Ölen Mehmet BAŞARAN mı?

Tonguç YoluMehmet Başaran vefat etti diyorlar. Böyle yazıyor gazeteler, böyle söylüyor televizyonlar. “Mehmet Başaran vefat etti.”

Bilmiyorlar ki onunla  birlikte vefat eden niceleri var, yok olan niceler. Şiir  bir kez daha öldü, köy bir kez daha öldü, hasret bir kez daha  öldü, memleket bir kez daha öldü, Köy Enstitüleri  bir kez daha öldü.Bir daha öldü her biri.Öldü.Hepsi BAŞARAN ile öldü.

Şairler, yazarlar, yurtseverler ölünce, yalnızca kendileri ölmüyor velhasıl.

***

Gencecik bir okul öğrencisiyim. Küçücük bir kasabada.Yıl 1974.  İlk Öğretmen okulundayım. Bir öğretmenime olan hayranlığım sebebiyle, onun dersinde ödev konumu ” Köy Enstitüleri ” olarak belirliyorum.

Lakin okulun kütüphanesinde bu konuyla ilgili bir kaynak yok. Ya da bulamıyorum.Ya da fazla araştırmıyorum.Ancak bir kitapçı da rastlıyorum aradığım o kaynağı.  Tesadüf olabilir mi?

Küçücük bir kitap. Varlık yayınlarından.” Tonguç Yolu.Köy Enstitüleri: Devrimci Eğitim”  yazıyor üzerinde. Yazarı da M. Başaran. İç kapağına da hemen tarihi yazmışım el yazımla. “Demirci-1974”

Ödevimin tek kaynağıydı o kitap.Bir kaç sayfa olduğunu hatırladığım ödevimin hemen hemen tüm cümleleri ondan alınmıştı.Bilmiyorum, üzerine kendimden bir şeyler ekledim mi ayrıca? Özgün bir cümlem var mı?

Kitabı yutmuş olmalıyım. Zira bir çok satırının altı çizilmiş bir kalemle. Muhtemeldir ki alıntıda kullanacağım satırlardı bunlar.

Ödevim bir daha geri gelmedi.İyi bir not almıştım ama öğretmenim onu bana iade etmedi. Yakınırım zaten hep bu konuya.

O kitap, o küçücük kitap, Köy Enstitüleri konusunda sahip olduğum ilk kitaptı. Bugün yüzleri, binleri bulmuş Köy Enstitüsü kitaplarımın ilkiydi, öncüsüydü.

Çoğaltan, arttıran, biriktiren o oldu. Yolumu çizen, yol açan o oldu.Önümü açtı benim, ufkumu açtı.

Bugün belki de ülkemizin en büyük şahıs koleksiyonunun en değerli eseri oldu o. Yaşanılanları, yaşattıklarıyla.

Hep anlattım bu hikayeyi insanlara. Kitabı gösterdim,heyecanımı yansıttım.

Yıl 2010. Kastamonu Üniversitesi’nin, Köy Enstitüleri’nin  Kuruluşunun 70’inci yılı dolayısıyla hazırladığı sempozyumdayız. Kalabalık bir ortam.

Köy Enstitüleri Kitap ve Efemera Koleksiyonumu sergilemişim. Çokça bir yer işgal ettiğim için gelenim gidenim eksik değil.Kalabalık. Kimler yok ki!

Başaran da orada. Biraz ilerideki oturma grubu üzerinde. Lakin başı hep kalabalık. Onun dışında hep  bir sandalyenin üzerinde.Geleni -gideni hadsiz hesapsız.Yorgun. Bastonundan güç alarak yürüyor. Yüzü sert.Daha çok dinliyor.

Ama ben can atıyorum, hikayemi  kendisine anlatmak için.

Nihayet sergimin başında. O kitabı bulup getiriyorum ve hikayemi anlatıyorum kendisine.Dinliyor. Yıllar önceki o kitaba ithaf yazdırıyorum ve imzalatıyorum.

Mutluyum. Çok.

Aynı gün öğleden sonraki sunumumu izlemeye gelenler arasında kendisini görüyorum. Heyecanlıyım. Mutluyum.

Gidip elinden öpüyorum.

Yeni bir hikayem oluyor anlatacak.

Şimdi duyuyorum ki Mehmet Başaran vefat etmiş.

