Yıl, Yeni mi?

Bilmiyoruz yıl, yeni mi? Yeni bir yıl mı?

Yoksa her şey eskisi gibi sürüp gidecek mi? Huzursuz ve mutsuzluk genlerimizde yer bulacak mı? Soğuğun içine karışmış, hatta onunla yeni bir güç bulmuş umutsuzluk ne yapacak?

Kaldırımların kalabalıklığı, yolların akmazlığı, sokakların karanlıkları ne olacak? Yerlere tükürmenin, çöpünü ağaç diplerine sokmanın özgürlüğü, hükümranlığını ilan edecek mi?

Her şeyi marketlerde satılır hale getirmenin basit kurnazlığı, insanlarımızı hasta etmeye devam edecek mi? İnsanları,  “parası alınan zavallılar” haline getirmenin kanunu çıkacak mı?

Ya hastaneler? Bari sıralardan kurtulsak, kanlarımızı geri verseler! Ya da bir yolunu bulsalar da, hastalara  akıllı telefonlar baksa!

Tren gişeleri, yılda zaten iki kez olan karmaşasını, bari gidermiş olsa!Yılda iki kere de mi halledilemez bu ?

Güzel kızlar, ellerindeki telefona eğilmeden yürüse de, yüzlerini görsek! Kendi kendilerine konuşmasalar artık! Gülmeseler! Ah, gülmeseler!

Şu kar da yağacaksa yağsa artık! Rusya’dan gelse de içimize girse! Bir hain, bir ajan gibi sokulsa, gecenin karanlığında.Lapa lapa olsa.

Şu soğukta, hala Mayıs’ın ruhunda kalmış güller ne olacak penceremin dibinde? Gonca gonca  birbirine sarılmış pembe güller, kırmızı güller, beyaz güller. Ne olacak bu güller?

İçim kararıyor. İçim yanıyor. Kimler aç kalacak yine bu ayazda? Otogarda, hava limanında, istasyonda.Yolda!

Nasıl da yok oldu, ışıltılı, parıltılı o yılbaşı neonları?Nasıl kayboldu, Kızılay, Bahçeli, Tunalı Hilmi? Yıl başı akşamları! Yıl başı eğlenceleri!

Yaşımızla oynandı belli. Genlerimizle artık biz değiliz.İsyanımız bu kadar, artık asla genç değiliz.

Selamsız sefasız günler geçiyoruz, bu kalabalıklar içinde. Yan yana yürürken hatta. Bir çay içerken ayakta!

Bir akıllı telefon, bir yalan -dolan, bir pislik, bir beceriksizlik, bir açlık, bir yokluk, bir yoksulluk olmasa!

Olmasa ne olurdu ama?

Geriye kalan, hürriyet, adalet,müsavat ve uhuvvet!

Yeni yıl olmasa da!

Birinci Dünya Savaşı Sonrası Eğitimimize Bakış

Necmettin_Sadık_ Sadak Katıldıkları savaşlarda yenilseler dahi, bundan dersler çıkararak, yenilerinin bir daha yaşanılmaması için önlemlerini almış devletlerin, günümüzde nasıl bir refaha ulaştıkları ve yurttaşlarını nasıl rahat yaşattıkları hepimizin malumudur. Doğrusunu söylemek gerekirse, zamanında aynı tespitlerde ve tavsiyelerde bulunmuş insanlarımız olmakla birlikte, ne yazık ki aynı önlemleri alamamış, aynı tedavileri uygulayamamışızdır.

Zamanın Darülfünun Muallimlerinden Necmettin Sadık’ın 25 Temmuz 1918 Tarihinde Yeni Mecmua’da yayımlanan yazısı, Birinci Dünya savaşından çıkmış ülkemizin çok yalın ve çok gerçekçi bir durum tahlili ve değerlendirmesidir. Aslında bu tür doğru tespit ve önerileri olan şahsiyetlerimizin olmasına rağmen, gerekli olanları hayata geçirememiş olmamız da bir başka eksikliğimizdir. En önemli eksikliğimizdir. Necmettin Sadık yazısında bu hususa da değinmektedir:

“İçinden henüz çıktığımız şu dünya harbi, bize neler öğretti, ne çok hakikatler gösterdi. Esasen bunları görüp öğrenmek için harbi bile beklemeğe o kadar ihtiyacımız yoktu. Birçok şey yapmamışız. Şimdi onları yeni doğan ihtiyaçlara karşı nasıl değiştireceğimizi, onlara da ne gibi yenilikler yapacağımızı düşünelim. Şimdiye kadar ruhlara öyle sağlam, devamlı kanaatler, hayat karşısında belli telakkiler uyandırmadık ki, bunları yeni hayatın cereyanlarına göre değiştirip, ıslah lüzumunu duyalım.

