sultanlara vb. ileri gelen kişilere özel fincanlarda ve süslü kurdeleler içinde takdim edilirdi.

Padişah, bunu da önündeki bir yılın daha saltanatının sağlıklı devamı, devlet ürünlerinin bereketli hasılatı olarak görmesi sebebiyle bunu bir coşkuya tahvil etmek isterdi.  Padişah tarafından, Hekimbaşının hil’at giydirilmesi, bilinen yegane Nevruziye Pişkeşidir. Hicri 1200 yılına ait Nevruziye takdiminden sonra, hekimbaşına “kürk bedeli ödendi” şeklinde belgelere ve Hicri 1225 ( Miladi 1786) yılındaki Nevruziyeyi takdim eden Hekimbaşına “Huzur-u Hümayunda giydirilen kürk bedeli olarak 350 Kuruşun tesviyesi “ şeklinde resmi kayıtlara rastlanılmıştır.

Aslında Nevruz Gününde Padişaha takvim sunulması, Nevruz Tebriklerinin kabulü, Nevruz Tatlılarının yenmesi gibi ritüeller de, kökü 1070’li yıllara kadar uzanan ve yine sebebini de benzer etkilere bağlayacağımız olaylardır.

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, 1074–1075 tarihinde, yaşanan karmaşıklardan kurtulmak, ürünün hâsılat zamanlarını halka bildirmek ve vergilerin toplanmasını da bir kaideye bağlamak amacıyla, Atalarının da kullandığını bildiği bir takvim sisteminin tespitini emreder. Hazırlanılan ve Kısa bir süre kullanılan (Melikşah’ın ölümüne kadar) ve Miladı, “ 20 Mart 1079 yılı”  ve o günün Bağdat’taki Nizâmîye Medresesi mevkiinde Güneş’in batış ânı kabul edilen bu takvime Sultan’ın adına nispetle “Celalîye” “Takvim-i Celalî” veya “Takvim-i Meliki” gibi adlar verilmiştir. Güneş yılını esas alan Celalî takviminde güneşin koç burcuna girdiği gün, yani (Nevruz Günü) yılbaşı olarak kabul edilmiştir.

Selçuklulardan sonra Anadolu’da kurulan Türkmen Beyliklerinde de Nevruz güneşin koç burcuna girdiği gün olarak kabul edilmiştir. I5. Yy.da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hâkimiyet kuran Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Bey kendi adına hazırlattığı kanunlarında, Nevruz’u dikkate almış; birtakım vergilerin alınması, yılbaşı kabul edilen Nevruzda başlatılmıştı. Bu anane Osmanlıların bölgeye hâkim olmasından sonra da değişmemiş, çeşitli gelirlerden değişik adlar altında toplanan vergilerin, Nevruzda tahsil edilmesi kanuna bağlanmıştır. Nevruz geleneği Osmanlılarda daha da gelişerek devam etmiş, halk arasında olduğu kadar saray geleneklerinde de etkili olmuştur.

  Cetvel, imsakiye, zayiçe ve takvimler

CEDVEL:

İrtifa cedvelleri olarak  da adlandırılan ve bilinen bu cetveller, rub-i daire aletiyle güneşin yükseldiği miktarı ölçülerek, bulunulan yerlerde vakitlerin tayin edilmesi işinde yarar. Yakın veya aynı enlem üzerindeki yerlerin irtifa değerlerini veren cetvellerdir. Kapsamı içinde bulunduğu yer sayısının çokluğuna bağlı olarak,  hazırlanan cetvellerin sayfa adeti de farklılıklar göstermekle beraber, genellikle 7 ila 12 yaprak olarak yapılmışlardır. Ancak 145 yaprak bulan örnekler de bulunmaktadır.

Yalnızca, vakit tayin eden cetveller adıyla hazırlanmakla birlikte, “Cadavil-al Takvim”, “Takvimu Salih Efendi” gibi adlar taşıyan ancak bilinen takvim özelliklerinden uzak cetveller de bulunmaktadır.

İMSAKİYE:

imsakiyeÖzellikle Ramazan ay içindeki güneş doğuş, batış, namaz, sahur, iftar ve elbette imsak vakitlerini belirtir şekilde hazırlanan cetvellerdir. Günümüzdeki gibi tek sayfalı örnekleriyle pek sık hazırlanıp o şekilde kullanılmakla birlikte, çok sayfalı örnekleri de mevcut bulunmaktadır.

Çok sayfalı imsakiyeye örnek olarak, XVIII. Yüzyıl da yaşamış astronomlardan, Salih Efendi Al- Mimari’nin 1765 yılı Girit Enlemine göre hazırladığı, 20×14,5 boyutlarındaki 49 yapraklı imsakiye gösterilebilir. Tek yapraklı muhtelif yıllara ait imsakiyelerde de hemen hemen aynı boyutlar ile ( 21,4 X 14,5 cm gibi) karşılaşılmaktadır.

ZAİÇE (ZAYİÇE):

Ziç’ler yıldızların belli zamanlardaki yerlerini ve durumlarını gösteren cetvellerdir. Bu cetvellerden çıkartılan neticeye de günümüzde kullanılan haliyle zayiçe denilmektedir.

Ancak bu tanımın, yıldızların yer ve konum bilgilerini yorumlayarak astrolojik tahminlerde bulunma, kişi ve ülkeler hakkında ileride olacakları tahmin etme şeklinde kullanıldığı da bilinmektedir. Bir dönem bu konuda hazırlanan zaiçe cetvellerine Osmanlı Saraylarında fazlasıyla itibar edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Bunun yanı sıra, belirtildiği gibi daha önce çıkartılan ziclerden yararlanarak, ait olduğu yıla göre hazırlanmış ve “zaiçe” olarak nitelenip adlandırılmış az sayıda takvim örneğiyle karşılaşmak mümkündür.

Bunlardan en bilineni, Sultan III. Mehmed ve Sultan I. Ahmed devirlerinde yaşamış ve tabiplik de yapmış, Yusuf al- Mutabbib al- şahir bi İbn-al Bakkal’ın yaptığı zayiçelerdir. İbn- Bakkal, kendisinden önce hazırlanmış ziçlerden ve onun zayiçelerinden yararlanarak, “Zaiçe-i sene 1009” ve “Zaiçe-i sene 1016” adlı eserleri telif etmiştir. İlk eser, 19,5 x 27 cm boyutunda, 11 yaprak talik yazıyla, 24 satır sayfa düzeniyle hazırlanmış olup, ikinci eser ise, 12 yaprak, 19×28.5 cm boyutlarında nesih yazıyla tertib edilmiştir. Bunun dışında “ Zaiçe-i Sal” olarak adlandırılmış örneklere de rastlanılmaktadır.

TAKVİM:

takvimi daimiKelimenin aslı Arapçadır. “Doğrultmak ve sağlamlaştırmak” demektir. Burada kastedilenin zamanın doğrultulması, sağlamlaştırılması olup, ya yanlış hesaplar üzerine oturtulmuş zaman bölümlerinden kurtulmayı amaçlamakta ve hedeflemektedir, ya da kullanılan zaman bölümleme işlemlerini değişmez bir vücut kazandırıp sürekliliğini artırmayı hedeflemektedir. Her iki şekliyle de iyi bir zaman ölçümü olmanın genel ilkelerini belirlenmektedir. Yazımızın başında yer verdiğimiz, Tabip Muhammed ibn al- Bakkal’ın, “……bunları temin etmek, doğru takvim ve sağlam hesab ile olur” sözlerini burada bir kez daha hatırlatmak yerinde olacaktır.

Takvim;

a.) Kabul edilmiş takvim sistemlerine göre hazırlanan

b.) İlk kullanılmaya başlandığı yıllarda büyükçe pafta kâğıt ve kağıt çeşitlerine işlenen,

c.) Daha sonraları küçük risaleler halinde veya rulo şeklinde tertip edilen

d.) En kullanılır halini Osmanlı İmparatorluğunda da görüldüğü üzere “cep takvim” boyutlarında yaşayan,

e.) Daha sonraki yıllarda, duvar, masa, 365 günlü olarak değişik formatlar ve boyutla kazanan,

f.) Günümüz de ise, giremeyecek hiçbir formatı ve boyutu kalmayan,

g.) İçerisinde gün bilgileri, meteorolojik bilgileri, zirai bilgileri, zaman bilgileri, vakit cetvelleri barındıran,

h.) Özünde astronomik durum ve konum belirtir defterlerdir.