Bilmezler ki BAŞARAN ölürse, şiir de ölür, yazı da ölür. Köy de ölür, Köy Enstitüleri de. Memleket  de ölür.Mehmet de ölür Mehmetçik de.

Söz ölür. Biz de ölürüz.

 

Ne Koleksiyonu Yapabilirim?

2_kBu başlıkta ilk yazımızı ” Ne Koleksiyonu?” başlıklı yazımızla birkaç  yıl evvel yazmış, nihayetine de ” Devam Edecek” ibaresi koymuşuz.

O yazımızdaki ifadelerimizi okumayanlar için özetlemeliyiz ki: Hemen hemen her şeyin koleksiyonu yapabilirsiniz. Tek şart;o şeyin bütününe ulaşmak için gerekli çabayı , vakti göstermiş olmak üzere.

Ne var ki, günümüzün eğilimlerine de dikkat etmek zorunda olduğumuz unutulmamalıdır.Günümüzdeki koleksiyonculuk, “nesne” koleksiyonundan, “tema” koleksiyonuna doğru kaymaktadır.

İnsanlar artık yalnızca bir  nesne, örneğin “Ankara Kartpostalları” yerine, ” Ankara Kültürü” teması  altında Ankara’ya ait ne varsa toplamaya çalışıyorlar. Elbette bu kapsamda  doğal olarak Ankara kartpostalları da  bu koleksiyon içinde vücut buluyor.

Bir başka örnek olarak da; artık insanlar yalnızca “oyuncak” toplamıyor da, ” İstanbul Eyüp Oyuncakları” teması altında,  o dönemin oyuncak kültürüne ait bütün nesneleri, afişleri, yazıları, haberleri, reklamları v.b biriktirmeye çalışıyor.

Kısacası, temalar üzerinde çalışılmaya başlanarak, seçilen temanın mevcut olan her türlü nesnesi, eşyası toplanmaya çalışılıyor.

Bu kapsamda ülkemizde koleksiyon çalışmaları  yapan koleksiyonerlerin temalarına göz atıldığında, konu çok daha iyi anlaşılacaktır.

Çanakkale Savaşı,

Sivil Havacılık,

Kurtuluş Savaşı,

Kore Savaşı,

Mütareke Basını,

Sansür Hayatımız,

Futbol v.b,

Hilmi Çırağan Matbaası Yayınları,

Türk Radyoculuğu,

Müzik Aletleri,

İzmir Haritaları,

Köy Enstitüleri,

Mübadele Dönemi,

Diş Hekimleri,

Hemşireler,

Millet Mektepleri gibi.

Bu listeyi uzatmak ve çeşitlendirmek, insanın yaratıcılığı ve zekasıyla ilintilidir.

Tema koleksiyonculuğunun en büyük avantajı ise, o tema üzerinde mümkün olan bütün materyallerin toplanması yoluna gidilerek, aynı zamanda da o temanın  kültürünün geniş olarak incelenmesine de imkan yaratıyor olmasıdır.

Her şeyden önce de, koleksiyon  temalarının seçimlerinin, yerel imkan gözetilerek yapılması gerektiğidir. Yaşanılan bölgenin, yerin, şehrin, mahalin imkanlarının gözetilmesi ve onlara öncelik verilmesidir. Folklorik imkanların ortaya çıkarılması gerektiğidir.

Nasıl mı?

Iğdır Düğün Elbiseleri,

Malatya Kayısı Yaşamı,

Isparta Gülcülüğü,

Gaziantep Bakırcılığı,

Trabzon El Yapımı Kemençeler olamaz mı?

Koleksiyonculuğu yalnız bir hobi olarak görmenin vakti çoktan geçmiş gibi. Artık insanlar, yaşanmışlıklara ait nesneler ile özlemlerini giderirler iken, aynı zamanda söyleyecekleri/ öğrenecekleri bir şeyler olsun istiyorlar.

 

 

Demirci’nin Jeepleri…

Demirci JeepleriŞimdiye değin ülkemizde yazılmamış mikro tarih temalarından biri olan “Jeep’in  Sivil Taşımacılıkda Kullanılışı” konusunda, Demircimiz büyük bir kaynaklık teşkil edebilirdi. Edebilirdi diyorum, çünkü şimdi o jeepler kalmadı. O insanlar da… O tarih de.

Anıları kaldı mı ki?