Fakat bilhassa bu harpte gördük ki, bizde maarif henüz pek sathi olup milletin kalabalık tabakalarına kadar yayılmamıştır. Köylümüze medeni, vatani bilgi vermek şöyle dursun, daha dininin, padişahının adını bile öğretememişiz. İlk tedrisat kanunu, ders programı diye hazırladığımız güzel cümleli ciltleri meğer daha yapanlar bile duymamış; şu pay-ı taht olan İstanbul’da bile tatbik edilmemiş.

Millete az zaman içinde, bütün insanlara elzem malumat verecek, köylüye doğru dürüst bir din hissi, bir millet, vatan mefkûresi verecek, çocuklarımıza hayatın acele eden ihtiyaçlarını tatmin edecek malumat vermekle beraber fikri, ruhi gelişmelerine yardım edecek ilk mektepleri nasıl açacağız?

Kısaca bizde maarifin gayesi ne olmalı ve bu gayeye erişmek için nasıl hareket etmeliyiz? Milleti idare edecek, milletin içinde dimağ vazifesini görecek seçme bir sınıf yetiştirmek lazım. Hâlbuki bugünkü tedrisatımız bu vazifeyi görüyor mu? Oradan çıkanların zihni karmakarışık, acele yutulmuş bilgi ile muvazenesini kaybetmiş, vicdanları bu sathi ilim yıldızının tesiri ile sarsıntıya uğramış değil midir?

Bir Darülfünun  (Üniversite) ve daha sonra bütün zorlukları, meçhulleri ile bir de kadın meselesi var. Kızlarımıza vereceğimiz terbiyeyi şimdiden tayin etmek lazım. Saray gibi kız mekteplerinin içinde, emin olalım ki, ihtiyar bir erkek müdür tayin etmekten başka bir program, rastgele öteberi okutmaktan başka bir gaye gözetilmemiştir. Maarif bir memleketin yalnız müesseseleri ile olmaz. Eserler de ister. Düşünelim, bir mektep kitabımız, gençlik için bir romanımız bile yok. Bu meselelerle bugün meşgul olmazsak, ihmalimizin cezasını, uzak olmayan bir gelecekte pek ağır çekeriz.

Yazık ki, idare adamlarımız bu gibi meselelerle meşgul olmamışlar, bunları düşünecek adamlardan da bir fikir sormamışlardır. Mütefekkirlerimiz de bu gibi münakaşaları şimdiye kadar ihmal etmiştir. Bu ıslahat içinde artık her iki taraf da vazifesini yapmağa başlamalıdır. Çünkü vakit gelmiştir. Hadiseler insanlardan fazla acele ediyor.”( Yeni Mecmua, 25 Temmuz 1918)

Gerçekten de hadiseler insanlardan fazla acele ediyor, çoğu zaman da hızlarına erişilemiyor. Bizler de yazıda da belirtilen ve hala devam eden eksikliklerimiz, ayıplarımız yüzünden ve hızla değişen bu hadiseler karşısında bir köşelere savruluyoruz. Sorunlarımızı çözecek kudreti ve vakti bir türlü bulamıyoruz.

Necmettin Sadık’ın,  bu yazısının üzerinden bir dünya savaşı daha geçmiş olmasına rağmen, hadiselerden ders almayarak eğitim sorunumuzu hala giderememiş olmamız, “ hayatın acele eden ihtiyaçlarını tatmin edecek malumat vermekle beraber fikri, ruhi gelişmelerine yardım edecek ilk mektepleri” açmamış olmamız neye işarettir?

Necmettin Sadık kimdir diyenlere de kısa bir hatırlatma:

Necmettin Sadık SADAK, 1890 de Isparta’da doğdu. İlköğrenimini Edirne’de orta öğrenimini İzmir ve Konya İdadilerinde yaptı ve babasının mahkeme başkanı olarak İstanbul’a tayini üzerine Mektebi Sultani (Galatasaray) ye girdi. 1910’da bu okulu bitirerek yüksek eğitimini Lyon Üniversitesinde yaparak 1914 de yurda döndü ve Maarif Nezareti tercümanlığında, sonra Telif ve Tercüme Dairesi Mümeyyizliğine atandı. 1916 da İstanbul Darülfünunu İçtimaiyat Müderris Muavinliğine sonra Ziya Gökalp’den boşalan İçtimaiyat Profesörlüğüne getirildi ve 1928 de Sivas Milletvekili seçildi. Yine 1928-29 yıllarında Galatasaray Kulübü başkanlığı yaptı.

1932 de Cenevre’de Silahların bırakılması konferansında, 1936 da Montreux Boğazlar Konferansında ve Milletler Cemiyetinde Türkiye Delegesi oldu.

1949’da Dışişleri Bakanı olan Sadak, Demokrat Partinin iktidara geçmesi üzerine de bu görevden ayrıldı. Sadak 21 Eylül 1953 tarihinde vefat etti. 