Osmanlı Cep takvimleri; elyazması, 25- 28 sayfalık, iki bölümlü kitapçıklar şeklindeydiler. Bunlar çok düzgün ve okunaklı bir yazıyla, kara, kırmızı, mavi, yeşil, altın sarısı ve benzeri mürekkeplerin kullanılmasıyla, özene bezene hazırlanmışlardır. Belli ki, Müneccimbaşılığın çok sayıda müneccimleri ve kâtipleri bulunmaktaydı ki, bunları böyle özenle işlemekteydiler. Bu takvimlerin Ahkam-ı Sal ya da Tal-i Sal adı verilen ilk bölümü, o yılın zayiçe’sini verirdi. Burada, dönemin Padişahıyla müneccimbaşısının adının geçtiği giriş sözlerinden sonra, sırasıyla önce padişahın, ardından vezir- i azam ile öbür vezirlerin, şeyh-ul İslam ile ulemanın, umera ile askerin, defterdarlar ile divan üyeleri, kalem ve vergi memurlarıyla, eğitimcilerin, haremdekilerle padişaha yakın olanların, halk ile mal taşıyıcıların, tüccarlık edenler ile sanatıyla geçinenlerin her biri için, ara başlıklar altında ve dört mevsim süreleri içinde, o yılki zayiçeleri yer alırdı.

Yine bu bölümde, son iki başlık altında da, bolluk- yokluk, kıtlık, tarım ve ürün durumu, yağmurlar, rüzgarlar ve soğuk, yer ve gökyüzü olayları ile kargaşalar ve ayaklanmalar, savaş ve ölümler, barış, esenlik ve güvenlik durumlarından bahsolunurdu. Yıldızların ve gezegenlerin günlere göre durumu ve mevsimlere göre hava hareketleri “mevasim” veya “mevasim ve ahval-i kevakib” başlığıyla kaydedilirdi.

Bundan sonraki bir sayfada, yeni yılın başladığı ilkbahar ılınımı gününün ( Nevruz), Eski Fars ( Yezdicürd), Kıpti, Rumi ( İskender), Celali ve Hicri takviminin hangi yıl ay ve gününe denk düştüğü ile Hukema-i Çin ve Münecciman-ı Deşt-i Kıpçak’a ( Çin bilgeleri ile Kıpçak bozkırı gökbilimcilerine) göre, o yılın, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi içerisinde hangi hayvan yılı olduğu ve o yılda doğacakların kısa tali’lerine yer verilirdi. Bu bölümün “Tarih-i Türki” veya “Sal-i Türkan” olarak adlandırıldığı da mümkündür.

İkinci Bölüm, 13 sayfalık asıl takvim bölümüdür. İlk 12 sayfasında Celali Takvimine göre düzenlenmiş 12 ayın 30’ar günlük bilgileri yer alırken, 13’üncü sayfa ise 5 ya da 6 günlük artık yıla ekleme gün bilgileri için ayrılmıştır.

Yılın, Nevruz-i Sultani’ye göre başlatıldığı ve yıl sayısının çok uzun bir süre Celali Yıl sayısına göre adlandırıldığı bu takvimlerin bu sayfaları da üç sütuna bölünmüştür. İlk sütun yine o ayın genelleştirilmiş olarak, ahkâm-ı nücum’unu verir. Bu sütunun başında, o ay gerçekleşecek Hicri Ay başının ilk akşamının olası görünüş biçimi, örneğin” Receb-i şerif Çeharşenbe gicesi cenubi ve alçak ve mutedil görüne” yolunda verilmiştir. Orta sütun, takvim bilgileri içerir. Burada gün adları, Arabi, Rumi( İskender) aylarının gün sayıları ve de o gecelerde Ay’ın içinde bulunacağı burçlar verilir. Bu sütunlarda, 15 ve 16.Yüzyıl takvimlerinde Celali, Eski Fars ve Oniki Hayvanlı Türk Takviminin günleri de yer alırdı. Ancak 17. Yüzyıl takvimleriyle birlikte bu uygulamaya son verilmiştir.

Yine bu sütunda; o günün takvimdeki yeri gösterilir : “ Eyyam-ı Bahur”, “ hareket-i haşerat” gibi Halk Takvimi verileri; “Ramazan ül- mübarek”, “Iyd-i tecelli-i Nesara” gibi Müslüman ve Hristiyan dini günleri; “ Tahvil-i Şems bi Cevza”gibi burçların aktarımı bilgileri; “Bermude-i Kıpt”, “Başens-i Kıpt” gibi Kıpti aybaşları; “ Teslis-i Zühre bi –Zühal” gibi gezegenlerin arası açıklığın derece miktarları;  “Mukabele-i Nahseyn” gibi gezegen karşıtlığı ve yıldız falcılığı bilgileri; “ Tulu-u Nesre”, “Tulu-u Cebhe” gibi yıldızların doğuş vakitleri, “ Nehar 14 saat”, “leyl 10 saat “gibi gündüz-gece süreleri, namaz vakitleri gösterilir.

Üçüncü ve son sütun da ise; “sa’d”, “mahzur” ve “mümteziç” gibi uğurlu ve uğursuz sayılan günler ile; “Akd-i şirket”, “ amel-i esliha” ve “tedbir-i asker” gibi güne özgü ticari, askeri, mali bilgiler yer alırdı.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında kabul edilmiş takvim sistemleri halkında kısa bir bilgi verilmesi, takvim yapımındaki bu çeşitliği ve zenginliği de gözler önüne serecektir.

Osmanlıların kullandıkları takvim sistemi, başlangıç noktası yani Miladı olarak, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye Hicret’ini kabul eden ve Ay’ın dolanımını esas alan, Kameri Hicrî Takvim’dir.

Osmanlılar Hicrî Takvim’in yanı sıra, Hicret tarihinde başlayan, ancak Güneş yılı esasına dayanan Şemsi Rumî Takvim sistemini de kullandılar.

Ancak Kameri takvim sistemiyle, Şemsi takvim sistemi arasındaki fark, 33 senede 1 yılı bulduğundan 20 Temmuz 1677’de Baş Defterdar Hasan Paşa’nın teklifi ile, her 33 senede 1 sene atlanmak suretiyle 1087 Hicrî-Şemsî yılı (1676) Siviş (Tedavül) yılı sayılmak suretiyle yeni bir takvim sistemini uygulamışlar ve mali kayıtları bu esasa göre düzenlenmeye başlamışlardır.

Takvim1740 yılında ise, yeni bir sistem düzenlemesiyle, Defterdar Atıf Efendi’nin hazırladığı, “1152 Hicrî-Kameri yılından itibaren, maaşların ve ulufelerin Hicri Yılbaşı olan Muharrem ayında değil de, Mart ayından itibaren esas alınmasına dair padişaha sunduğu takrir”in kabul görmesi üzerine (Malî Sene) esaslı yeni bir takvim sistemi uygulamaya konulmuştur. Bu tarihten itibaren mali yılbaşı Mart ayı olmuş, Celali Takvimini yıllarca kullanmış bir kültürün devamı olarak, Mart ayı başlangıçlı Takvim uygulamasına geri dönülmüştür.

1794 yılında Defterdar Mora’lı Osman Efendi’nin, tefavütlerin (hicri yıl ile mali yıl arasındaki farktan meydana gelen gelir farklılıklarının) hesabının devlet hazinesine yük olmamasını sağlayan teklifinin kabul edilmesiyle, Malî Seneye dayanan sarfiyat (harcama) ve tediyat (ödeme) şeklinin tatbik sahası genişletilmiştir.

