Milliyet Sanat Dergisi Eski Sayılarının Anlattıkları

Benim kuşağım, biraz şansız,biraz bahtsız bir kuşaktır. Arada kalmış bir kuşaktır. Ana-babalarının yaşadıklarıyla, çocuklarının yaşadıkları arasında kaybolmuş bir kuşaktır. Bunalmış bir kuşaktır. Aradaki geçişgenliği layıkıyla yapamamış, başarısız bir kuşaktır.

Sıkışmış kalmıştır iki farklı neslin arasında. Kendi neslini yaşatamamıştır. Hayata renk verememiş bir nesildir.

Niye derseniz, cevabı elimdeki bir kaç derginin kapaklarındaki yazılarda gizlidir.Kapakları süsleyen resimlerde, fotoğraflarda gizlidir.

Arşivimin araştırılması esnasında, elime  belki yıllar sonra yeniden geçiveren, bir kaç dergidir bunları yazdıran bana: Milliyet Sanat Dergileri. O derginin  1989, 1990 ve 1991 yıllarına ait bir kaç nüshası. Nasıl böyle bir karışık içinde saklanmışlar ise artık !

O yıllar çocuklarımızı büyüttüğümüz yıllarmış meğer. Hani en çok meşgul olduğumuz yıllar. Evlere takılı kaldığımız yıllar. Peşlerinden koşturduğumuz, ellerini tutup  sokaklarda yürüttüğümüz yıllar.

İşte o yılların dergi kapaklarında gizli sırrımız.

Milliyet Sanat Dergisi, 1970 li yılların başlarında ( 1972 sonu)  hayat bulan önceleri haftalık sonraları da ve 15 günde bir yayımlanmış bir dergidir. Adı üstünde, sanat dergisidir yalnızca. En azından benim yazıma eşlik eden nüshalarda sahibi, Milliyet Gazetecilik A. Ş adına Aydın Doğan, Genel Yayın danışmanı Akal Atilla, Sorumlu yazı İşleri Müdürü de Zeynep Oral’dır.

Dergi hemen hemen her sayısında kapak hariç olmak üzere 64 sayfa olmakla ve  her sayısında  çok sayıda sanat, kültür, edebiyat, sinema, tiyatro, sergi, kitap, radyo-televizyon,fotoğraf,şiir yazılarına ve haberlerine yer vermekle birlikte, ilk sayısından itibaren kapağını, yalnızca bir konuya ( başlığa) ayırmakla tanınmakta ve bilinmektedir. Belki de önceki sanat dergilerinden ayrılan başlıca özelliklerinden biridir de bu. Dergi kapağında,  dergi adı, sayısı ve tarihinden başka yalnızca tek konunun,  tek temanın ismi, resmi, fotoğrafı, figürü yer almaktadır.Buna ” dosya “ adı verildiği de bilinmekte,  o sayıda işlenecek ana temanın o olduğuna da işaret edilmektedir.

Bu gün geriye dönüp baktığımda, meğerse ne kadar güzel kapak tasarımlarıymış.Nasıl güzel  resimler, fotoğraflar, çizimlermiş diye iç geçiriyorum.

Bizim kuşak bunu da anlamamış vesselam!

Şimdi elimdeki toplam 24 sayının kapak başlıklarına yer vermek istiyorum. Mümkün olsaydı da her birinin resmini de verebilseydim. Olmadı