 

 

 

 

Demirci Kebabı Üzerine

Demirci KebabıDemirci Halıkent Bölge Gazetesinde yazılarım yayımlanmaya başlandıktan sonra,  hemşerilerim tarafından Demirci ve Demirci Kültürüne ait çeşitli sohbetlerin ve konuşmaların  içine  de dâhil edilmeye başlandım. Çoğu telefon görüşmesi ve elektronik posta üzerinden mesajlaşma şeklinde geçen bu diyalogların, özünü ise geçmişe özlem duyan nostaljik konular ve geçmişte yaşanmış güzel anılar oluşturuyor. Bu vesileyle henüz yüz yüze gelip tanımadığım, ancak kimisinin doğup-büyüdüğü eski evlerini, kimisinin bazı yakınlarını, kimisinin de eski öğretmenlerini, tahminen çıkarttığım hemşerilerim ile uzaktan uzağa tanışma imkânım oluyor.

İşte bu hemşerilerimden biri de İzmir’de yaşayan Rasih Çetin’tir. Demirci’den 1990 yılında ayrılmış ve İzmir’de ticaret ile uğraşıyor.

Henüz, yüz yüze gelip tanışamadıklarımızdan. Yazılarımı hem kendi blogumdan hem de gazeteden takip edenlerden. Dahası, Demircide geçirdiği çocukluk günlerinin o güzel anılarını uzun uzadıya yazıp, okumam için gönderenlerden. Demirci hayatına, kültürüne ait  çeşitli malzemeyi, objeyi toplayıp, işyerinde gelip gidenlere sergileyenlerden. Sözün kısası, Demirci’yi,  Demirci’de yaşamayanlardan.

Yine bana gönderdiği bir yazısı üzerine, diyaloğumuz koyulaşmıştı ki,  konu Demirci yemeklerine, hatta Demirci Kebabına kadar uzandı. Hani son günlerde,  basit bir mutfak yemeğine, lokanta yemeğine, magazin sayfalarının günlük aşlarından birine döndürülmeye çalışılan, ama aslında Demirci’nin bir tören yemeği olarak kalması gereken Demirci Kebabına!

O sohbetimiz sonrasında, ilgisine ve bilgisine güvenerek kendisinden bu kebabın tarifini içeren bir yazı istemiştim. Önce, Rasih Çetin’in Demirci Kebabı tarifini de içeren yazısına bir göz atmalıyız:

“ 1988 yılının Şubat Ayında kardeşimin düğünü yapıyorduk. Dışarıdan çok önemli misafirlerimiz gelecekti ve onlara, geleneksel düğün yemeklerimizin haricinde akşam yemeğinde Demirci Kebabı ikram etmeye karar verildi.

Demirciye özgün bu kebap restoranlarda bulunmaz, ancak düğün, mevlit ve sünnetlerde büyük hayvan kesildiğinde özel olarak evlerde yapılır. Bir çeşit döner kebap da diyebiliriz ama daha lezzetlidir. Babam düğün için 2 yaşında bir dana ve keşkek için bir kuzu almıştı. Keşkeğin tarifini herkes bilir sanırım, ama Demirci Kebabı orjinaldir.

Kullanılan malzeme: Kabaca sıyrılmış dana kemiği,5-6 adet limon, turp yeşil soğan,ve yeşil biber.

Aşçımızın kendine ait kalaylı 40 veya 50 litre kapasiteli bakır kazanı vardı. Bizim evde de kalaylı bakır siniler ve taş fırınımız mevcuttu. Fırınımız hala faal haldedir.

Demirci Kebabının özelliği dana etinin kemiğe yakın, çok lezzetli olan kısmından yapılmasıdır. Kabaca sıyrılmış kemikler bir kazana konulup üçte bir oranında da su ile doldurulur ve avluda sacayağının üzerinde odun ateşinde kaynatılır. Öyle ki fokur, fokur yarım saate kadar kaynar.

Etin suyu, yarıdan fazlası azalır. Haşlanmış etler öyle bir hale gelir ki kemikten kendiliğinden dökülür. Kalanlarda bıçakla sıyrılır.

Etler kazanın içinden geniş bir siniye alınır, sinirlerinden, kıkırdaklarından ve buna benzer yenilmeyen kısımlarından tek tek ve özenle ayıklanır. Bu işlem uzun  sürebilir. Sonunda sinide ayıklanmış tiftik tiftik etler ve kazanda da etin yağıyla karışmış et suyu kalır.