Oysa sokaklarında ne kadar çok jeep dolaşırdı bir zamanlar Demirci’nin. Ne kadar çok!  Çocukluğumuzun Demircisinin taşlı yollarında gürültülü- patırtılı geçer giderlerdi. Taşıtsız, arabasız yolların kralları gibiydiler. Bayramda seyranda, arada sırada geçen 40’lı, 50’li yılların birkaç Chevrolet, Impala, Mercedes’in dışında hayat onlarındı.

Dağda bayırda, köyde, kıranda her yer onlarındı her yerde onlardı.

O günkü şartlarda, 1950’lerden sonra gelişmek için kıvranan ülkemizde, özellikle de kırsal kesimde ve düzgün yolları bulunmayan yerlerde, yani aslında her yerde, bir Jeep furyası başlamış, Demirci de bundan fazlasıyla nasiplenmişti.

Çocukluğumun birçok anısı, bu furyanın kazanımlarıyla hayat bulmuştu adeta. Akçekertik’e, Saraycık Hamamlarına, Ayvaalanı Köyüne, Simav’a, sünnet ve düğün törenlerinde konvoy içinde yer alışlarımızda hep bu jeeplerin izi, emeği vardı.

Her ne kadar, kasasındaki oturuş koltuklarının karşılıklı dizilişi sebebiyle her defasında mide bulantılarına muzdarip olsam bile. Çoğu zaman sevinç kaynağımızdı onlar.

Kısmi şehir dışı ulaşım olduğu kadar, şehir içi ulaşımında da çok uzun yıllar “damalı taksi” hizmeti vermişler, Demirci’nin ekonomisine büyük katkılar sağlamışlardır.

İlk Öğretmen Okunda okuduğum yılların da en popüler anılarından biriydi jeepler ile yaşadığımız serüvenler.

Hasta arkadaşlarımızın acil olarak hastaneye, zamanında getirilemeyen ekmeklerin ise acil olarak tedarik edilerek yemekhaneye nakli konusunda olduğu gibi.  Dahası, okula misafirlerimizin gelişinde, derse geç kalan öğretmenlerimizin yetiştirilmesinde.

Hatırlanacak o kadar çok şey var ki!

Dönem, özel taşıt sahibi olmanın ve kullanımının pek mümkün olmadığı yıllar olunca, örnekleri çoğaltmak o kadar kolay ki…

İşte o günlerimin kahramanlarından biridir Sabri YAMAN. Asık görünen yüzünün altında hoşgörü ve sevgi barındıran. Daha kimler…

Keşke o yılların,  o jeeplerin ve onları kullanan kahramanların hikâyeleri biriktirilmiş olsaydı. Bugünlere aktarılmış olsaydı. Demirci’nin bugünkü sosyal ve kültürel yapılanmasında değerleri paylaşılmış olsaydı. Yazılmış olsaydı.

Yazacak çizecek o kadar çok şey ortaya çıkardı ki, onlar adına tahmin edemezsiniz.

İstiyoruz ki elimizdeki fotoğraf da  o jeeplerden biri olsun. Hatırası, sahibi konuşsun. Sokakların o rakipsiz krallarından biri canlansın. Yürüsün, yol alsın. Anlatsın.

Fotoğrafın çekildiği yılı bilmek için hiçbir ibaremiz yok elimizde ne yazık ki. Sanırım 70’li yıllar. Sanki o siyah beyaz renkli bu fotoğrafta, yeşil haki rengi görüyorum gibiyim: Austın Jeep. Üstelik o türün en afililerinden biri. Baksanıza ön dış panelde tam 10 adet lamba mevcut. Dönemin en popüler arazi arabası bu. Radyatör penceresi tel kafessiz ve yatay sütunlar şeklinde. Bu sütunların birisi üzerine Türk bayrağı üzerine küçük bir  “ Demirci” logosu bağlanmış tenekeden.

Plakası 45 AV 543. Ön şasi üstüne de kocaman yazılmış: “Demirci” diye.

Ön camlardan sileceksiz olanın altında ise yine büyük ve süslü harflerle yazılı” İhsan” diye.

Tekerlekler orijinal ve stepne lastik de tavanda takılı.

Bu jeep o kahramanlardan birinin aslında. Nasıl oldu, ne oldu bilinmez ama sol önden bir küçük hasarı var. Sol ön teker üstü kaporta büzülmüş, yine sol 3 lamba kırık.