-Diren Ağustos…. 1 Eylül 199

Güneydoğu ( Nemrut’ta doğan güneş, Hasankeyf’te batan umut)….15 Eylül 1989

Van Gogh ( 100 Yıl Sonra)….1 Mayıs 1990

II. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali….15 Mayıs 1990

Cannes 90…..1 Haziran 1990

19. Uluslararası İstanbul Festivali….15 Haziran 1990

Melih Cevdet Anday 75 Yaşında…. 1 Temmuz 1990

Yaşama Hakkı…. 15 Temmuz 1990

Ortadoğu ( Sesler,Renkler, Görüntüler)…. 1 Eylül 1990

12 Eylül’ün Mizahımıza Katkıları…. 15 Eylül 1990

Soğuk Savaş Bitti ( Sıra özgürlüğün sorunlarında)…. 15 Ekim 1990

Şiir ve İnsan…. 1 Kasım 1990

Eğitimde Tehlikeli Eğilimler….. 15 Kasım 1990

1991 Mozart Yılı…. 1 Aralık 1990

1990: Yılın sanat olayları…. 1 Ocak 1991

Ahmet Adnan Saygun….15 Ocak 1991

Televizyonda ” yeni düzen” arayışları….1 Şubat 1991

Savaş ve Basın…. 15 Şubat 1991

10. Uluslararası İstanbul Filim Festivali…. 1 Mart 1991

Sinemalı Günler ( Berlin… İstanbul..)…. 15 Mart 1991

Öykülerde Şiirlerde Galata Köprüsü… 1 Nisan 1991

Aşk Hikayesi….15 Nisan 1991

Orta Direk Paris’te…. 1 Mayıs 1991

İstanbul’un Dört bir yanı Tiyatro …. 15 Mayıs 1991

Nereden bakarsanız bakınız, aradan 25 yıldan fazla geçmiş.Benim kuşağımın gençlik sorunları olan her şey, yine bugün gündemimizdeki sorunlar olarak karşımızda duruyor. Artık yaşlılığa devrildiğimiz şu günlerde, zamanında hal edilememiş sorunlar ile bir kez daha mı karşılaş malıydık?

İşte benim kuşağımın sıkıntısı da buydu: Önce, ana-baba dedi, sonra çoluk-çocuk dedi sorunlarla pek yüzleşmedi.  Çözemediği sorunların sorumluluğunu üstlenmedi, onları gelecek kuşağa havale etti. Beceriksizce davrandı.

Sorarım size hangisi yabancı bunlardan, Orta Direk mi? Savaş ve basın mı? Televizyonda ” yeni düzen “ arayışları mı? Eğitimde tehlikeli eğilimler mi? 12 Eylül mü?  Soğuk savaş mı? Özgürlüğün sorunları mı? Orta doğu mu? Orta Doğunun sesleri, renkleri, görüntüleri mi? İnsanları mı?

Güneydoğu mu? Nemrut mu ? Hasankeyf mi?

Aşk hikayelerinden uzak mı kalabildik? Yaşama hakkımızı aramadık mı?

Hangisi?

Üstelik kutlanacak  hiç uluslararası bir festivalin, şenliğin kalmamışken! Ve de artık İstanbul’un dört bir yanı tiyatro değilken! Hangisi senin değil bu sorunların?

Kendi kuşağımı en çok  niçin suçluyorum bilir misiniz? Anamla yaşıt  ve aslen de İstanbullu  olan Cemile Buhayrat’ı   hala tanımamış olmamıza!

Milliyet Sanat Dergisinin 1 Eylül 1990 tarihli nüshasında, Işıl Özgentürkün ” Ağla Sevgili Ortadoğu “ yazısıyla, yine aynı dergideki, Suriyeli şair Halil Matran’ın ” Çocukluk Bir Uzak Zamandı” adlı şiirini okuyup  özümseyemediğimize!

Şairin dediği gibi;

” O uzak, hırçın ırmak orada mı şimdi,

Yine kabarıp taşar mı durmadan öyle,

Hatırlar mısın nasıl ele geçirdiğimizi

Yöneltip serinliği, uyanan bahçelere?

Nasıl güzel kıldığımızı sulayıp çiçekleri.”

diyemediğimize! Yazık!

Biliyorum o ve benzeri dergiler, ayıplarımızı ve günahlarımızı saklıyorlar.Biriktiriyorlar.Yine bir gün onları önümüze koyacaklar!

 

 

 

 

Demirci Öğretmenler Anıtı

Demirci-İlköğretmen-OkuluHayattaki ilk mesleğimdi Öğretmenlik. Demirci İlk Öğretmen Okulundan, 1975 yılında mezun olarak hak kazanmıştım bu mesleği.. Yüzlerce arkadaşım ile birlikte aynı gün. Daha da geriye gidince, okulumuzdan  öncesi yıllarda mezun olmuş  büyüğüm binlerce meslektaşımla birlikte. Yada sonrası yıllarda,  farklı  kurumsal yapılaşmalarla dahi olsa,  nihayetinde okulumuzdan mezun olan diğer meslektaşlarımı da sayarsak on binlercesiyle.