Daha sonra 50 veya 60 cm çapında kalaylı bakır tepsilere etler  1,5 cm kalınlığında yayılır. Tepsi dolunca üzerine et suyu yavaş, yavaş yedirilir. Hamur kıvamına gelince, yedirme işlemi sonlandırılır.

kebab fırınBu arada taş fırın yakılmış ağaç közleri kor halinde  fırının bir tarafına alınmıştır. Yaklaşık fırının ısısı 150 derece civarında olması gerekir. Közler iyice dağılmaya ufalanmaya başlayınca kebap tepsileri fırına verilir. Yaklaşık 40 dakika sonra, suyunu çekmiş et, tepsilerin üzerine kızarmış halde çıkarılır.

Demirci kebabı et sulu olduğu için bol limonlu yenir. Öyle ki  her kişinin elinde bir de limon olması gerekir. Her lokmaya limon sıkılırsa daha lezzetli olur. Yanında turp, yeşil soğan  iyi gider.

Tepsilerde arta kala kebaplar ise baklava şeklinde kesilir ve bilahare su ile yumuşatılıp ısıtılarak yenmek üzere saklanır.

Öğrencilik yıllarımda da evde yapılmış olur ise bu kebabı bavuluma koyup getirir, Ankara’da kış günleri, balkondan sarkıtır pastırma -sucuk gibi tüketirdik.  Yemek olarak da, bir fincan su ile  bir tavaya koyar elektrikli ocakta ısıtır limonla yerdik.

Kardeşimin düğününe gelen misafirlerimiz, ev ekmeğinin yanında kebabımızı çok beğendiler ve “biz ömrümüzde böylesini yemedik” dediler. Aşçımıza çok teşekkür edip ayrıca kendisine de bahşiş verdiler.

Geçenlerde yine karşılaştık o dostlarımızla, hala unutamadık o günkü yemeği  bir daha yapmak mümkün mü diye de sordular.

 Bilemiyorum yapanlar var mı, kaldı mı acaba o usta aşçılar?”

 Bilmiyorum o usta aşçılar kalmış mıdır?  İçine tuzunu, baharatını hala katarlar mı? Ama işin garibi ben,  o usta aşçıların elinden çıkmış Demirci kebabını yememiş insanlardan biriyimdir. Nereden baksanız, bir ritüelin gereği olarak Demirci Kebabı yemişliğimin üzerinden de en az  45-50 yıl geçmiştir. Çok küçüklüğümün, Kurban Bayramını takip eden günlerinin yemeği olarak aklımda kalmıştır hep!

Demirci Kebabını yıllar var ki yemeyişimizin sebepleri de bence aşikârdır aslında: Önceleri, düğün yemeklerine, küçüklüğümüzden dolayı oturmamış ya da oturtulmamış olmamız. Sonraları ise düğün zamanları Demirci’de olamayacak kadar okul veya iş yollarındaki gurbetliğimizdir.

Belki bunlara ilave olarak;   düğün yemeklerinde Demirci Kebabının epeydir yapılmıyor olmasıdır. Şimdilerde ise, Kurban Bayramının ertesinde Demircide olmamanın/ olamamanın şansızlığıdır, bize bu kebabı yedirmeyen.

Her şeye rağmen görüşümüz de odur ki, bu kebap ya düğünde,  ya sünnete, ya da kurban bayramında, ya da başka bir ritüelde, törende yenmelidir. Ya da en azından, hazırlanma ve pişirilme evrelerine sadık kalınarak, usta eller tarafından fırınlarda pişirilmiş olanı yenmelidir. Yani bir tören edasıyla hazırlanıp, pişirileninden! Evlerin, lokantaların gündelik menüleri içinde yer alması, onun nefasetini, lezzetini, emeğini, heyecanını alıp götürecektir, götürmektedir. Geriye odun kokusu, fırın kokusu, köz kokusu olmayan, tadını tuzunu da içinde barındırmayan bir kebap kalmaktadır: Sohbeti, muhabbeti olmayan, Demirci’yi tarif etmeyen bir kebap!

Kime kızmalı bilmiyorum! Hiç yoktan Demirci Kebabını gündemimize taşıyan, hasretimizi arttıran hemşerim Rasih Çetin’e mi? Ya da şanssız kalıp, düğünlerde, derneklerde, bayramlarda Demirci’de olamamaya mı? Ya da nefasetini, lezzetini koruyacak bir şekilde pişirip, bu kebabı civar illere, kentlere, hemşerilerine tepsilerle paketleyip,  kargo yoluyla servis yapacak bir ticari işletmenin henüz kurulmamış olmasına mı?

Keşke böyle bir imkân olsa! İşte o zaman, Demirci Kebabı, Demirci’nin olur.  Kebap olur!

 

Bugünkü Harp Medeniyeti Nereye Götürecek?

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞITarihin geçmiş sayfalarına zaman zaman geri dönerek, günümüze emsaller çıkarmak uğruna verdiğimiz uğraşlar,  bazen bize benzersiz sürprizler hazırlıyor; şaşıp kalıyorsunuz!