Doğrusu, yaman yolların kazası bunlar. Şoförleri yaman olsa bile, kazalar da yaman.

Kimin aracıydı bu jeep; İhsan” yazısı, bir ithaf mıydı, yoksa şoförünün adı mıydı bilmiyorum.

Kim bilir nasıl anılar biriktirdi aracıyla birlikte. Yıllarca. Bir ömür boyu.

Kimleri taşıdı? Hangi yerlere gitti geldi? Kimler işini gördü bu jeeple? Hastanelere, düğünlere, derneklere, okullara kimleri taşıdı? Köylerden kimleri getirdi? Kimleri götürdü? Kışın karında Dağ’da kalan hangi araçları, çekmeye- kurtarmaya gitti apansız. Kimleri yetiştirdi Simav’dan akşam kalkacak Ankara otobüsüne? Ya, bağ arasına, fırından yeni çıkmış güveçleri yemeye kimleri götürdü? Kimlerle!

Kim bilir, kimlerin azık parası oldu emektar jeepden kazanılan o paralar. Kim bilir, kimler okudu yaban ellerde o kazançlarla? Kim bilir, hangi kızlar gelin edildi?

Hangi sohbetler oldu müşterisiyle, yanındakiyle. Hangi sevinçlere, acılara ortak oldu? Kimlerle paylaştı ekmeğini, suyunu, yolunu?

O şasiye” Demirci” diye niye yazıldı? Kim yazdı, niye yazdı?

Ve daha neler…

Bütün bu soruların cevabı, bir dönemin Demircisine, tarihine tanıklık etmek, bir dönemin Demircisini anlatmak demektir. Anlatabilmek demektir.

Ne yazık ki anlatamıyoruz. Ama onlar ve jeepleri unutulmayacak. Unutulmamışlardır.

O kahramanların, Jeepleri, adları, hizmetleri, hatıraları unutulmuş ise hicab duyarım. Onları anmaktansa şeref duyarım.

 

Nostalji Takvimi: Temmuz 2015

temmuz takvimAylar ne çabuk tükeniyor, anlayamıyorum.Üzülüyorum da. Onların tükenmeleri, kendimizin tükenmişlikleri gibi.Biz tükeniyoruz gibi. Üzüntüm ona aslında.

Yoksa kime ne ayların tükenmesinden!

Ya, ayların bu kadar çok birbirlerinin yerine geçmelerine ne demeli? Sıralı da olsa ne kadar sık gerçekleşmiyor mu sizce?

Nedir bu acele, nedir bu iştah? Ne oluyor? Aylara ne oluyor?

Bu yıl bir kaç ay boyunca, mevsimler tıpatıp aynı gibi. Nisan böyleydi, Mayıs da öyle ve hatta Haziran bile aynı. Günün bir parçası zaten gece, kalanın da bir parçası güneş, sonra kapalı bir hava, hafiften bir fırtına, sonra gökten boşanırcasına yağmur. Gün içinde bir kaç kez aynı senaryo.

Sonra bir üşümeler, sonra bunalmalar, sonra terlemeler, sonra da anlamsız ve nitelemesiz kendine gelmeler. Hatta gelememeler!

Umudumuz Temmuz!

Güneşi görmeye özlemimiz Temmuz. Güneş olmamız, güneş dolmamız için, umudumuz Temmuz.

Temmuz’un gizemlerine muhtacız.Temmuz’un gücüne.Temmuz’un güneşine. Refahına.

Temmuz olmak istiyorum ben.Gizemli, güçlü, güneş gibi.Mutlu. Temmuz olmak istiyorum.

Tarlada olmak, harmanda, bostanda olmak.Bağda olmak, asmaların altında oturmak.Yoğrulmak, yorulmak.

Temmuz olmak istiyorum.Eken elde, toplayan elde. Yükleyen elde olmak istiyorum.Biçen elde, seren elde,pişiren elde olmak istiyorum.

Yolda olmak istiyorum.Yollarda olmak istiyorum.Köylerde, kentlerde olmak istiyorum.Kırda, bağırda olmak istiyorum.Suda, derede, denizde olmak istiyorum. İstiyorum.

Temmuz olmak istiyorum, Temmuzda yaşamak istiyorum.Bu yaz, Temmuz’da kalmak istiyorum.