Ankara’da Bocaladığımız Günler

ilk meclisKurtuluş Savaşına ait bazı önemli gerçekler ve yaşanmışlıklar, hatırat ve hatıralarda saklıdır. Önemli olan da bu hatıra ve hatıratlara ne kadar değer verdiğimiz ve onlardan nasıl yararlandığımız, günümüze nasıl aktardığımızdır. Ne yazık ki yakın tarihimiz ile ilgili bilinmezlikler, ancak araştırmacıların ve tarihçilerin ilgileri oranında gün yüzüne çıkabilmektedir.  İnsan düşünmeden edemiyor;  İslam Tarihini cemaatine aktaran Cuma vaazları gibi, acaba Ulusal Kurtuluş Savaşımızın gerçeklerini ve yaşanmışlıklarını anlatmak için hafta da bir güne ait “Millet Vaazları” günü mü olmalıdır. Bu günde, okullarda, kışlalarda, işliklerde, fabrikalarda insanlarımıza kahramanlarımız ve kahramanlıklarımız mı anlatılmalıdır? İşin gerçeği, aksi takdirde bazı gizleri ve kırılma noktası aşamasındaki başarıları anlamadan ve öğrenemeden, hayatı yorumlamaya mecbur bırakılacağız! Doğrusu hayatı yorumlamak konusunda da, yalnızca tarihçilerin ve araştırmacıların çabalarıyla sınırlı kalmamalıyız, kalamayız!

Birçok araştırma ve yazıya kaynaklık ettiğini bildiğim,   bir hatıra yazısının orijinal metnine ulaştığımda, düşündüklerim de bundan öte değildir. Şimdiye değin bu yazıyı okumamış ve okutmamış olmamın eksikliğini ve hezeyanını, Kurtuluş Savaşının kutsallığına bağlamak istiyorum. Kahramanlarımızın kutsallığına! Öyle ya, ancak kutsal değerler af edicidir,  yalnız onlar af ederler!

“Yakın Tarihimiz” adlı tarih dergisinin 8 Mart 1962 tarihli nüshasında yer alan ve “ Ankara’da bocaladığımız günler” başlıklı,   Ahmet Besim Atalay’ın bir hatıratıdır sözünü ettiğimiz:

Birinci Cihan Harbi esnasında, Ankara’da Darülmuallim’in( Erkek Öğretmen Okulu) müdürü bulunduğum sırada, yerlilerden kavaf(ayakkabıcı) Güdüllüoğlu Mustafa Efendi ile tanışmış, ahbap olmuştuk. Gel zaman git zaman aradan iki üç yıl geçti. Harp bitti, mütareke oldu, milli mücadele başladı. Büyük Millet Meclisi kuruldu, ben de oradayım. Fakat Ankara, o üç yıl önceki Ankara değil. Halkın çoğu, yeni gelenleri, bilhassa Meclistekileri yadırgıyor. “Bunlar padişaha karşı gelmişler, Padişah Hükümetini dinlemiyor, başlarına buyruk işler yapıyorlar, milleti boşu boşuna cenge sürüklüyorlar” tarzındaki söylentilerin tesiri altında kalan eşrafın bir kısmı gibi halk da, bize karşı pek çekingen duruyor. Aralarında bizleri bayağı yaban, hatta asi gözüyle bakanlar da var. İşte, biz böyle, henüz içinde bulunduğumuz şehrin halkına bile meramımızı anlatamamış bir durumda bulunduğumuz sırada, Meclis açıldıktan bir buçuk ay sonra kadar idi, bir gün bizim kavaf Güdüllüoğlu Mustafa ile görüşürken bana pek samimi bir eda ile:

  • Besim Bey, dedi biliyorsunuz ateş üstünde oturuyorsunuz. Sizi sevmiyorlar, sizden çekiniyorlar ve burada kalmanızı istemeyenler çok. Sebebi de malum, sizi tanımıyorlar. Ne maksat güttüğünüzü bilmiyorlar. Bizim Ahi Evren camiinde bir Cuma günü va’z etseniz çok iyi olur.

Teklifi makul buldum. Zaten buraya Uşak’tan beri vaaz ede ede gelmiştik. Hele Uşakta konferans vermediğimiz sokak, va’z etmediğim cami kalmamıştı. Va’zın kerametini biliyordum, kabul ettim. Hemen ertesi günü tellal çıkardılar. Çarşı, pazar dolaştırıp herkese duyurdular. Cuma günü akın akın gelenlerle, kale yolundaki Ahi Evren Camii tıklım tıklım doldu taştı. Camiinin etrafı, zaten o vakte kadar Ankara’nın özü, çarpan kalbi idi. Cuma namazı kılındıktan sonra, kendime çeki düzen vererek, hoca ağzıyla va’za başladım.”