İşte bir örneği daha:

Alman Ordularının 1 Eylül 1939 tarihinde Lehistan’a saldırması, II. Dünya Savaşının başlamasının görünen en önemli sebebi sayılır. Ardından, bir gün sonra Almanlar tarafından Varşova’nın bombalanması ve nihayetinde de İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya karşı savaş ilan etmesi de, yıllar sürecek Büyük Avrupa Harbinin yayılarak büyümesinin nedenleridir.

İngiliz uçaklarının Alman Limanlarını bombalaması, Balkan Devletlerinin bitaraflıklarını ilan etmesi, Fransızların Alman toprağına girmeye başlaması ve Almanların 2 İngiliz vapurunu batırması,  1939 Yılının Eylül Ayının ilk bir haftasında gerçekleşmiş,  böylelikle yıllar süren savaşın önü alınamaz bir hale gelmiştir.

Türkiye, savaşa katılmayacağını beyan ederek bir köşede kalmaya razı olmuştur. Ancak bu savaşın  ülkesine getirecekleri ve götürecekleri üzerine kafa yormakta, olası tüm önlemleri almaya ve gerekli yaptırımları yola koymaya çalışmaktadır.

İnsanlar da tedirgin, mutsuz ve huzursuzdur. Kimse önünü görememekte,   karamsarlık tüm yurdu sarmaktadır. Türk basını da bu olumsuz gelişmelerden büyük oranda etkilenmekte,  bir yandan savaş hakkındaki dünyadaki gelişmeleri, bir yandan da Cumhuriyet Hükümetinin, savaşın yarattığı olumsuzluklara karşın almaya çalıştığı tedbirleri öğrenerek okurlarına duyurmaya çalışmaktadır.

Bu çalışmanın diğer bir yönünü de,  Avrupa’daki bu savaş üzerine, dönemin askerlerinin, yazarlarının, hukukçularının, bilim adamlarının ve diplomatlarının düşündüklerini okurlarına iletmek oluşturmaktadır. Çeşitli gazete ve yayın organları, sorularına  verilen cevapları, sayfalarında yayımlamaya başlarlar. Çok sayıdaki yayın organında yer alan benzer anket sonuçlarının ortak temasını ve sorusunu ise,  “ Bugünkü Harp Medeniyeti Nereye Götürecektir?”  başlığı oluşturmuştur.

Aşağıdaki satırlarımızda, 7- 20 Eylül 1939 tarihleri arasında muhtelif basın organlarında,  Büyük Avrupa Harbi’nin başlamasıyla ilgili olarak, “ Bugünkü Harp Medeniyeti Nereye Götürecektir?”  sorusuna karşılık, dönemin ünlü şahsiyetlerinin, görüşleri yer almaktadır.

Bugünkü Harp Medeniyeti Nereye Götürecektir?

General Hüsnü Emir Erkilet: Bir cihan harbinin başlangıcındayız. Harp yangınının sirayetini artırarak bütün Avrupa’yı kaplaması ve yurdumuzun saçaklarını da sarması mümkündür. Kara ve denizden Avrupa’ya bitişik bulunan Asya ve Afrika’nın, bir Avrupa harbinin sirayeti dışında kalmaları da düşünülemez. Görülüyor ki, 1 Eylülde başlayan afetin bütün Avrupa’ya ve hatta yenidünyaya sirayeti melhuz olduktan başka, yine senelerce sürmesi muhtemeldir. Harbin çıkmasını men’e kifayet etmeyen gayretlerin onun sirayetini tahlif edebileceğini ummak fazla nikbinlik olur.

O halde, 20’inci asır medeniyeti büyük bir felaketin tehdidi karşısında demektir. Eski harpler, ordular arasında olur ve bunların tahripleri, harp edilen şahıslara münhasır kalırdı. Şimdi ise, harp devletlerarasında cereyan ediyor ve yurdun hemen hiçbir tarafı harabiden masum kalamıyor. İşte, henüz yeni başlayan Alman- Leh Harbinin ilk gününde Varşova’nın 6 defa bombardıman edildiğini işittik. Harp tedarikleri gören Londra ve Paris’in milyonlarca çocuk, alil ve ihtiyarlardan tahliye edildiklerini okuyoruz. Yarın, harp sahalarında kanını akıtan ve canını veren insanların yüz binlere, milyonlara baliğ olduklarını hayret ve sızı duyarak öğreneceğiz.

 Her bir adamın ölümü veya “yarı ölüm” demek olan maluliyeti bir ailenin felaketidir.

Harp uzar ve sirayeti tahmin olunduğu gibi artarsa, dünya çok insan kaybetmekle kalmayacak, bütün büyük ehemmiyetli san’at ve endüstri eserleri de birer harabeye dönecektir. İspanya iç harbinde görülen Madrit’in hali, bunun ancak küçük bir numunesidir.