1840 yılında da Resmî işlerde Hicrî-Kameri tarihle birlikte Rumî tarih kullanılmaya başlandı.

1917’de ise (1 Mart), 21 Şubat 1333 tarihli 125 sayılı kanunla tarihin başlangıcı (Hicret) değiştirilmemek üzere “ Takvim-i Garbî” adı altında Gregoryen takvim sistemi yürürlüğe konuldu ve bu Kanunla, 15 Şubat 1333 tarihini 1 mart 1333 (1917) tarihi takip etti. Böylece günlük tarih Gregoryen Takvim sistemi esasına göre düzenlenmeye başlandı. 125 sayılı Kanuna göre; a) 15 Şubat 1332 tarihini 1 Mart 1333 (1917) günü takip etti, böylece tarihten 13 gün silinerek gün sayısındaki hata düzeltildi. b) 1333 Rumî yılı teknik sebeple 1 Mart’tan başlamakla beraber 10 ay devam ederek, 31 Kânûn-u Evvel (Aralık) 1333 (1917) günü sona erdirildi ve 1 Kânûn-u Sânî (Ocak) 1334 = 1 Kânûn-u Sânî (Ocak) 1918 olarak başlatıldı.

1840 yılından beri Jülyen usulüne göre yürüyen mali ve resmi muamelattaki tarihi kayıtlar, 1918 tarihinden itibaren Gregoryen usulüne göre devam ettirilmiş ve yılbaşı 1 Ocak tarihine alınmıştır.

Görüleceği üzere Takvim sistemleri, yalnızca ülkelerin kendi inisiyatifleriyle belirleyip kullanabilecekleri bir hal olmadığı gibi, yine de içinde hususi şartları da barındıran hüviyetler de taşıyabilmektedir. Bu yönüyle, Osmanlıların Takvim sistemlerine çok miktarda hususi şartlar ilave ettikleri, zaman zaman da işin içinden çıkılmaz durumlara düşüldüğü söylenebilir. Yukarıda ifade edildiği üzere, Cep takvimi çeşitliliğini de bu konuya bağlamak mümkün gözükmektedir.

Ancak, bilinen cep takvimi niteliği olan;  yer, hava, su, iklim, yıldız, gök küre, ay, güneş, gezegen, mesafe, zayiçe, imsak,namaz, haç bilgilerinin yer aldığı bir tasnife gelinceye kadar, tespit edilmiş ancak bu bilgileri içersinde ihtiva etmeyen “takvim” niteliği de görünmezden gelinemeyecek 3 adet belge ile karşılaşmaktayız.

Bunların ilki;Hicri 824 tarihinde Çelebi Sultan Mehmed’e sunulmuş olan Farsça takvimdir.. Üst kapağı olmayan pek bozuk bir cilt içindeki eserlerin boyutu 35.3 x 27 cm’dir. Yazılı bölümleri ve satırları değişiktir. Takvimin ana sayfalarında; halifelerin ve eski İran şahlarının adlarını, hilafet ve padişahlık yıllarını gösteren listeler vardır. Bundan sonrası, türlü falcılıklardan ibarettir. 824 Tarihli Takvimin, tarih kaynağı olarak değeri gözden geçirilirken bazı noktalar göze çarpmaktadır.

a) İslam tarihi bölümünde, istinsah yanlışı yapılmasına imkân bulunmayan büyük yanlışlar görülmektedir.  Bunun sebebini takvimi hazırlayanın tarihçi değil, müneccim olmasında aramak gerekiyor. Herhalde İslâm tarihi için başvurduğu kaynaklar ciddî tarihler olmayıp avami eserlerdir.

b) İlhanlı tarihi, Selçuk tarihinin devamı gibi alınmış, Selçuk tarihine de Gazneli Mahmud’un tahta çıkmasıyla başlanmıştır. Her ne kadar bu, tarihî tekâmüle ehemmiyet verildiğini gösteren bir husus diye kabul olunabilirse de Selçuk tarihindeki büyük yanlışlar için söylenecek hiçbir mazeret yoktur. 394-698 arasındaki 304 yıllık bir zaman olan bu devre 28 paragraf tutmaktadır.

c) Karaman tarihi için de bir bölüm ayrılmış ve mühim bilgiler verilmiştir. 652-821 yılları arasındaki 169 yıllık Karaman tarihi için 18 paragraflık bilgi verilmesi Karamanlılar’ın mühim sayıldığını gösterir. Daha sonraki Osmanlı tarihlerinde, Karamanlılar’a karşı gösterilen hakaretten bu takvimde eser yok-tur. Hatta 113’üncü paragrafta Karamanoğlu Alâaddin Beğ’den Karaman ocağı-nın övüncü olarak bahsedilmesi Çelebi Sultan Mehmed çağında Karamanlılar’ın Osmanlılar’la denk bir kuvvet ve ülkenin bir bölümünün hükümdarları sayıldığını gösterse gerektir.

ç) Ayrı bir bölümde ve 33 paragraf halinde anlatılan Osmanlı tarihi 639-821 arasındaki 182 yıllık olayları almaktadır. Eserin en orijinal bölümü burası olup bilhassa 800 den sonraki vukuata müellifin şahit olduğu kabul edilebilir.

d) Ulu hakanların tarihi olarak geçen paragraflarda Büyük Çengizliler’le İlhanlılar ve Altın Ordu’dan Toktamış Han zikredilmiş bulunup, daha sonraki tarihlerde olduğu gibi ne Cengiz, ne de Hulegü hakkında hiçbir aşağılayıcı tabir kullanılmaması, Çelebi Sultan Mehmed çağındaki Osmanlı ülke-sinde Çengizliler’e karşı düşmanlık beslenmediğini gösterir. Müslüman oldukları halde İslâm tarihi hakkındaki bilgilerinin pek lâubalî olduğu gözüken o zamanın Osmanlılar’ında bunu tabii görmek lâzımdır.

takvimi daimiİkinci Takvim ise, Prof. Mükrimin Halil Yinanç’ın özel kütüphanesinde bulunan ve Şeyh Vefa Ruznâmesi, Melhame, Rüya Tabiri risaleleriyle Osmanlı Kanunnâmelerini de alan büyük bir dergi içindeki Hicri 835 tarihli Türkçe takvimdir. Takvim,”ruzname” olarak adlandırılmış olarak derginin 33b-35a yapraklarındadır. 28.3X19 cm boyutlarında ve 19 satırlıdır.

Takvimin hangi tarihte yazıldığına dair bir kayıt yoktur. Telif tarihi hakkında kesin bir şey söylemeye imkân yoktur. Fakat hemen bütün takvimler, zikrettikleri son olaydan bir veya iki yıl sonraki bir tarihte telif olunduğuna göre bu takvimin 835’te tertip edildiğini,  kabul edebiliriz. Şeyh Vefa  ( 1491 ?) ismiyle tanınan Muslihüddin Mustafa b. Ahmed İbnü’l- Vefa es- Sadri el- Konevi’nin hazırladığı bu Şeyh Vefa Ruznamesi, iki bölüm halinde devr-i daimiyi gösterir bir takvimden ibaret olup cetvelleri ve bazı astronomik şekilleri içerir. Eserde ayrıca “ahkam-ı nücum” astroloji konusunda da bazı bilgiler bulunmaktadır. Eserin son bölümünde Osmanlılar tarafından kullanılan ay isimlerinin pek çok farklı dildeki karşılıkları verilmekte ve ayların astrolojik açıdan değerlendirilmeleri yapılmaktadır.

Diğer takvim ise; Süleymaniye Genel Kitaplığındaki “Muhtelit” adlı kütüphanede, 1277 numaralı cildin içinde bulunup II. Murad’a sunulmuş olan Türkçe Hicri 843 tarihli bir takvimdir ve 1a-29a yapraklarındadır. 1a daki zahriyede tezhipli ve renkli kaim çerçeve içinde yaldızla yazılan yazıda; Takvim’in 843 yılında telif olunduğunu kesin olarak bildiren iki delil vardır: Biri, takvim’in önsözünde ve 1b deki “Buı dahı ol zikr olınan tevârihleyin hicret yılınun 843 yılına değin taşihh etdüm” ibaresi, ikincisi ynıe 1b deki  33’üncü paragrafı teşkil eden “Hicretü’n-Nebiden berü aleyhi’sselam 843 yıldur” cümlesidir.