Besim Atalay uzun süren bu va’zını,  asıl olarak “ vatanı sevmek imandandır” hadisine dayandırarak, vatanı korumanın, dini korumanın da bir yolu olduğuna dair söylemlerle sürdürür. Düşmana gerekli karşılık verilmezse bu topraklarda Türklerin de, Müslümanların da yaşayamayacağını belirterek, dinin, şerefin, namusun elden gideceğini ifade eder.

 “Bu şekilde ayet ve hadis üzere konuşmam büyük bir tesir yaptı. Bu tesiri gözlerimle görüyordum. Va’z bitince Mustafa Efendi ile dükkânına gittik, kahveler içildi. Arasıra dükkâna alışverişe gelenler, Mustafa Efendiye sokularak kulağına bir şeyler fısıldıyorlardı. Biraz sonra bana söyledi, meğer “ Bu deyyuslar içinde böyle adamlar varmış, korkulmaz” derlermiş. Bütün Ankaralılar böyle idi denemez. Aleyhte olanlar, -Bir kısmı Ermenilerin intikamından da korkan- bazı eşrafın tesiri altında kalanlardan ibaretti. Onlar da bizi yakından tanıdıktan, meclislerdeki ciddiyeti, feragati görüp, maksat ve gayeyi anladıktan sora, hemen hepsi canla başla bu işe sarıldılar ve bizim gibi çalıştılar.

Bizim gibi diyorum, ama bizim o zamanki halimiz de bir âlemdi. Vakıa durup dinlenmeden, büyük bir feragatle sabahlara kadar çalışırdık. Memlekete ait her işi vazife edinirdik, bu bakımdan yeryüzünde hiçbir meclis bizim gibi çalışmamıştır, diyebilirim. Her meclisin başlıca vazifesi kanun yapmak, hükümeti mukarabe(denetlemek) etmektir.

Biz bunlardan gayri daha çok işler görürdük. Silahını omzuna vurup cepheye giden arkadaşlar vardı, yaralıları tedaviye koşan, Mehmetçiklere süngü, bomba hazırlayan arkadaşlar vardı. Firarileri önleyip, asayişi tem’inle, orduyu takviye eden İstiklal Mahkemeleri de mebuslardan müteşekkildi. Meclis, her kötülüğü önlemek, her ihtiyacı gidermek için, elinden geleni yapmağı vazife bilirdi.

Sakarya Harbinden önce idi, Keskin Askerlik Şubesi Reisi, vazifesini suiistimal etmiştir diye Ankara’ya getirildi. Meclis bu işe el koyarak, mebuslardan mürekkep bir mahkeme kurdu. Muhakeme edip, suçlu olduğuna kanat getiren bu mahkeme, verdiği kararla, bu adamı sırtına beyaz gömlek giydirip üstüne ( vazifesini kötüye kullanarak millete eziyet ve haksızlık etmiştir) yazılı bir yafta ile sokaklarda dolaştırıp teşhir ederek, cezalandırmıştı. Bu cezanın hiçbir kitapta yeri yoktu ama o zamanlar suiistimalleri önlemek için de böyle cezri (radikal) kararlar vermekten başka çare yoktu. Nitekim bu hadise, öyle bir gözdağı vermişti ki, artık bir daha suiistimale cesaret eden ne görüldü, ne işitildi.

İşte böyle çalışıldığı sıralarda, biz yarı aç, yarı tok yaşardık. Resmen yüz lira olan aylığımızın, yirmi lirası orduya sigara parası diye kesilirdi. Kalan seksen liranın yirmi beşini ev kirası olarak verirdim. Böylece bütün bir ay, yemekten kundura boyasına kadar her türlü ihtiyacımı elli beş lira ile gidermek zorunda kalırdım. Hemen hemen bütün mebus arkadaşlar da bu durumda idiler. Ayrancı’da güç halle bulabildiğim bir evde otururdum. Meclise gitmek için, bir saatlik yolu, çok kere yaya yürürdüm. Bir yıl böyle  geçti; her gün zaten basit olan sofradan, karnımız doymadan kalkarak..”

Gerçekten bocalanmayacak yıllar, şartlar değilmiş, geriye dönüp bakınca. Açlık, yoksulluk ve yoksunluk. Ama her şeye rağmen de bu ulus için bir şeyler, çok şeyler yapma gayreti, çabası. İşin sırrı da o zaten; zaman zaman geriye dönüp bakmadığımızdan, o yılları ve şartları yeni kuşaklarımıza anlatmadığımızdan, aktarmadığımızdan insanlarımız şimdilerde bocalıyor. Kıymet bilmiyor.

 

Bir Cevap Yazın