Bir cihan harbinde en az müteessir olacak devletler ise Avrupa’da İngiltere ve Okyanuslarda Amerika’dır. Avrupa’nın harabiyeti,  Amerikanın inkişaf ve taalisine hizmet edecektir. Eski medeniyetlerin birer beşiği olan Yakın Asya ve Şimali Afrika, ülkelerinde nasıl ki bugün bütün medeniyet ışıklarını harpler söndürdü ise ve buralarını garbi Avrupa’nın yeni medeniyetine esir etti ise; bir cihan harbi de Avrupa’nın nurunu öylece söndürecek ve onu bir gün bütün Amerikanın  kültür ve medeniyetinin bir tabii haline getirecektir.

General Doktor Tevfik Sağlam: Şu muhakkak ki harp, bütün beşeriyet için bir afet şeklinde inkişaf edecek ve bütün dünya harbin devamı müddetince içtimai ve bir dereceye kadar da ahlaki bakımlardan sarsıntı geçirecektir. Bu sarsıntı ve bu sarsıntının bariz neticesi olan umumi mana ve mahiyetteki inhidamlar, harbin bitmesinden sonra da uzun bir müddet beşeriyet âleminde geniş bir huzursuzluk yapacaktır.

 Yeni cihan harbinin bizim için teselli noktası şudur: İnsanlara ve cemiyetlere büyük mâniaları yenmek için daha geniş bir azim aşılayacak ve sinirlerimiz çelikleşecektir. Nitekim eski harpleri gören nesiller şimdi gürültüye pabuç bırakacak vaziyette değillerdir. Bunun bariz misalini biz Türkler teşkil ediyoruz. Asırlardan beri harp ede ede bu facialara o kadar alışmış bulunuyoruz ki, bugün sakin bir halde yerimizde oturuyor ve soğukkanlılıkla hadiselerin inkişafını bekliyoruz. Bana kalırsa, harp bir nevi azim ve metanet aşısı rolünü oynayacaktır.

Profesör Doktor Mazhar Osman: Şüphe yok ki harp, beşeriyet için büyük bir afettir. Bu, o kadar bariz, elle tutulur, gözle görülür bir hakikat ki adeta bir mütearife diyebiliriz.

Harpleri, tıbbi bakımdan mütalaa edecek olursak, ferdi ve maşeri sefalet ve ıstırapların tesiri ile sari ve akli marazların top sesleri, barut kokuları arasında çoğaldığını anlayacağız.  Geçen umumi harp, ayni tezahürlere sebebiyet vermiş, 1914-1918 senelerini yarattığı binbir facia içinde, delilerin de arttığı görülmüştür.

 Yeni bir cihan harbi ise, bugünkü harp vasıtalarının tamamen bir afet şeklini almasından dolayı, içtimai ve ruhi daha büyük tahripler yapacak; beşeriyet, vücuda getirdiği medeniyetin ana hatları ile birlikte sarsılacaktır.

 Avukat İrfan Emin Kösemihaloğlu:  Her türlü döğüş sahnesinin arkasından tabii olarak tüten harabeler, ezilen beşer kitleleri, maluller, açlar, sefiller, kendini gösterecektir. Geçen umumi harp dünya üstünde hem maddi, hem manevi bakımdan birçok tahripler yaptı. Ahlaki kıymetlerin ekserisi iflasa uğradı. Yalnız milletler arası hukuk değil, ahlak da büyük sarsıntılara, yıkıntılara maruz kaldı. Denilebilir ki beşeriyetin vicdanı, hiçbir asırda bu kadar büyük bir tahribe uğramamıştır. Yolunu şaşıran beşeriyet, bazı yerlerde çeşit çeşit rejimler arkasından, bazı yerlerde de kudretli ferdlerin peşinden koştu. Yakın tarihe ait olmak itibariyle bunun hepsini biliyoruz, hepsini gözlerimizle gördük. Acaba ikinci bir sarsıntı neler yapacak? Bunu katiyetle tayin iddiasında bulunmak için kâhin olmak lazımdır. Şimdiki manzarası itibariyle insan cemiyeti, biri hürriyet ve ahlaka, diğeri cebir ve menfaate dayanan iki gruba ayrılmış gibidir. Öyle zannediyorum ki hürriyet ve ahlakın zaferi, buna son verecek ve insanlık bir daha böyle kanlı bir tecrübeye girişme cesaretini bulamayacaktır.

 Eskiden fertlerin ve cemiyetlerin olduğu kadar, devletlerin de tabi olduğu hukuk ve ahlak kaideleri vardı.

