Türkiye’nin İlk Abidesi, ” Kağnı Abidesi”mi Olacaktı?

kağnı 2Günümüz Türkçesine kendi dil kaynaklığımızdan olmasa da her gün yeni sözcükler katılırken, bir yandan da her gün nice sözcüklerimiz, kullanılmayıp, kayboluyor gidiyor, unutuluyor. Belki bunlardan en acılısı, özellikle de kırsal kesimin günlük hayatında büyük bir yer almış bir sözcüğün bile silinip gitmesi, artık kullanılmaz oluşudur. Onsuz bir hayatın düşlenemediği günlerden, bu günlere gelmek de işin bir başka bir yönü, hayatın bir başka gerçeğidir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, kentsel kesimin hayatında, kurulan cümlelerinde hiç yer almamış, kullanılmamış olsa da, Anadolu tarihinin yalın bir gerçeği, yalın bir tanımı, yaşanmışlığıdır o; Kağnı.

Yaşanmışlık derken, Anadolu köylüsünün geçim kaynağının tam göbeğindedir kağnı. Günlük hayatı çevirmenin, ekimin, hasadın, hasadın kentlere taşınmasının tam göbeğindedir. Köylük yerde hayatı sürdürmenin, tam göbeğindedir. Ya, Anadolu’nun kurtuluş savaşında?

İstiklal Savaşının da tam göbeğindedir o kağnı. İnebolu’dan silahların, mühimmatların Ankara’ya taşınmasında, ülkenin ana gücüdür. Oradan savaş meydanlarına aktarılmasında, tek yoldur. Askerlerin azıklarının, yiyeceklerinin, üst başlarının taşınmasında, tek çaredir. Anaların ördükleri eldivenlerin,  çarıkların, içliklerin, başlıkların cephelere iletilmesinde, tek çözümdür. Geceli gündüzlü Anadolu yollarının, dağlarının, tepelerinin aşılmasında, tek ışıktır. Her şeydir!

Hani, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Elif’in Kağnısı adlı şiirindeki dizeler gibi:

“ Mustafa Kemal’in kağnısı derdi, kağnısına.

Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.

Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,

Nam salmıştı asker içinde.”

kağnı1Bu dizeler, Kurtuluş Savaşında Anadolu insanının içinde bulunduğu çaresizliği ve tüm ümitsizliğe karşı, içinde var olan karşı koyma gücünü de anlatan dizelerdir.

İşte o kağnının hikâyesidir anlatacağımız:

30 Ağustos 1922 Büyük Zaferinden üç hafta sonra, Afyonkarahisar Mebusu Mehmet Şükrü Bey, Meclis toplantı halinde iken,  Meclis Başkanlığına şu teklifte bulunur:

“ Bugünkü mili zaferin en mühim amillerinden biri de hiç şüphesiz Sakarya zaferini temin eden kağnılardır. Türk köylüsünün fedakârlığını tescilen (onama) Büyük Millet Meclisinin önündeki meydanlığa bir kağnı abidesi dikilmesini teklif ederim.”

Teklif mebusların onayına sunulunca; Rize Mebusu Osman Bey:

“ Bu gibi şeylerin hepsinden birer numune toplayıp bir müze yapacağız ve bunu ahfada yadigâr bırakacağız. Onun için şimdilik bu teklife lüzum yoktur” der.

Bu kısa konuşmalardan sonra oturumu yöneten Meclis Başkanı:

“ Efendim takriri reye koyuyorum: Büyük Millet Meclisi Meydanlığına bir kağnı arabası dikilmesi teklif ediliyor, kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın… ( Eller az kalktı..) Kabul edilmedi.

Söz alan Bilecik Mebusu Mustafa Kemal Bey:

“Reis Bey, bu gibi abideler çoğalacak, teklifi vekiller heyetine verelim. Evvela onlar tespit etsin.”

Mersin Mebusu Selahattin Bey:

“ Evvela düşmanın kaçarken yakıp yıktığı evleri yapalım. Ondan sonra bunları düşünürüz”

Sonunda Büyük Millet Meclisi Meydanlığına kağnı abidesi yapılması yönündeki bu teklifin ömrü, bu kadarlık bir tartışmayla bitiyor. Anadolu’nun, Kurtuluş Savaşının, Sakarya Meydan Muharebesi’nin sembolü olan Kağnı Abidesi yapılamıyor.