Net sayısını bilmiyorum ( kaydı- kuydu da  var mıdır ) ama Demirci, o  on binlerce meslektaşımın hayata başlayışlarındaki en önemli mihekk noktalarından biridir. Hele  öğretmen atamalarının hemen yapıldığı  o yıllar göz önüne alındığında, neredeyse çocuk gelip, eline ekmeğini alıp gitmenin ilk  en önemli mevkiidir Demirci. Atanıp, işe başlamanın,  tayini  alıp, görev başında olmanın mevkii.   Bavulsuz gelip, bavullu gitmenin, üstsüz başsız gelip, takım elbiseyle dönmenin mevkiidir Demirci. Adam olmanın!

Şehir dışından okumak, öğretmen olmak için gelmiş o arkadaşlarımın, nasıl heyecan ve nasıl mutlulukla ayrıldıklarını bilirim mezuniyetleri sonrasında. Nasıl ağlaştıklarını, ” öğretmen  olduk ! “  diye nasıl bağrıştıklarını,  birbirlerine sarıldıklarını.

Mesleğe devam etmemiş olsam bile, yüzlerce arkadaşımın,  meslektaşımın hikayelerine kulak kabartmış, hayatlarına tanık olmuş, aralarına karışmış  biri olarak, Demirci’nin de, İlk Öğretmen Okulunun da  onlar için neler ifade ettiğini  bilenlerden, görenlerdenim. Yaşayanlardanım!

Atandıkları köy okullarındaki ilk derslerinin konusuydu Demirci ve   okulları:  İlk Öğretmen Okulu. Ulusal bayramlarda sınıflarını, kendilerine  okullarında  nasıl öğretildi ise,  nasıl gördüler ise öylesine güzel süslediler. Candan, parlak ve ışıl ışıl. Öylesine güzel söyleştiler  ki öğrencileriyle. Mutlu günlerinde hep birlikte coştular, koştular.

Her köyde  neredeyse bir  ” Top Sahası “ yaptılar, törenler için.

Bir  “24 Kasım” günü yemin ettiler, mesleklerinin kutsallıkları üzerine her biri. Öğrencilerine ” öğretmeni “, ” baş öğretmeni” anlattılar. Onları sevdirdiler.

Nice insan yetiştirdiler. Nice nesil.

Yıllarca köy köy, semt semt dolaştılar bıkmadan, yılmadan.Yeminlerini yeşerttiler ülkenin her yerinde, kadınıyla, erkeğiyle.

Bugün bile ” Demirci” denildiğinde, yüreklerinin kabardığına şahit olmaktayım. Gelip- gidememenin, gidip- dönememenin derdindeler, tasasındalar. Okulun bahçesinde geçmiş yıllarda yapılmış bir kaç ” Mezunlar Buluşması”nın mutluluğunu, anılarını paylaşıyorlar hala.

Demirci,   on binlerce öğretmenin yetiştirildiği bir menbaıdır. Yalnızca kendi evlatlarını   değil, ülkenin her yerinden gelen evlatları yetiştirmiş bir menbaa. Bu yönüyle, ülkemiz eğitimi açısından da büyük ve yüce bir kaynaktır  Demirci. Koca bir kampüs, küçük bir eğitim kentidir. On binlerce insanın ilk göz ağrısıdır. O insanların her gün akıllarının bir köşesinden gelip, geçendir. O insanların her gün andıkları bir yerdir. Hatırladıklarıdır. Eştir, dosttur.