Telif yılının bilinmesi, eskiliği, Türkçe ve tafsilâtlı oluşu bu takvime ehemmiyet kazandırmaktadır. 1b-3a arasında bulunan tarih bölümünün en dikkate değer noktalarından birisi 77—87 paragrafların umumî başlığıdır. Çengizliler’den on kişinin tahta çıkış veya öİüm tarihlerini bildiren bu kısmın başlığıdır. Rahmetle anılan bu hakanlar arasında Cengiz, Ügetey, Göyük, Mengli, Hülegü gibi Müslüman olmayanların çoğunlukta bulunuşu, hele Cengiz ve Hülegü gibi, sonraki zamanlarda müslümanlığın baş düşmanı sayılarak haklarında daima kötü şeyler yazılan hükümdarların saygı ile anılışı XV. yüzyıl Anadolu Türkleri’ndeki tarih telâkkisini göstermesi bakımından önemlidir.

Yine bunun gibi, Osmanlılarla çarpışan Kadı Burhaneddin’den ve Karaman beğlerinden saygılı bir dille bahsolunması, sonraki zamanlarda azdırılmış bulunan mahallî düşmanlıkların da XV. Yüzyılda olmadığını göstermektedir.

Görüleceği gibi bu üç takvim örneği de takvim hüviyeti taşıyan bilgi ve içerik içinde bulunmakla birlikte, bir dergi ve risale içinde yer alan, kendi başına tek ve ayrı bütünlüğü bulunmayan takvimler niteliğindedir. İçinde bulundukları dergi veya risalenin mütemmimleridirler. Oysa takvimler de aranan diğer bir husus da, yalnızca takvim bilgisi ihtiva edişleri ve ancak bu amaçla kullanılmış ve tercih ediliyor olmalarının gerekliliğidir.

Bu tarzda Osmanlı cep takvimi niteliğinde ilk örnek; Fatih Sultan Mehmed için hazırlanmış takvimdir. Henüz İstanbul’un fethedilmediği Hicri 856 yılına ait ( 1452) bu takvim, “ Takvim ve Ahkam-ı Sal” adını taşımaktadır. Takvimde, Osmanlı Padişahlarının, Fatih Sultan Mehmed’e kadar olanlarının isimleri, yıldızların ahkamı ( hükümleri), dört mevsimin ahkamı, ihtiyaratı bildiren cetveller yer almaktadır. İki nüshası günümüze kadar ulaşmış bu takvimin ilk nüshası, 12.5 x 31 cm boyutlarında, 27 yaprak ve nesih ile tarik yazı birlikte yazılarak ve muhtelif satır adetlerinde hazırlanmıştır. İkinci nüsha ise, 27 x 37.5 cm boyutlarında 37 yaprak, sülüs ile talik yazı ile birlikte, 26 satırlık sayfalar halinde hazırlanmıştır.

Takvim ve Ahkâm-ı Sal’ın bir diğer ilk örneği de; Hicri 900 yılına ait, II Bayezid devri müneccimlerinden Hayati mahlasıyla şöhret bulmuş Abdulkerim b. Sinan’ın hazırladığı, “ Takvim ve Ahkam-ı Sal-i 900” dür. Cetvellerden meydana gelen eserin, birinci cedvelinde; peygamberler, hükümdarlar, halifeler, âlimler, emirler, hâkimler ve önemli olaylar yer almaktadır. İkinci cetvelde Hicri 900 yılı tali’ne dair genel hükümlerden, üçüncü ve dördüncü cetvellerde ikinci cetvelin yani tali’in bakiyesinden bahsedilir. Beşinci cetvel de ise, Türk, Hıta, Çin, Uygur ve Kıpçak senelerine( takvimlerine) dair ahkam-ı tali’den bahsedilir. Altıncı ve daha sonraki cetveller ise, zayiçelere tahsis edilmiştir.

19 yaprak olan eser, 18×27 cm boyutlarında olup, talik yazı ile ve 26 satırlık sayfa düzeniyle tanzim edilmiştir.

ebuuziyaOsmanlı dönemine ait cep takvimlerinin, içerdiği konular bakımında çok büyük ayrımlar ve değişiklikler göstermediği bilinmektedir. Hatta bu öze bağlılık Cumhuriyet’in ilk döneminde yayınlanan matbaa türevli cep takvimlerine kadar taşınmış, çoğu bilgi bütünlüğü günümüz cep takvimlerinde bile görülmektedir. Şekil bakımından da çok farklı örnekler ile karşılaşılmamaktadır. En aykırı Örnek olarak, Derviş Muhammed olarak tanınmış,Derviş Muhammed b. Muhammed al- Hasib al- Mevlevi’nin Hicri 1120 yılına ait olarak hazırladığı Karton üzerine sürgülü takvimi gösterilebilir. Şekil dışında rastlanmayan bu değişikliğe, hazırlanan takvimlerin sayfa sayısında ve kümelenebilecek “ad gruplarında” rastlanılmaktadır. Müelliflerinin adlandırmaları üzerine Osmanlı XV. Yüzyıl sonrası Cep takvimlerini başlıca 5 ayrı kümede incelemek mümkün olabilecektir.

a.Takvim-i Sal

Osmanlı müneccim, müneccimbaşı, muvakkit ve diğer astronom, bilim adamı ve sonraki yıllarda da konuyla ilgili matbaalarca hazırlanıp, kullanılan ve içinde daha önce belirttiğimiz takvim özelliklerini tümüyle ya da kısman barındırmış takvimlerin birçoğunun “ Takvim-i Sal” adıyla yayımlanmış olması elbette anlamsız değildir.

Henüz ticari bir nitelik kazanmamış, değişik ad ve isimlerle anılmasının da henüz yaygınlık kazanmadığı bir ortamda, müelliflerinin de gerek mütevazı nitelikleri ve gerekse de bir ilmi yerine getirme gayretleri içerisinde, takvimler belli bir süre Takvim-i Sal ( Yıllık Takvim ) şeklinde hazırlanıp yayımlanmışlardır. Ancak, her takvimin başında da ihtiva ettiği yıl ibaresine yer verilerek “    ….Yılı  Takvimi” hüviyetiyle bilinmiş ve anılmışlardır.

Bu sebeple aynı yıl içerisinde yayımlanmış çeşitli müelliflere ait Takvimi Sal’lara rastlamak çok tabi olduğu gibi, farklı yıllara ait, farklı şahıslar tarafından hazırlanmış, Takvim-i Sal’lara rastlamak mümkündür. Bu ayrımın ise, müellifinin adının zikredildiği takvimler belirtilerek yapıldığı bilinmektedir.

Zaman zaman “Takvim” ile “Sal” arasına eklenen belli sıfatlarla da adlandırılmış ve ayrım konmaya çalışılmış takvimler de bulunabilmektedir.

Örneğin; İstanbul da yetişen XVIII Yüzyıl astronomlarından Halife- Zade’nin, Hicri 1175 yılı için hazırladığı takvim, “ Takvim ve Ahkâmı Sal” adını taşımaktadır. Bu takvim 93 yaprak, 22×14 cm boyutlarında ve her sayfası 21 satır talik yazıyla hazırlanmış olup, müellifinin el yazısıyla da, devrin hükümdarı III. Selim’e takdim edilmiştir.

Ayrıca, Arabi ayların, güneş yılına ve çeşitli tarihlere çevrilmesini gösteren cetvellerden oluşan ve 11 Zilkade 1182 Pazartesiye rastlayan Nevruz günü münasebetiyle hazırladığı “ Cedvel-i Marifet-i Tahvil-i Sal ve Tevarih-i Meşhure, Sene 1182-1183” adlı eserini Sultan III. Mustafaya takdim etmiştir. Ki bu cedvel, Uluğ Bey Zic’ine göre hazırlanmıştır.