Hikâyenin arkasını merak edenlere söyleyeceklerimiz de şunlardır:

Afyonkarahisar Mebusu Mehmet Şükrü Beyin, teklifinde sözünü ettiği Büyük Millet Meclisi önündeki meydan,  bugün Ulus Meydanı olarak bildiğimiz, Osmanlı Döneminin “Taşhan Meydanı”, Kurtuluş Savaşı esnasının “Hâkimiyet-i Milliye Meydanı”, Cumhuriyet sonrasının ise “Millet Meydanı”dır.

Ki bu meydan üzerinde bugün 1927 Tarihinde açılan Gazi Mustafa Kemal’in, Mehmetçiğin ve Anadolu kadınını temsilen Kara Fatma’nın figürlerinin de yer aldığı, Zafer Abidesi yer almaktadır.   O yılların şartlarında, halkın ve diğer sivil kuruluşların maddi katkısıyla, Türkiye’nin ilk abidesi, heykeli olma gayretiyle yola çıkılıp, ne yazık ki Türkiye’nin dördüncü, Ankara’nın da üçüncü abidesi olabilen Zafer Abidesi.

Afyonkarahisar Mebusu Mehmet Şükrü Bey, Afyon İkaz Gazetesiyle Milli Mücadeleye ilk günden destek vermiş, Sivas Kongresine katılmıştır. İlk dönemki Meclisin hukukçu vekillerinden olup, konuşmaları, önergeleri ile ses getirmiştir. Ekonomik olarak liberal görüşleri savunmakla birlikte, Türkiye Halk İştirakiyan Fıkrası’na katılan Mehmet Şükrü Bey, politik olarak sol- milliyetçi bir çizgi izlemiştir. Birinci Meclis’e damgasını vuran halkçılık akımının en güçlü sözcülerinden biri olmuştur.

Rize Mebusu Osman Bey, son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda da vekil olarak bulunmuştur. İnşaat Mühendisidir. Milli Mücadele esnasında, Sovyetler Birliği ile kurulan diyaloglar sonucunda,  ülkemize yapılan silah ve cephane yardımını almak için, Moskova’ya giden ve vekillerden oluşan heyetin içinde yer almıştır. Rusça bilmektedir.

Bilecik Mebusu Mustafa Kemal Bey, Bilecik Rüştiyesi mezunu olup adliye kâtipliklerinde ve idari görevlerinde bulunmuştur. Bilecik Belediye Başkanlığı yapmıştır. 23 Nisan 1920 sonrası ilk TBMM’nin Bilecik Vekilliğini kazanmış ve yalnızca bir dönem yapabilmiştir. Yabancı basında o dönemin seçimleri sonrasında, isim benzerliği sebebiyle, Gazi Mustafa Kemal ile karıştırılmış, söz konusu haberlerde Gazi’nin Bilecik’ten vekil seçildiği yönünde yanlış haberler yapılmıştır.

Son söz: Bazı simgeler içinde bulundukları ortamın yaşatılmasıyla hayat bulurlar. Bu ortamın bir parçası dahi eksik kaldığında yaşatılamazlar.  Nasıl ki, Kurtuluş Savaşımızı temsil eden hiçbir anıt ve heykelimizde, bu toprakların çocukları olan Mehmetçiklerin unutulamayacağı gibi.Onlarsız olamayacağı gibi.

Bu yönüyle kabul edelim ki, Kurtuluş Savaşının adsız kahramanları olan köylülerimizin de, çiftçilerimizin de, kadınlarımızın da dikilecek abideler ile anılmaları, hatırlanmaları gerekirdi. Afyonkarahisar Mebusu Mehmet Şükrü ( Koçoğlu) Bey’in “ Sakarya Zaferini temin eden kağnıların, Türk köylüsünün fedakârlığını tescillen Büyük Millet Meclisinin önündeki meydana yapılacak bir abide ile anılması” teklifinin, hala ciddi olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Neredeyse bu ülkenin ilk abidesi olabilecekken, o şimdi Ankara’nın yüzlerce abidesi ve heykelleri arasında yerini, yıllar geçse de almaya razıdır. Üstelik de çoktan hak ediyor!

 

Bir Cevap Yazın