Bir taraftan teminat verirken, ayni dakikada tam aksini yapmaktan utanmayan, ahlaki kıymetleri dünyanın hiçbir devrinde görülmeyen kötü bir ihmale uğratmaktan çekinmeyen ve kendi milletlerini bir sürü kadar bile kendi nefsine tasarrufa salahiyetli görmeyen; bütün dünyanın sulh, sükun ve emniyetine silahlarını çevirip patlatan müstebit kafalar,  20’inci asrın teknik medeniyeti yanında barbarlığın en aşağı örneklerinden biraz daha düşkün bir vaziyette göze çarpmaktadır.

Öyle zannediyorum ki yeni başlayan beşeri facianın, sonunda şimdiden ölçüsünü tayin etmek kabil olmayan büyük tahribata rağmen, hürriyete susayan insanlığın daha geniş bir nefes alabilmek imkânlarını arayacak ve zulme, tagallübe son vermek için, tek bir cephede birleşmiş olacaktır. Kim bilir, belki bu bir tesellidir. Fakat böyle bir beşeri facia karşısında insan, böyle bir rüyaya kapılmaktan kendini alamıyor.

Eski Tahran Büyük Elçisi Sadrettin Sayman:  Yeni bir cihan harbi olduğu takdirde, sulh cephesinin manen ve maddeten galip geleceği muhakkaktır. Bu yüzden, yarınki medeniyet, harbin bütün musibet ve belalarına rağmen, daha ileri gitmiş olacaktır. Çünkü daha asil ve necip hasletler taşıyan sulh elemanları, insaniyeti refaha götüreceklerdir. Ayni zamanda istiklallere hürmet edilecek ve dünyaya hâkim olmak iddiasını güden, siyaset-i istila zihniyeti ortadan kalkacaktır.

 Vakıa, harbin yapacağı tahripler, azimdir. İçtimai bakımdan, harbe sahne olan yerler büyük bir çöküntü manzarası gösterecektir. Hatta bu çöküntü ahlaki, fikri ve siyasi sahalarda da tecelli edecektir. Yalnız, yeni bir cihan harbi sonunda galip sulh cephesi, dünyayı idare eden zihniyeti insani mefhumlardan dışarı çıkarmayacaktır ve bilhassa iki de birde “ nizamı âlemi” değiştirmeye yeltenen unsurlar yok olacaktır. Benim, yeni bir cihan harbi karşısında duyduğum teselli noktası da budur.

Profesör Doktor Nazım Şakır: Büyük harpleri, ruhi bakımdan tetkik edecek olursak cinnetin artmadığını, fakat muvazenesizliğin çoğaldığını göreceğiz. Yani akıl ve cinnet hududu üzerinde yaşayanların yekunu kabarıyor. Mesela observeler, toksi, komaniler  (kokain vesaire müptelaları) gibi. Cinnet namıyla mütalaa olunan marazlar ise, normal seyrini takip ediyor.

Hulasa, harplerde nevrozlar artıyor, psikozlar artmıyor. Nitekim 1914-1918 Harbinde böyle olmuştur. Harpler yüzünden, ayni zamanda temaruzlar çoğalmıyor. Lakin izamlar çoğalıyor: Similasyon az, ekzojerasyon fazla olarak.  Hatta “ temaruz ediyor” dediğimiz bir çok “ Emrazı akliye ve ruhiye musaplarının” hakikatte, ya hastalıkları iyi teşhis edilememiştir; yahut da o güne kadar bilmediğimiz bir nev-i hastalık ile ( maladi enkoni) karşılaşmışızdır.

Netice: Bugünkü harp dolayısıyla da asabi ve ruhi hastalıklar kadrosunun genişlemeyeceği iddia olunamaz.

 Kimyager Cevat Tahsin Tin:  Yeni bir cihan harbi olduğu takdirde, gıda maddeleri yavaş yavaş gayri tabii bir şekil alacaktır. Mesela boynuzlu hayvanların sütlerinin terkipleri bozulacak, bu yüzden küçük çocukların bünyeleri tagayyüre uğrayacak ve bilhassa kemik hastalıkları ve ishaller yüzünden ölümler çoğalacaktır.

Kimya terakkileri, harbi büsbütün fena şartlar içine sokan bir amil yerine geçecektir. Harbin, gıda maddelerinin bozulması yüzünden yapacağı büyük zararların yanında, zehirli gazın oynayacağı menfi rol on misli fazla olacaktır.

Ayni zamanda endüstrinin durması ile çıplaklık, ecza fabrikalarının amelesiz kalması yüzünden hem zatürree, zatülcenp, verem ve romatizma hastalıkları artacak; hem de hastaların ilaçsız kalmasından ölüm nispetleri müthiş bir surette tezayüt edecektir.

 Hülasa, yeni bir cihan harbi medeniyeti mahvedecektir. 