Diğer taraftan 8 Rebiülevvel 1198 Cuma gününe tesadüf eden Nevruz münasebetiyle hazırladığı “ Cedvel-i Marifet-i Tahvil-i Sal ve Tevarih-i Meşhure, Sene 1197” adlı takvimini de, Sultan I. Abdulhamid Han’a takdim etmiş bulunmaktadır.

Görülüyor ki Halife- Zade, Osmanlı astronomi tarihi içerisinde büyük bir zattır. Daha genç yaşlarında iken riyazî bilimlerden astronomide göstermiş olduğu maharet yüzünden Şehzade Sultan III. Mustafa zamanında baş halifeliğe kadar yükselmiştir.

XIX. Yüzyıl Osmanlı âlimlerinden biri olan Müderris-Zade Sadullah Efendi, astronomi ile ilgili eserlerinin yanında, Hicri 1229 yılından başlayıp, Hicri 1272 yılına kadar hemen hemen her sene o yıla ait, “ Takvim-i Sal” hazırlayarak büyük bir hizmette bulunmuştur. Ki bunlardan, Hicri 1239 yılına ait Takvim-i Sal, Celali Takvimine, Hicri 1254 yılına ait Takvim-i Sal ise, ayrı ayrı Cassini ve Uluğ Bey ziclerine göre hazırlanmışlardır. Bu, aynı zamanda türünde ilk ve tek çalışmadır.

Bu üretken çalışmayı, Tarsusi- Zade olarak bilinen Osmanlının son dönem bu münecciminin, Hicri 1298- 1315 yıllarına ait toplam 26 adet olan “Takvim- Sal”  ve Hicri 1306- 1309 yıllarına ait 3 ayrı çalışmasında görmek mümkündür. Tarsusi- Zade’nin Takvim-i Sal’larının tümü, taş basma bir hüviyet taşırken, aralarında “ser müneccime mahsus“ özel olarak hazırlanmış 3 ayrı nüshaya ve “ sene-i şemsiyesine mahsus” 2 ayrı örneğe de rastlamak mümkündür.

“Takvim-i Sal” ve “ Takvim ve Ahkâm-ı Sal” türünde Hicri 860’lı yıllardan itibaren benzer örneklerini çok sayıda görmek mümkündür. Takvim-i Sal olarak neşredilmiş son takvim ise Hicri 1353- 1354 senelerine ait takvimdir.

b) Ruzname

Farsça gün anlamına gelen “Ruz” ile yazı, belge anlamına gelen “ name” den oluşan Ruzname, günlük anlamıyla birlikte, Osmanlılarda takvimin de kullanılan bir adı olmuştur. Sarayda, “günlük” gelişmeleri, saray hayatını ve sultanın günlük hayatını kaleme alan ruznamecilerden ayrı olarak, Ruzname deyimi; gün bilgisi, günlük, ya da tam ifadesiyle Takvim olarak değerlendirilmiş ve kullanılmıştır.

Keza, Süleyman Hikmeti’nin Hicri 1199 ve Hicri 1218 yıllarına ait hazırladığı takvimlerin adı “ Ruzname-i sene 1199” ve “ Ruzname-i Sene 1218” adlarını taşımaktadır. Rulo halinde hazırlanan bu takvimlerden ilki, 145×10.5 boyutunda iken, diğeri ancak, 13.5×9.8 boyutundadır.

Hicri XII. Asırda yayımlanmış değişik yıllara ait Ruznamelere sık sık rastlanmaktadır. Şehzade Ahmed b. İbrahim Han tarafından, Hicri 1095 tarihli “ Ruzname” 30 yaprak, 24.5×36.8 cm boyutlarında ve nesih yazılı, 13 satır sayfa düzeniyle hazırlanmıştır.

Ruznamelerin, adlarında yeni sıfatlı kelimeler ile hazırlanıp telif edildiği de görülmektedir. “Ruzname- Cedid”, “Ruzname-i Cedide-i Muhammediye”, “Ruzname-i Cedid Sini…”,” Ruzname-i Daimi” gibi. Ayrıca, “ Miftah-ı Ruzname” adıyla farklı yıllara ait telif edilmiş ruzname örneklerine de rastlamak mümkündür.

Ruznamenin en güzel örneklerinden biri, daha önce sözünü ettiğimiz Şeyh vefa olarak bilinen Mustafa b. Ahmed- al Şadri al- Konavi’nin hazırladığı Hicri 893 yılına ait olan ve rulo halinde hazırlanmış,   müsenna bir tarzda devr-i daimiyi gösteren, “Ruzname-i Şeyh Vefa”dır. Değişik kişi ve kurumlarda 46 nüshası bulunan eserin cedvelleri ve birkaç hey’i şekli havidir.

c)Sal-i Türkan

Farsça “ Türkler” anlamında kullanılan Türkan kelimesinin, “ Sal-i Türkan” olarak kullanılmasını “ Türklerin Yılı” olarak değerlendirmek mümkün olmakla birlikte, kastedilen, Türk Takvimi, Türklerin Takvimi niteliğindedir.

XVIII yüzyıl astronomlarından Erzurumlu İbrahim Hakkı, “Marifatname “ adlı eserinde 73 beyitte nazmettiği “Sal-i Türkan” şiiri ile kısaca; “Ey aziz, malûm olsun ki, Hindistan filozofları, zamanı oniki hayvan üzerine deveran edip, yılda birini ahlakıyle nitelenip, cihandakilere böyle Hak’kın emriyle sirayeteni bulup, tecrübe ve sınama ile tesirlerini hükümlerini ispat etmişlerdir. Türkistan ahalisi genellikle ona itibar edip, hükümleriyle gitmişlerdir. Onun için zamanın hükümlerini “Türkistan Senesi” ismiyle adlandırmışlardır.” Demektedir.

Sal-i Türkan olarak adlandırmayla ilk olarak, hemen hemen bütün Osmanlı cep takvimlerinin  içinde ve “ birinci bölüm” olarak ayırdığımız  Oniki hayvanlı eski Türk takvimi verilerinin yeraldığı, yılların hangi hayvan taksimatlarına denk geldiği konularına ayrıldığı sayfalara verildiğinde rastladığımızı hatırlatmalıyız.

Başlı başına, Sal-i Türkan adıyla hazırlanmış ilk takvim olan “ Sal-i Türkan ( fi’t takvim)”, Sultan II. Mahmud zamanında müeelifi bilinmeyen 16 sayfalık Hicri 1241 yılına ait takvimdir.

ç) Takvim-i Daimi

Osmanlı Devletinde pek örneği görülmeyen bu takvimin ilk örneği, bir sene için değil, devamlı kullanılmak üzere iki metre uzunluğunda, gayet ince deri üzerine yapılan ince hesap ve zarif tezhiplerle meydana getirilmişti. Hesaplar 100 sene için yapılır ve takvimden 100 sene boyunca ahkâm çıkartılır, erbabı müteakip asırlar için de kullanabilirdi. Bu işle uğraşanlar arasında XIX. Yüzyılın başlarında yaşamış Süleyman Hikmeti isminde bir zat meşhur olmuştur. Bu tür takvimlerde seneler, mevsimler, aylar, günler, güneş ve ay tutulmaları, sayılı günler, meteorolojik ve astrolojik hesaplar yer almıştır. Takvimlerin açılıp sarılması ve istenen yere bakılması için iki ucunda parmak kadar ve daha büyük fildişi masuralar bulunurdu.

Süleyman Hikmeti’nin “Ruzname-i Sene 1199” adlı takvimi adı itibariyle Ruzname örneğinde yer almakla birlikte, aynı zamanda Takvim-i Daimi’lerin de en güzel örneği niteliğindedir.