Bu sevgi, bu hayranlık karşılıksız değil biliyorum. Evini,  evinin bir göz odasını,  öğrenciliği sırasında bu insanlara kiralamış hemşehrilerimin hatırda kalmış  iyi günlerini, bayramlarda ” şahane “ şiir okuyan o  öğrenciyi, hem okul takımının, hem Demirci Spor’un sol haflığını fevfkalade yapan Foça’lıyı,  halıcı esnafımızdan halı satın alarak  memleketine gönderip satan o çalışkan öğrenciyi, bu gün bile oğlunun en has arkadaşı nitelemesine hak kazanmış Varto’lu bir öğrenciyi hatırlamak, hiç zor değil. Hiç zor değil, hatıralarda o günlerin masum  yaşantılarını  aramak ve anmak. Bu gün bir ev kadınımızın, bir esnafımızın, bir futbol sevdalımızın, bir  yöneticimizin hafızasında yer bulmak  hiç de zor değil. Ogünlere dönmek, o günleri yaşamak. İyisiyle, kötüsüyle yaşananları canlandırmak.

Belki Demirci’nin, Demircilinin  kıymeti burada gizliydi:  Bu gençlerin öğretmen olarak yetiştirilmesinde, yalnızca İlk Öğretmen Okulunun öğretmenleri değil, tüm Demirci, kadınıyla, erkeğiyle, tüccarı,esnafıyla, memuruyla  büyük bir  görev ve sorumluluk üstlenmişti. Hayat, her şeyiyle bu görevin ve hizmetin görülmesi üzerine şekillenmişti adeta.

Onları evlatları yerine koymuşlar, kendilerinden bilmişler,  öyle  içten saymışlardı. Hal hatır sormuşlar, gerektiğinde camlarından bir kase  sıcak çorba uzatmışlar, hastalıklarında ilaçlarını vermişlerdi. Çamaşırlarını yıkayan, parmaklarındaki kirli tırnakları kesen anaları  da hatırlamıyor muyuz ?

İşte bundandır arzumu dile getirmemdeki  bu kolaylık : On binlerce  öğretmen yetiştirmiş, hala yetiştirmekte olan ve binlercesi hala yurdumuzun dört bir yanında  çocuklara öğretmenlik yapan   mezunlarına sahip bir kentin,  bu yaşananları yad edecek  bir anıtı olamaz mı? Onların  adına, bir  anıt yapılamaz mı?  Bir  köşesine, onların adı nakşedilemez mi?

Adı: “Öğretmenler  Anıtı”  olamaz mı?

O insanların gönlünü fethedilemez mi?

Hem o anıt, yalnızca  Demirci İlk Öğretmen Okulu ( Eğitim Fakültesi)  mezunu öğretmenlerimizin anıtı değildir ki!  O anıt aynı zamanda, on binlerce öğretmenin yetiştirilmesine ev sahipliği yapmış,  o imkana fırsat, zemin ve mekan oluşturmuş Demirci’nin, Demircililerin de onur ve gurur abidesidir. Vefa abidesidir. Saygı, hatır abidesidir. Hürmet abidesidir.

Olmaz mı? Olamaz mı? Elbette olur…

Bu gün başta,  ilk okul öğretmenim Mustafa ERTOP başta olmak üzere, Demirci İlk Öğretmen Okulunda öğretmenim olan tüm öğretmenlerimin,  tüm meslektaşlarımın,  ” Öğretmenler Gününü “ kutlar,  onları saygıyla ve minnetle anarım.

Günün kutlu olsun öğretmenim !

1929 Yılında Neşrolunan Edebi Eserler

yaprak dökümüDönemin Vakit Gazetesinin 1 Ocak 1930 Tarihli nüshasında, gazetenin köşe yazarlarından olan Sadri ETEM’in yazısı, geçen 1929 yılının bir muhasebesi gibidir. Elbette ki, 1929 yılının edebi açıdan  bir değerlendirmesi. Sadri ETEM bu yazısında; ” Geçen sene, Türk Edebiyatı ile Osmanlı Kültürü arasındaki ilk ateş teatisine sahne olmuştur. Bence edebiyatımızın bir senelik tarihi! Geçen sene neşredilen edebi eserler şunlardır.” diyerek, sonra da söz onusu eserleri sıralamıştır.