 

İkinci Dünya savaşı öncesi, görüşleriyle toplumumuzu aydınlatan ve hemen hemen her öngörüleri gerçekleşmiş bu insanların yeniden hatırlanması gerekmez mi? Bizlere aktardıkları defalarca okunmalı, hayata geçirilmemeli mi? Ders alınmamalı mı?

Not: Alıntı yapılarak yayımladığımız bu yazılarda özellikle günün dili korunmuş, hiçbir müdahale yapılmamıştır.

Latin Kül Kedisinin Hikayesi: Eva Peron

Evita” Sayfalarımızı zaman zaman konuk yazarlarımıza açıyoruz. Beğendiğimizde, yeni bir şey öğrendiğimizde ve gerek gördüğümüzde. Bu yazı da işte o tür yazılardan biri benim için. Rasih ÇETİN, daha önce yazılarımıza yorumlar yaparak konuğumuz olmuştu. Bu kez de bir yazısıyla bizimle.” 

Don’t cry for me Arcintina nağmesini günlerdir mırıldanıp duruyorum .Takıldım bir kere.Şarkıyı çok kişi söylüyor ama ruhunu veren Joan Baez.Diğerleri show yapıyor gibi geldi bana.Hüznü,acıyı yansıtamıyorlar. Dinleyince hissediyor insan. Şarkı Evita’nın acılı öyküsünü konu alıyor.İşin içinde askerlerin zulmü de olunca domino etkisi yapıp efsaneleştiriyor.
1952 yılında kanserden vefat eden Eva Peron’un öyküsü şöyledir:
Beş çocuklu fakir bir ailenin kızı olan Evita aktris olmak isterken kendini politikanın içinde bulur.Eva radyoculuk yaparken Juan Peron’la tanışır ve politikada beraber yükselirler.Juan Başbakan,Evita çalışma Bakanı olur ve halka verdiği sözleri tutarak halkın sevgisini kazanır.Fakir halkın aylık ücretlerini artırır,onlara yiyecek giyecek yardımı yapar.
Halkın sevgilisi olan Evita,ölümünden bir yıl önce Başkan yardımcılığı seçimlerine hazırlanırken amansız hastalığa yakalanır ve Amerika’da ilk defa denenen kemoterapi tedavisinde denek olarak kullanılır.Ama sonuç olumsuzdur. Çok genç yaşta (33) Arjantinlileri yasta bırakır gider.Cenazesi Bounes Aires’e getirilir,Arjantin’de ulusal yas ilan edilir ve naaş mumyalanır.
Askerler akabinde darbe yaparlar.16 yıl diktatörlükle yönetilen halk çok acılar çeker, ancak 1973 de demokrasiye geçilebilir.Askeri dönemde kaybolan Eva’nın cenazesi İspanya’dan geri getirilir.Halkın efsanesi haline gelen Evita (Küçük Eva )hakkında filmler ,şarkılar yapılır,Halk kahramanı ilan edilir.
Mota mot tercüme yerine, yorum yaparsak bana şöyle geliyor.
“Ağla Evita,ağla
Ağlamak çok yakışır sana
Kadere isyan etme sakın ha!
Melekler de ağlar hatırana
Arjantin seni anlayamasa da
Hayrandır senin gözyaşlarına.
Sen her şeyi yaptın,
Halkın mutluluğu için
Bırakmadı Tanrın,
Daha fazlasını yapasın.
Kadere isyan etme sakın,
Bak nasıl ağlar sana Arjantin.”
Don’t cry diyor beste ama algı hıçkıra, hıçkıra,içini çeke, çeke ağla gösteriyor.Ben şarkıyı dinledikçe verdiği acıdan,hüzünden bunu hissediyorum.
Arcintina kelimesi tekrarlanınca bir havuzda nazlı nazlı süzülen beyaz kuğuları hayal ediyorum.O kadar güzeller ki okşamak için dokunmaya dahi kıyamıyorum.Arcintina’dan kasıt ülke değil,Latin halkıdır.O kadar masumlar ki Postallarla tekmeliyorlar bizim kıyamadığımız kuğuları askerler.
Ah Evita ah! Nerden bilebilirdin Arcintina’nın kaderini. Senin cenazeni bile kaybettiler halka unutturmak için.
Evde kalmış, kalbi yufka ,alıngan kızlara anneleri ne kadar derse desin, o sözler kızın daha bir hıçkırmasına vesile olduğu gibi, Evita’ya yapılan çirkin iftiralar ve karalamalar da halkın O’na sevgisini kamçılayıp, bir efsane haline getiriyor.

Bakın, o şarkı bizleri dahi etkiliyor. Kilometrelerce uzak mesafeden acı veriyor.Ben her defasında çok etkileniyorum o şarkıyı, o dizeleri duyduğum zaman. “Arcintina” ya kıyamıyorum,

Rasih ÇETİN- İZMİR