Özellik arz eden diğer bir çalışma da XVIII. Yüzyılda müderrislik ve Padişahın özel hazine hocalığını yapan Muhammed Al- Darendi’nin Miladi 1696 yılına ait “ Takvim-i Daimi” sidir. Sürekli kullanılabilir özellikte hazırlanan bu takvim, sebebi bilinmemekle birlikte “ Ruzname” adıyla meşhurdur. Hakkında A. Toderi’nin yazdıkları bu ifadenin sebeplerini de izah etmektedir. “Darendeli Mehmed Efendi, meşhur Ruzname veya sürekli takvim ile Türk astronomi tarihinde yaşayacaktır. Türkler, onun her ayın günü, saati ve dakikalarını doğruluk ve titizlikle veren tablolarını kullanmaktadır”

  1. Diğerleri

Takvim-i Ahkâm, Takvim-i Sal-i adı formatı dışında yayınlanmış çeşitli takvimler ile karşılaşmak mümkündür.

Osmanlı takvim hazırlayıcıları arasında, Takvim-i Sal kalıbı ve adı dışında karşılaştığımız ilk örnek, 1826 yılında Müneccim-i sani’lik görevine başlamış olan Durakpaşazade’ye ait bulunmaktadır. Ruzname-i Cedide adını taşıyan bu eser Hicri 1221 yılından, Hicri 1300 yılına kadar, seksen yıllık devr-i daim takvimi ile birlikte 1221 yılına ait bir takvimden ibarettir

Bu isim kalıbı dışında telif edilmiş diğer takvim adlarına örnek vermek gerekirse; “ Takvim li- Sanatay 989 va 990”, “Takvim-i Kevakib Sene 1026”, “Takvim-i Sagir-i Daimi”, “1146 Hicret Yılı Takvimi”, “Kitab fi-el Takvim” , “ Takvim va el İhtiyarat” , “Takvim Mecmuası”, “ 1135 Senesine Mahsus Takvim ve Tali-i Sal”  sayılabilir.

Ayrıca, Fatih Cami’i Hatibi olarak bilinen Lahicani al- Cilani’nin, II Bayezid için hazırlamış olduğu “ Takvim-i Padişahi Sene 894” ü, Müneccim Abdurrahman’ın Sultan II. Bayezid’in şehzadesi Sultan Ahmed için hazırladığı Hicri 916 yılına ait “ al Takvim al- Tamm” ını, müneccim Yusuf b. Omar al Sa’ati’nin II. Bayezid’e takdim ettiği Hicri 916 yılına ait “Saha’if-i Takvim”ini de özellikle belirtmek gerekir.

XVII. yüzyıl astronomlarından Müneccimek lakabıyla bilinen Hasan b. Hüseyin’in tertip ettiği “ Mecmua-i Ahkam-ı Tali- Sal 1072” ve yine aynı zatın hazırladığı “ Takvim-i Nücum li-sene 1075” adlı takvimleri, Osmanlı devri cep takvimciliğinin şahane ve özgün örnekleri olarak görmek gerekir. Müneccimek’in bu ikinci eseri, astrolojik takvim özellikleri de taşımaktadır.

Renkli bir şahsiyet sahibi ve XVIII yüzyılda yetişmiş muvakkitlerden olan Derviş Mehmed’in, muhtemelen Hicri 1120 yılında ( Miladi 1708) hazırladığı takvim, şekli ile Osmanlı döneminin en ilginç takvimidir. “ Takvim” adı verilen, 26x 39 cm boyutlarında 1 yapraklı, rika yazılı, karton üzerine çalışmadan ibaret olan bu takvimde, karton üzerine yedi yarım daire çizilmiştir. Bu yarım daireler üstüne gezegenler, sabit yıldızlar, burçlar konarak yerleri gösterilmiştir. Yıldızların adları, takvim günleri yazılarak, sürgü usulüyle çalışan bir takvim resmi meydana getirilmiştir.

Bu kapsamda verilebilecek son örnekler, XVIII yüzyıl muvakkitlerinden Ahmed Efendi b. Huseyin’e aittir. Müneccimbaşılık da yapan Ahmed Efendi’nin hazırladığı ve Sultan I. Mahmud’a sunduğu takvimlerden biri, “ Tali-i Ahkâm-i Sal-i 1157” bir diğeri de “ Ruznamçe fi’l- Tavali” adını taşımaktadır.

Zamanın Osmanlı topraklarından olan Mısır, Ürdün, Irak, Şam, Lübnan, Suriye ve ayrıca Arabistan gibi ülkelerde de benzer takvim çalışmaları yapılmıştır. Bazı kişi ve zümrelerce de kullanıldığına şahit olunan ve itibar edilen bu takvimler değişik adlarda yayınlanmışlardır. Genellikle, “ Muriba li sana….”, “Muriba li Sana Şamsiyya….”, “Natica li Sana….”, “Takvim-i Havas”, “Takvim li Sini….” adlarını taşımışlardır.

Bunların yanında, takvim çalışmalarını gördüğümüz ve benzer adlarla takvim hazırlamış şahsiyetlerin, geçmiş yıllara ait takvim çalışmaları yaptıklarına da şahit olmaktayız. Bunun en güzel örneği, XIX yüzyıl sonlarında yaşamış muvakkit Mustafa Asım Bey’de görülmektedir. Asım Bey, “ Takvim-i Sal” ve “Takvim-i Sal-i Mükemmel” adlarıyla Hicri 1316- 1319 yılları arasında takvim hazırlamakla yetinmemiş, muhtemelen Hicri 1318 yılında da, Hicri 1274 ile 1283 yılları arasını ihtiva eden, dokuz senelik “ Zayiçeli Nücum Takvimi”ni neşretmiş bulunmaktadır. Cedvel şeklinde hazırlanan bu takvim, 153 yaprak olup, 11.8x 20.5 boyutlarında ve rika yazıyla tertib edilmiştir.

Osmanlı Cep Takvimlerinin Yenileşme Süreci

Gerek Avrupa ve gerekse de tüm dünyadaki Hicri 1300 yıllara ait siyasi ve toplumsal gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğuna her gücüyle etki etmemesi beklenemezdi. Siyasi ve toplumsal gelişmelere yansıyan bu değişim hareketlerinin, Osmanlı Cep Takvimi, telif ve yayın özelliklerine de yansıdığını görmekteyiz.

Hicri 1300’lü yıllardan sonra yeni bir kimliğe bürünmeye başlayan takvimlerde ilk yenilenme hareketi, Erkan-ı Harbiye-i Bahriye Dairesinde, Mülazım-ı Evvel olarak görev yapan Mehmet İhsan’ın Hicri 1306 yılında hazırladığı “Yeni Takvim” ile başlar. Gerçekten de kendisinin takvimine koyduğu “Yeni” sıfatı, ilk örneğine Hicri 856 yılında rastladığımız Osmanlı cep takvimleri tarihindeki yaklaşık 450 senelik bir geçmişin, yenileşme sürecinin adı gibidir. Adeta bilinmiş ve özellikle seçilmiş gibidir. Nitekim bu yıldan itibaren, içeriği bakımından değilse bile, zamanın teknik gelişmelerinden yararlanarak, şeklini ve özellikle de adını yenilemiş cep takvimleriyle karşılaşılacaktır.

Ancak bu devirde, takvimlerin artık bir ticari kimlik kazanmaya başlamasının ve hazırlayıcılarının da, en mükemmele sahip olduklarının kamuoyunca bilinmesini istemelerinin başlangıcı, astronomi ile de yakından ilgilenen, Bab-ı Seraskeri Levazımat-ı Umumiye Dairesi ketebesinden Cemil’in hazırlayıp, neşrettiği takvimlerdir. Cemil’in Hicri 1308 yılında hazırladığı takvim, üzerinde “İkinci sene Ma’lumat-ı Müfideyi Cami 1308 Hicri Senesine ait” ibaresi taşıyan, “Osmanlı Takvimi” adını taşımaktadır.

Hicri 1310 yılına ait hazırladığı takvim ise; “ Osmanlı Cep Takvimi yahud Takvim-i Cemil”  adını taşımaktadır. Dikkat edileceği gibi bu takvim, başka özellikleri de üstünde ihtiva etmektedir. Cemil, takvimine iki ad birden verirken,( Osmanlı Cep Takvimi yahud Takvim-i Cemil) aynı zamanda da “ Cep takvimi” hüviyetini ilk defa ortaya çıkarmaktadır.