O kısacık yazısı, 1929 yılının edebi açıdan gerçekten çok büyük bir değerlendirmesidir aslında. Ne demek, ” Geçen sene, Türk Edebiyatı ile Osmanlı Kültürü arasındaki ilk ateş teatisine sahne olmak”?

cikriklar-duruncaElbette,  dönemin kelimelerini anlamlandırma konusunda, yetersiz olduğumuz gerçeği üzerinden, ilk önceliğimiz ” teati” sözcüğünün anlamını vurgulamalıyız.

Teati,  dilimizde hala yaşayan Arapça bir kelime olup 3 ayrı anlamda karşılık bulmaktadır.

Verişme, birbirlerine verme,

Taraflar arasında mukavele yapma ve

Pazarlıksız, lakırdısız olarak mal değişme, tırampa etme.

halas1Hayata öğretmen ve eğitimci olarak başlamış, 1928 yılından sonra da edebiyata yönelmiş,yazdığı eserlerinin adlarından başlayarak ,  konularını da toplumsal sorunlardan çıkarmış, gözlemden çok kurumsal bilgilere dayanan bir tez çerçevesinde gelişen yapıtlarıyla, Gerçekçi Türk Edebiyatının ilk temsilcilerinden biri olan Sadri ETEM, hangi anlamı seçmiş, kullanmış  olabilir ki?

Pek tabii ki, Arap harfli bir alfabeden  ayrılarak, Latin harfli bir alfabeyle Türkçe’yi  ilk defa yazıyor olmak ve de  bu eserlerde kullanılan  temaların  Türk insanının  daha yakışır olmasıyla  ilgili bir ” teati “ anlayışı ve tercihidir bu.Yeni bir devletin kuruluşuna mekan oluşturan ” Kurtuluş Savaşı ” kahramanlıklarına yer veren yazılarla.

Sadri ETEM’in bu teşhisini, tanımını destekleyen ise ” Geçen sene neşredilen edebi eserler şunlardı” diyerek verdiği,  1929 yılında yayımlanan eserlerin listesidir.

 Mahmut YESARİ …….. Geceleyin Sokaklar ( Hayattan Enstantaneler), Hınç ( Roman), Kırlangıçlar ( Küçük Roman), Bağrı Yanık Ömer ( Roman)

Rauf …….. Halas (Roman),

Va-NU……Ebenin Hatıratı ( Roman),

Burhan CAHİT…. Hizmetçi Buhranı ( Roman), Adam Sarrafı (Roman), Köy Hekimi (Roman),

Sadri ETEM……. Çıkrıklar Durunca ( Roman),

Aka GÜNDÜZ……İki Süngü Arasında ( Roman),

Reşat NURİ…..Yaprak Dökümü ( Roman),

Hüseyin RAHMİ…..Utanmaz Adam ( Roman)

Nezihe MUHİTTİN…… Benliğim Benimdir ( Roman),

Nahit SIRRI………. Kırmızı ve Siyah ( Büyük Hikaye),

Mecdi SADRETTİN……Sevdiklerimiz ( Tetkik),

Yakup KADRİ……. Ergenekon ( Makaleler),

Ruşen EŞREF…… Damla Damla ( Nesirler),

Nazım HİKMET…….. Yahudile Si-yam ( Manzum Roman), 835 Satır ( Şiirler),

İlhami BEKİR….. . 24 Saat ( Şiirler),

Yaşar NABİ……… Kahramanlar ( Şiirler),

Cevat KUDRET…… Birinci Perde ( Şiirler),

Reşat SÜREYYA….. Bir Tılsımın Nakışları ( Şiirler),

Mehmet FARUK…….. Çocukların Yeni Şiir Kitabı ( Şiirler),

Ömer BEDRETTİN……. Deniz Sarhoşları ( Şiirler),

Taha AY…… Toros ( Şiirler),

Ahmet İHSAN…..Matbuat Hatıraları  (Hatırat), Binbir Gece Masalları,

Ali SEYDİ…. Türk Lügatı,

İskender FAHRETTİN…..Abdülhak Hamit ve Afrodit ( Roman),

Reşat Nuri, Celalettin, Sadri Etem, Va-Nu, Mahmut Yesari, Ekrem, Necip Fazıl, Nahit Sırrı…….. En Güzel Hikayeler 1929 ( Ortak Eser) ”

