Yaş, 59

HC1Bilmiyorum ne demeli? Ne demeli hayatın bu amansız akıp gidişine! Rehavetine,  sakinliğine, uyuşukluğuna.  Ya da anlamsız yerde ve zamanda ansızın  hızının artışına, çıkışına, çıldırışına.  Ne demeli?

Hayat nasıl ifade edilmeli!

Bizim yerimize geçen kokular, renkler, tadlar, sesler ve gölgeler nasıl çoğaltılmalı? Ama nasıl! Nasıl yaşanmalı?

Sessiz, renksiz bir dünyada mı olmalı hayat? Ya kokular!  Ya tad! Gölgeler büyümesin mi? Ya da hepsi! Ne olmalı?

İnsan ne kadar eskiyi hatırlar acaba? İlk sevdiği renk hangisidir, bayıldığı o nefis koku kimindir, neyindir?  İlk hangi tada tutulur hayatta? Ya sesler, ya gölgeler! Kimin gölgesidir ilk gördüğü?

İnsan bunları tanıyor önce ve bunlarla büyüyor. Bunlarla insan oluyor. Bunlarla yaşıyor.

Gün geliyor, azalıyor hepsi yavaş yavaş ve sıra sıra. Yaşlandıkça da devam ediyor, biliyor musun? İlk azalanlar da yine onlar oluyor hayatta; renkler, kokular, sesler, tadlar ve gölgeler.

İlk bu yıl fark ettim azalmaları. Sesleri duymaz olalı epey olmuştu da aslında aldırmamıştım. Neydi o Pazar günlerinin erken saatlerindeki  “ simitçi” bağrışları üzerine yaşadıklarım.  Balkonlarda, camlarda o seslere hakkım olmasa bile karşı sedalar oluşturuşum. Hatta sabahın o saatlerinde “ simitçi” bağırışlarını bastıracak feryatlarda bulunuşum.

Seslerin kaybına çoktan beri alışmışım güya. Sessiz kalmışım. Kaç yıldır bu konuda bir refleks oluşturmamışım.

Çoktandır pazar günleri dâhil, sessiz ve sedasız uyumaktayım. Hala dışarıda simitçiler bağırıyor, duymuyorum ama biliyorum.

Sesler öldü.

Birkaç yıldır da renkleri kaybeder oldum sakin sakin. Yavaş yavaş.  Sarılara, pembelere, çağla yeşillere veda edeli meğerse ne kadar çok olmuş?  Pembe gömleklere kravat takmayalı! Pek kimsenin cesaret edemediği o renklere tutulmuşluğum öyle gerilerde kalmış ki!

Epeydir renklerim azaldı.

Nerede kaldı, “deniz mavisi”  penye tişört bulacağım diye İzmir’in Göztepe’sini alt üst ettiğim, bulamadığımda da petrol mavisine teslim olduğum günler?

İllaki bordo ayakkabı olacak diye dükkân dükkân dolaşıp, eli boş çıktığım günlerden,   geçen yaz ayının favori renginin bordo olduğunu anlamaya uzanan şaşkınlık günleri. Şimdi her yer bordo iken, gidip lacilere teslim olmalar! Bordo renklere bulanmış ve şimdilerde pek rağbet edilmeyen o çorapların güzelliğine dem vurmalar. Bordosuz kalmalar.

Tadlar da azalıyor şimdi. Önce tuzun psikolojik baskısı girdi hayatıma. Sonra, tuzsuz hiçbir şeye benzemeyen yemekler. Siz hiç denediniz mi tuzsuz makarnayı, pilavı ve illa ki bir patlıcan yemeğini? Karnıyarık, imambayıldı, oturtma ve kızartmayı! Olmuyor olmasına olmuyor ama!

Hele ki ekmeğe tuzu banıp yiyen bir nesilden ortaya başka ne çıkartabilirsin ki? Ya da sofraya otururken her şeyden önce eline tuzluğu alan birinden! Yemek masası örtülerine hemencecik bir tutam tuz döküp, lokma arası bir parmağıyla da onu yalayandan!

Hele domatesin, acı biberin canına tuz dayayan!

Ya kadayıfın altına sızmış ramağını hiçbir kayda gerek kalmaksızın silip süpüreni, ne yaparsın?

Tadlar da bitti. Tuzuyla, şekeriyle.

Çok şükür hala acı biberimize bir kayıt yok şimdilik. Sanırım o da acı olduğu içindir. Acı kaldığı içindir. Acıya devam diyor hayat, acıya devam.

Kokulara elvedamız biraz rötarlı.  Bizim için, kokuya hassas yaratılmış bir bünyenin, kendi içinden devşirilmiş bir yansıması hayat.

Nergisleri, sümbüllere benzetmeler, hanımelileri, güllere benzetmeler.  Her şeye rağmen hala beyaz bir gülün ağırbaşlı kokusunu hiçbir şeye değişmemeler. Hala  lotus çiçeği kokusunu özel günlere, anlara saklamalar.

Belki mevsimlerin karışması ve iki başlı hallerinden olsa gerek, bahar kokusunu son birkaç yıldır  tam alamamalar.  Bilememeler, aldanmalar. Yaz sanmalar.

Yaşananlar komik: Artık eve girince bazı kokuları tahmin edememenin bariz eksikliği.  Bazı kokuları çıkartamamanın ezikliği. Tilki gibi koku alma şöhretini yitirmenin kepazeliği. Sansar olma halleri.

Tek söylemde bilinen tercihin yanına, şimdilerde ikinci bir tercihin daha belirtme zorunluluğu geldi. Hani neredeyse “ “ börek” ya da “ köfte” tercihleri gibi farklı dünyaların kokularına teslim olmuşluk çıktı ortaya.  Rötar da burada zaten.

Tad  da burada. Tatsızlık da.

Ve gölgeler. İnsanoğlu gölgelerin adamıdır. Gölgeler insandır bu evrende. Gölgeler eştir, çocuktur, arkadaştır,  dosttur, kardeştir. Anadır, babadır.

Evlere yansır gölgeler. Çoluk çocuktur.

Öyle bir birliktelik ki yaşadıklarımız; tek tek büyüttük gölgelerimizi. İlerlettik. Çoğalttık.

Ama şimdi azalıyor gölgeler. Bu kalabalık evrenin bizlere yansıttığı gölgeler tek tek azalıyor. Azalıyor, kalmıyor. Tek kendi gölgen kalır ise hayatta, tek kalınıyor.

Ahmet çok büyük bir gölge bizim için. İlk gölgemiz evde bizlerin dışında. Kocaman bir gölge.  Renkli ve canlı. Gölgesi başka evlerin duvarında yıllardır.

Andaç da öyle. Evin ikinci gölgesi.  Hızlı ve hareketli bir gölge. Epeydir başka kentlerde, şimdi de gölgelerin kaybolmadığı diyarlara yolcu.

Velhasıl, renkler, sesler, tadlar, kokular ve gölgeler hayatın içinden. Hayattan. Sen neredeysen, onlar da orada. Sen ne kadarsan, onlar da o kadar.

Ama bir şey var ki; asıl bu yaşta sesler, renkler, kokular, tadlar, gölgeler coşmalı, coşturmalı insanı. Doldurmalı. Koşuşturmalı.

Bu yaşta daha çok ihtiyaç var hepsine. Hele gölgelere!

 

Bir Cevap Yazın