Cemil’in bu hareketi, kendisini takip eden kişileri de cesaretlendirmiştir. Hicri 1297–1311 yılları arası takvim hazırlamış olan Süleyman Rüşdi Efendi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Muhammed Efendi, babasının Söğütlü olmasına ithafen, Cemil’in tutumundan cesaret alarak, Hicri 1311 yılında “ Takvim-i Söğüdi” adlı takvimini neşretmiştir.

Mehmet İhsan ile başlayan, Cemil ile kimliğine kavuşan takvimde yenileşme ve yeni ticari adlarla yayınlanma süreci, XX. Yüzyılın başlarında yaşamış eczacı ve yazar Avanzade Mehmed Süleyman ile büyük bir hız alır. Nitekim Avanzade Mehmed Süleyman bu sürece 1310 tarihli “ Musavver ve Mükemmel Yeni Osmanlı Takvimi”, Hicri 1311 yılına ait “ Musavver ve Mükemmel yeni Takvim-i Maarif”, 1311 Mali Senesine ait hazırlanmış “ Musavver Takvim-i Cihan” ve 1314 Mali Senesine ait “Tertib-i Cedid Musavver Osmanlı Takvimi” ile iştirak eder.

Avanzade bu takvimlerinin yayınlanmasıyla birlikte aynı zamanda, takvimlerinde “yeni” adını ilk defa kullanmış Mehmet İhsan ve “ Osmanlı” adını ilk defa kullanmış Cemil ile de ticari bir rekabeti başlatmış olur. Rekabetini bir adım öne taşımak için yaptığı da, takvimlerinde kullandığı resim içerikli çizimleri ön plana çıkartmak gayesiyle,  “ musavver”  sıfatını ön planda tutabilmektedir.

Askeri Eczacılığının ve yazarlığının yanında yaşadığı sürgün olaylarıyla kazandığı yabancı dil kabiliyetiyle daha sonra Daire-i Sıhhıye-i Askeriye’ye tercüman olarak hizmet veren Avanzade Mehmed Süleyman’ın hazırladığı takvimlerden ilki olan “ Musavver ve Mükemmel Yeni Osmanlı Takvimi”, 1310 Hicri, 1309 Mali senesine ait olup,10×14 cm boyutlarında 192+8 sayfadır. Muhtelif sayfaları resimlidir.

1310 Mali, 1311 Hicri senesine ait olan “ Musavver ve Mükemmel Yeni Takvim-i Maarif” ise, 10×14 cm boyutlarında ve 192+8 sayfa olup, içinde 16 adet de levha ihtiva etmektedir.

Avanzade’nin diğer eseri olan “ Musavver Takvim-i Cihan” ise, 1311 Mali Senesine ait olup, 190+2 sayfa ve 10×14 cm boyutlarındadır. İçinde 10 levha ihtiva etmektedir.

“Tertib-i Cedid Musavver Osmanlı Takvimi” ise 1314 Mali Senesine ait olup, 176+13 sayfa ve 10x 14 cm boyutlarındadır. İçerisinde 15 levha ihtiva etmektedir.

Görüleceği üzere bu çalışmalar, Osmanlı cep takvimi sürecinde karşılaştığımız resim ve levhalar içeren ilk örneklerdir. Bu yönüyle, Avanzade’nin haklı olarak “ musavver” sıfatını öne çıkardığını ve bunu diğer takvim ile meşgul olan hasımlarına karşı kullanmış olabileceğini tahmin etmekteyiz.

Osmanlı İmparatorluğunun son müneccimbaşısı olmasıyla ayrı bir özelliği olan Hüseyin Hilmi Efendi de kendini bu değişimin içinde bulur. İlk hazırladığı takvim 1 Ramazan1311 yılına ait olup, “Takvim- i Mikat” adını taşır. Hicri 1314 yılına kadar hazırladığı takvimlerinde kullandığı bu adı, bilahare değiştirerek, Hicri 1344 yılına kadar sürdüreceği çalışmalarda yine “ Takvim-i Sal” olarak kullanmayı tercih eder.

Bu davranışıyla vaktinde ( Mikatında) yenileşme çalışmalarının heyecanına katıldığı, ancak nedeni bilinmeyen sebeplerle yıllarca uygulanan gelen alışkanlığa geri döndüğü ileri sürülebilir. Bunda, yenileşme hareketlerinin öncüleri olan, Mehmet İhsan, Cemil ve Avanzade’nin askeri şahsiyetlerinin rol oynayıp oynamadığı bilinmemekle birlikte, kendisinin üstlendiği “saray kimliğinin” etkisi olduğu söylenebilir.

Hicri 1340 yılında son müneccimbaşı Hüseyin Hilmi Efendi’nin ölümü üzerine Münecimbaşılık lağvedilip yerine Hicri 1343 yılında ( Miladi 1927) Baş muvakkit unvanıyla Ahmet Ziya b. Mustafa Rıza tayin edilir. Cumhuriyet ile birlikte Akbulut soyadını alacak olan ve daha sonraları İnkılâp Müzesi Müdürlüğü ve Güzel Sanatlar Akademisi Müdür Yardımcılığı görevlerinde de bulunacak olan Ahmet Ziya, Hicri 1317 yılında “ Takvim-i Ziya” adında başlattığı takvim yayımlama çalışmalarını, Hicri 1347 yılına kadar devam ettirmiştir. Son takvimini de “ Resmi 1938- Hicri 1356/1357 senesinde İstanbul’a mahsus şer’i vakitleri, ahval-i cevriye, eyyam-ı mübareke ve resmiyeyi havi takvim” ibareli olarak “ Takvim-i Ziya” adıyla neşretmiştir. Ahmet Ziya’nın hazırladığı vakit hesap cedvelleri gibi takvimleri de Şer’iyye Vekilliğince (Diyanet İşleri Başkanlığı) tasdik edilmiştir. Söz konusu tasdikler takvim yaprağı içinde “İşbu takvim, Diyanet İşleri Riyaset-i Heyet-i Müşaveresi tarafından tetkik edilip, riyaset-i celilenin tasdiki ile tabedilmişdir.” İfadeleri yer almıştır.

Bu yenileşme hareketlerinde, dışarıda eğitim almış, Avrupa ve diğer İslam ülkelerine yaptığı seyahatlerle görgü ve bilgisini artırmış kişilerin katkılarını görmek mümkün olduğu gibi, Osmanlı hüviyetine sahip azınlıkların da etkisi görülmektedir. Benzer amaçlarla Batıda da örneği görülen bu takvimlerin benzerlerini yapmak için, Rum, Ermeni ve Musevi Cemaatine mensup kişilerin de takvimleri, özellikle XIX yüzyıldan sonra sıklıkla görülmüştür. Bu takvimler Osmanlıca/ Türkçe olabildiği gibi İbranice, Rumca  ve Ermenice olabilmektedir.Keza, Agob Matyosyan tarafından 1911 yılında hazırlanan ve “ 1911 Agendası- Muhtıralı Defter” adını taşıyan takvim,İbranice  Rumca, Ermenice, Fransızca ve Osmanlıca/Türkçe olarak yayımlanmıştır. Bu yönüyle, “ İmparatorlukta yaşayan ve buradan soluk alan bütün milletlerin ve dinlerin takvimi” nitelemesine hak kazanmıştır.

            SONUÇ:

İmsakiye gizliOsmanlı Cep Takvimi tarihi üzerine yaptığımız inceleme sonucunda; Takvim sistemi kabul ve uygulamasının da getirdiği sıkıntılar çerçevesinde, hesap ve vakit bildiren cep takvimciliğinin de bundan etkilendiğini gözlemiş bulunuyoruz. Hicri Yıl esaslı takvim sisteminin, zaman içinde kendi içinde yaşadığı değişiklik ve yapılanmalar, cep takvimlerine de farklı seneler ihtiva eder şeklinde yansımıştır. Bu değişiklikler, muhtevasında olmasa bile en azından takvimlerin adının belirlenmesi esnasında kendini göstermiştir. Örneğin müellifi bilinmeyen bir Ahkâm-ı Sal’ın hem 1253- 1254 ve hem de 1255Hicri Yıllarına ait olduğu görülmüştür. Bu Ahkâm’da Nevruz günü, 1253 yılının son ayı olan Zilhiccenin 25. günü vaki olduğundan 1254 yılının tamamını ve 1255 yılının bir ayını almıştır.  Dolayısıyla da üç yılı da ihtiva eder şeklinde takvim adında yerini almıştır.