835Sadri ETEM, verdiği bu bilgilerle 86 yıl önceki edebi dünyamızın gerçek bir haritasını da çıkarmış bulunmaktadır. Belki topu topuna yalnızca  23-24 yazar, şair ve onların  32 eseri. Bazıları günümüzün klasiğine dönmüş olanlarıyla birlikte.İşte Bağrı Yanık Ömer, Halas, Çıkrıklar Durunca, Yaprak Dökümü, Ergenekon, 835 Satır!

Daha önceki  yazılarımızda haklarında  ve bu  listede   adı geçen eserlerinden bahsettiğimiz Taha AY (*)  ve Va- NU’dan (**) sonra sıra,  acep Nezihe Muhittin de midir?

Ya da amaç, 1929 Yılı Türk Edebiyatı Eserleri Koleksiyonu olmasın?

 

Not:  (*) “Taha TOROS Öldü mü?” başlıklı yazımız.

(**)  “Ebenin Hatıratı” başlıklı yazımız.

 

 

 

 

Koleksiyonumdan Eski Kitaplar: Ebenin Hatıratı

ebeninVa-Nu bu kitabı niye yazdı?

İlk önce  Mehmet Vala Nurettin , ya da kitabımızda  da kullandığı ve  artık klasik bir  kısaltma  olmuş” Va- Nu ” hakkında kısa da olsa bir şeyler söylemeliyiz.  ( Ah bu şapkasız harfler!   Üstelik  yücelik katmak gerekirken ala deyip kesmek, ışıktan bahsetmek gerekirken nursuz kalmak  gibi) Belki de bu söyleyeceklerimiz arasında gizlidir,  ” bu kitabı niçin yazmış “ olabileceği!

Cumhuriyet devri yazarlarından olan Va- Nu , 1901 yılında doğdu. Aylık şiir dergilerinde şiirleri basıldı. (1918). İstanbul, Galatasaray Lisesi ile Viyana Ticaret Akademisindeki öğreniminden sonra Moskova Doğu Üniversitesini (1925) bitirdi. Yurda dönünce hemen  dönemin hemen bütün gazetelerinde çalıştı.

Vala Nureddin Vakit, Akşam (1927-1938), Haber, Cumhuriyet, Tercüman, Havadis ve Kö­roğlu; fıkralarını, röportaj ve sanat-edebiyat yazılarını yayımladığı başlıca gazetelerdir.

Va- Nu 1967 yılında vefat etmiştir.

Eserleri; Baltacı ile Katerina (1928); Ebenin Hatıratı (1929); Aşkın Birinci Şartı (1930); Küçük İlanlar (1933); Leke (1933); Kardeş Katili (1933); Karacaahmed’in Esrarı: Meşhur Polis Hafiyesi Yılmaz Ali’nin Maceraları (1933); Dipsiz Kuyu (1933); Pembe Pırlanta (1933); Benim ve Onların Hikâyeleri (1936); Seni Satın Aldım (1938); Hayatımın Erke­ği (1939) Mazinin Yükü Altında (1942); Onu Elimden Aldın (1943); Unutamadım Seni (1943); Bir İhanetin Cezası (1944); Vurgun Peşinde (1944); Tasvir Neşriyatı (1944); Beyaz Güller (1962); Tuzaktaki Kaplan (1963). Son iki eserinden Bu Dün­yadan Nâzım Geçti (1965), bir anı kitabıdır; Korkusuz Murat (1968) ise eşi Müzeh-her Vâ-Nû (Nihal Karamağralı adıyla) ile birlikte yazdığı ve Doğan Kardeş Çocuk Romanları Yarışması’nda ikincilik kazanmış bir çocuk romanıdır.

Çeşitli dergilerde yayımlanmış şiirleri  ve kitaplaşmamış gazete yazılarını bir köşeye koyduğunuzda, ilk eseri olan ve abartılı ögeler içeren  fantezik tarihi roman hüviyetindeki Baltacı ile Katerina’dan sonraki ikinci  eseri Ebenin Hatıratı’dır.

Şimdi de Ebenin Hatıratı adlı kitaptan söz etmek uygun düşmektedir.

Kitap 13,5 x 19,3 cm boyutlarında olup, 124 sayfadır. bitiminde ilave olarak 2 yaprak daha reklam sayfaları bulunmaktadır. Kanaat Kütüphanesi tarafından 1929 yılında  İstanbulda, Bürhan Cahit ve Şürekası Matbaasında bastırılmıştır.Kapak sayfaları kuşe kağıt, iç sayfalar ise dönemin  saman kağıdı  üzerine basılmıştır.

Dış kapak üzerinde, kucağında zenci bir bebeği tutan ebe ( kadın doğum doktoru ) çizimi, kitabın adı, Kanat Kütüphanesinin pek bilinen rümuzu yer almaktadır.

Dış kapağın en üst satırı ise, Nakıli: ( Va-Nu) ibarelerine ayrılmış bulunmaktadır.

İç kapakta da sırasıyla, Nakıli: Va-Nu, Ebenin Hatıratı, Kanaat Kütüphanesi, 1929 ve Bürhan Cahit ve Şürekası Matbaası- İstanbul ibareleri yer almaktadır.

ebenin2Kitabın dış arka kapağı ise, biri eski harflerle basılmış bir kitap olmak üzere toplam 3 adet kitabın tanıtımına ayrılmıştır.İlave sayfalarda ise dört adedi Vala Nurettin’e ait olmak üzere (basılmış, basılmak üzere  ve tercüme ), toplam 7  kitabın tanıtımına ayrılmıştır.

Kitabın 3-10 sayfaları ” Mukaddeme” başlığına ayrılmıştır.Yazar burada, tanıdığı bir ebenin ( kadın doğum doktoru)  kendine  yazıp bıraktığı hatıratlarından bahsederek, kendisinin bir “nakil” görevi gördüğüne işaret etmektedir. Bu açıklamayla kitabın dış ve iç sayfalarında yer alan ( Nakıli: Va-Nu) ibarelerine açıklık kazandırılmış olmaktadır.

İsmi açıklanmayan  ad ve soyadlarının ilk harfleriyle  okura tanıtılan ebe ile Va- Nu arasında geçen konuşmalardan anlamaktayız ki, kendisi  de henüz gazete yazarı olarak bilinmektedir.

Mukaddemeyi takiben, “Bakire değil mi?” , ” Kocasına ne desin?”, ” İhtiras duymayan zevce”,  “Gece yarısı” , ” Bu çocuk kimden*” ,” 51 yaşında gebe”,  ” Ne garip kadın bu?”,  “Maske”, ” Bu ne kötü illet!” ve ” Zeyl” başlıklarında toplam 10 bölüm daha bulunmaktadır.

Bu başlıklardan da anlaşılacağı üzere,  kitapta bir ebenin yaşadığı fantastik  olaylar ve fantezi  içeren  bir anlatım söz konusudur. Yaşanması pek mümkün,  ama  bir ebenin ağzından anlatılması pek mümkün olmayan satır ve hikayeler ile karşılaşmaktayız.

Kitabın hikayesi içinde kendi hayatından bazı hayallerini, duygularını, fantezilerini  ve emellerini de  örgüleyen yazar, ortaya dönemin alt okur grubuna hitap eden bir  kitap çıkarmış bulunmaktadır.

İlk olarak  gazete tefrikası olarak hazırlanmış olduğu ( muhtemel ki tefrika edilen)  düşünülen  bu yazıların, bir eleme veya kontrolden geçtiği izlenimi edinilmektedir. Çünkü, toplam 10 bölümden oluştuğu  tesbit edilen  bu yazıların, yazarı tarafından kitapta  sıralanırken 2 fazlası işaretlenmiştir. Sayfa eksikliği görülmeden beşinci ve altıncı bölüm verilmeyerek doğrudan  yedinci bölüme geçilmiş, kitap 12 bölümde tamamlanmıştır.