Ulaşabildiğimiz şimdiki bilgilere göre, belirlenen ilk takvimin Fatih Sultan Mehmed’e takdim edilen 1452 tarihli “ Takvim-i ve Ahkâm-ı Sal”a olan tarihi bağlılık sebebiyle, uzun yıllar bu isme sadık kalınmıştır. Aynı ve benzeri adlarla yıllarca ve çeşitli müelliflerce hazırlanıp yayımlanmış takvimlere rastlanılmıştır. Birini diğerinden ayıran özellikler de çoğu kez yalnızca, müellifinin adı veya üzerinde ihtiva ettiği tarih bilgisi ile kapağının rengi ve kapak dizaynı olmuştur. İçerik bakımından birbirleriyle farklı olmadığı gibi, yine çoğunun bir yıl önceki takvimden, yıl bilgileri tashih edilmiş olarak yenilendiği de çok sık rastlanılmış bir vakadır.

Genellikle 13–14 yaprak arasında, aharlı, filigranlı iyi kâğıt, ender olarak da kaba ve II. hamur kağıt, çok nadir olarak da, pembe, sarımtırak ve esmer kağıt kullanılan takvimlerde, kağıdın bu cinsine göre de siyah, mavi, kırmızı, altın sarısı yaldız ve yeşil mürekkep kullanılmıştır. Kâğıt kalitesinin yüksekliğinin, farklı sayıda mürekkep ve renk kullanmayı mümkün kıldığı gözlenmektedir. Kâğıtların da çizgili ve çizgisiz olarak farklı biçimlerde değerlendirildiği görülmüştür.

Yalnızca Türkçe yazılmış nüshalar bulunmakla birlikte, Türkçe, Farsça, Arapça olarak birlikte yazılmış takvimlere de rastlamak mümkündür. Hatta ender olarak da olsa, yalnızca Arapça yazılmış takvim örnekleri de bulunmaktadır. Şu da bir gerçektir ki; Osmanlı Takvimciliğinin ilk örnekleri olan 15. Yüzyıl takvimleri, kolay anlaşılır, halk dilinde yazılmış ifadeleri bulunan örnekler ihtiva ederken, sonraki devirlerde halk tarafından anlaşılması çok zor olan ifadelere yer veren, Farsça ve Arapça dil yapılı kelimelerle çoğalmıştır.

Örnek olarak vermek gerekirse; 1452 yılı takviminde “ Güneş Hamel ( koç) bucuna geçti. Gündüz ve gece beraber oldu ve bahar faslı girdi. Nevruz-u Sultani oldu”, “ Süreyya ki Ülker yıldızıdır, doğdu”, “ Sular eksildi” gibi oldukça yalın Türkçe anlatımlar görülmekte iken, sonraki döneme ait takvimlerde, örneğin 1754 yılı takviminde, “ tahvil-i Şems bi- Esed (Güneşin Arslan Burcuna girişi), Kıllet-i miyah ( Suların çekilmesi), Hareket-i ahlat-ı demevi ( kanın damarlarda hareketlenmesi), Vakt-i diraht- büriden ( ağaç kesim zamanı) gibi Arapça ve Farsça ağırlıklı Osmanlıca ifadeler yerini almış bulunmaktadır.

Cep takvimlerinde ticarileşme hareketlerinin öncüsü olarak, işi takvim yapmak olan ve “saray adamı” sayılma kimliğine sahip, müneccim veya müneccimbaşıların değil de, yine devlet memuru olan ancak asıl işleri bu olmayan, yetişmiş Osmanlı aydınlarının olması pek şaşırtıcı değildir.  Belki şaşırtıcı olan bu zatların hepsinin asker kökenli insanlar oluşudur. Bu gerçek de, Osmanlılarda ilk yenileşme hareketlerinin Askeriyede ve Askeriyeye ait kurum ve kuruluşlarda başlamış olmasının bir tarihi tanığı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Osmanlılarda matbaanın kullanılmaya başlandığı yıllara kadar, müneccimbaşının hazırladığı takvimlerin Hükümdara sunulma, daha sonraki nüshasından da tensih edilerek çoğaltılma yolunun kullanıldığını, devletin ileri gelenlerine verildiği kayıtlardan anlaşılmaktadır. Yine bu kayıtlardan, çoğaltılan veya müellifince hazırlanıp satılan takvimlerin olduğu da anlaşılmaktadır. Takvimlerin esaslı olarak ticari bir hüviyet kazanmasının ise, matbaanın kullanılmaya başlanması ile ortaya çıkmış olabileceği tahmin olunmaktadır.

Ne yazık ki elimizde bu takvimlerin kaçar adet basılıp, satıldığı, dağıtıldığı konusunda bilgiler bulunmamaktadır. Elimizdeki bilgi, özellikle devrin Başkenti İstanbul’da yoğunluk kazanan takvim yapımcılığı işinin, XVIII. Yüzyıldan sonra, “Matbaa” hüviyetinde örgütlenen yayınevlerinin öncelikli işlerinden biri haline geldiği, tercihlerinin, takvim yapmak ve satmak olduğudur.

Bu işin adresi, İstanbul’un yanı sıra XX. Yüzyılın başından itibaren başta Bursa, Afyon ve Konya olmak üzere diğer şehirlere de kaymış olduğu görülmektedir.

El yazma cep takvimlerinin yaklaşık 300 adedi Kandilli Rasathanesi Kitaplığında olmak üzere, diğer kitaplık ve müzelerde bulunanlarla birlikte en fazla 500 adede ulaşabildiği öngörülmektedir. Ayrıca şahıs ve diğer kurumların elinde de en az bu miktarda daha el yazma takvim bulunabileceği tahmin olunmaktadır. Matbaa karakterli cep takvimi miktarının bu sayıların çok üzerinde olduğu bilinmekle beraber bu konuda yapılmış bir envanter olmayışı sebebiyle elimizde net bir sayı bulunamamaktadır. Son yıllarda sayıları artan “cep takvimi koleksiyoncularının” bu konuda yayınlayacakları kataloglarla bu konuda daha net veriler edinebilmek mümkün olacaktır.

Günümüzde de, Müneccimbaşıların yüzyıllar önce başlattığı zaman zaman da yine bu adla bilindiği cep takvimi yayıncılığı, çeşitli adlarla devam etmektedir. Ancak, zayiçelere dayanarak ahkam-ı sal’ı bünyesinde barındıran ilk örneklerinden çok uzaktır. Bununla ilgili deyişler ve tanımlar da takvimlerden tamamıyla çıkarılmıştır. Osmanlı cep takvimciliğinde sonraları zaten kullanılmaz olan Celali, Eski Fars, Kıpti ve Oniki Hayvanlı Türk Takvimi tanım, ayrım ve benzerliklerine hiç yer verilmez olmuştur. Günümüz sosyal hayatında yerine kolaylıkla ikame edilen başka benzer ve çeşitleriyle beraber, takvimlere eski ilgi ve itibarın gösterilmediği bir gerçektir.

Ne var ki, bunlar bizim tarih ve uygarlık belgelerimiz, zenginliklerimizdir. Büyük dedelerimizin mirasıdır. Elbette bu mirası eski günlerinin azametine kavuşturmanın imkânı yoktur ancak, bu miras uygarlığın yolunda kendisine sık sık başvurulan bir eserdir. Her tarihi eser gibi saygı gösterilmeye ve ders alınmaya muhtaçtır.

 

 

Bir Cevap Yazın