İzlenimlerimizi de  kuvvetlendiren, bu bölüm sayısı hataları olmaktadır.

Va- Nu’nun bu kitabını, ( Nakıli) olarak nitelemesinin bizce, anlatılanların dışında  başka  bir sebebi olmalıdır. Ya, bir yabancı eser, mekanlar İstanbullaştırılarak,   bütün isimler  de  harf kodu kullanılarak tercüme edilmiş, ya da dönemin fantezik hikaye ve  tıbbi araştırmaları bir kaç yabancı dile sahip bir yazar tarafından dilimize uyarlanmıştır.

Bu kitap, Latin harfli Türkçe olarak basılmış kaçıncı kitaptır bilinmez. Ama bu kitaptaki hikayelerin, kadın cinselliği  ve hastalıkları  ( pek de hastalık sayılmaz ya!)  üzerine , Latin harfli Türkçe dilinde yazılmış ilk hikayeler olma özelliği çok kuvvetli bulunmaktadır.Edebi bir değer içermeyen , dilin ve Türkçe gramer kullanımının da  pek gözetilmediği bu kitabın, Mehmet Vala Nurettin tarafından niçin yazılmış olabileceği tarafımızca  tahmin olunamamaktadır.

Gençlik eseri mi?

Tefrika yazarlığının üretkenliğine bir cevap mı?

Bir kaç yabancı dili konuşuyor ve okuyor olmanın bariz kolaylığı mı?

İç dünyasında fanteziyalar yaratmanın bir mahsulü mü?

Kolay para kazanmanın bir yolu mu?

Yoksa dönemin yayın dünyasının  bir çılgınlığı mı?

Anlamak ve bilmek güç; ama bir yazı yıllar geçse de yazarını bağlıyor. Bir deli çıkıyor, haddi olmasa bile onu sorguluyor?

Niye?

 

 

Şemsettin SAMİ’den Maarif Üzerine Bir Söz

Şemsettin-Sami-Bazı sözler var ki, ilk defa duyduğunuzda sarsılıyorsunuz. Üstelik pek de yabancısı olmadığınız kavramlar üzerinde bile, “böylesini hiç duymadım” diyorsunuz. Beklemiyorsunuz hiç bu kadar güzelini, bu kadar içtenini, bu kadar mükemmelini.Şaşırıyorsunuz!

Binlerce tarifini duymuşsunuzdur siz de, eğitimin önemi ve ihmal edilmezliğine karşı, özlü sözler, güzel deyişler. Ancak sanırım hiç biri, Şemsettin SAMİ’nin sözü kadar açık  olamaz.

Diyor ki Şemsettin SAMİ, ” Bir ümmet hedenni (gerileme) ve izmıhlalden ( çöküntüden) kurtulmak için hal-i hazırı ile kanaat etmeyip daima ilerlemeye, kuvvetini, servetini… hayır maarifini, yalnız maarifini ilerletmeye çalışmalıdır.”

Bu söz o kadar doğrudur ki, ne servet, ne iktisat eğitimle kapı aydınlanmadıkça hiç bir şekilde sağlanamaz.Servet biriktirilemez, iktisat ilerletilemez.

Şemsettin SAMİ devam ediyor: ” İnsan nesli için eğitimden başka selamet yoktur.” Öyle ya, kurtuluş, esenlik sağlanmadıkça, servetin, iktisadın kıymeti ne ola ki?

Muallim NACİ’nin bir sözü de, adeta Şemsettin SAMİ’nin dediklerini destekler niteliktedir: ” İlmi tahsile çalış, mahfolmasın yaptığın çalışmalar.”

Gerçekten ne kıymeti vardır, bunca biriktirdiklerinin, sakladıklarının, ayırdıklarının? İlerletilmesi gereken yalnız ve yalnız maarifindir. Eğitimindir. İlmindir.Tahsilindir.Ancak bu yolla değerlenir, birikenler, saklananlar, ayrılanlar. Değil mi?

Güzel sözler, güzel insanları  bir kez daha kazanmanın da bir yolu, çaresi oluyor. Bu söz gibi. Şemsettin Sami gibi.