Hayatımızı Kokuya Doyuranlar!

karanfilYolunuz nereye düşerse hayatta, siz oranın insanısınızdır. Siz, orasınızdır. Oradansınızdır! Yolunuz oraya oraya gider durur. Hayatta kalmayı, o yolun devamı sanırsınız. Sizi oraya o koku çeker.

Bazen bir kömür kokusudur o, sobanın içinde alevlenen, bazen ise ilk ilk ateşi almış çıra kokusu. Köz kokusu. Közün üzerinde demlenmiş patlıcan-biber kokusu. Ya da köze gömülmüş patates.

Güneşe serilmiş salça kokusu, fırından çıkmış ekmek, pide kokusu. Sıcak bir pidenin içine gömülmüş yumurta kokusu. Sıcak yağlı tavaya atılmış hamur kokusu.

Düğün evlerinin helva kokusu. Bahçelerin bahar kokusu, ellerinize sığınmış domates kokusu. Yemyeşil bir nane, bir maydanoz kokusu.Kesilmiş bir limon.

Sizi oraya çeken ait olduğunuz bu kokudur. Hanımeli kokusudur balkonunuzdan aşağıya sarkan. Saksınızdaki fesleğen.  Bir karanfil, bir kırmızı gül.

Düşünün,  nasıl da güzel kokar kızarmış bir ekmeğin kendi hali. Ayva kokusu nasıl unutulur? Evin duvarlarını sarmış o kokusu.

Ya tarhana çorbasının ilk malzemesi olan salçaya karışmış taze tereyağ kokusu! Sıyırmanın  haşlanma kokusu!

Beyazlar içinde çamaşır kokusu. Evi biraz daha ısıtan ütü kokusu.

Evi, hayatı saran kokulardır sizi ayakta tutan. Yaşatan. Sizi oralı yapan. Yolunuzu sürdüren. Hayatta bırakan. İşte bu kokulardır, bu kokular!

Hala kokusu devam eden, evlerdir. Hala kokusu olan yerler.

Ve her şeyden çok o kokuyu yaşatan, o kokuyu çoğaltan, sürdüren. Evlerimizi kokuya doyuranlar.Hayatımızı kokuya boğanlar.

Kokularına hayran olduğumuz analarımıza, analara.Kokularına aşık olduklarımıza.

2 thoughts on “Hayatımızı Kokuya Doyuranlar!

  1. ANNEM
    Anne deyince ne hatırlar insan.Hafızamı zorlayabildiğim kadarıyla ilk onun eteğine sarıldığım aklıma gelir.Sonra şefkatle, gözlerinin içiyle bakan bir çift göz ve her şeyiyle benimsin diyen bir ifade.Başka kimin olabilirdik ki!
    Başımız sıkıştığında sığındığımız, sırlarımızı engin bir anlayışla dinleyen ve saklayan,dertlenince ortağımız,mutluluğumuzda başları göklere değen o mübarek annelerimiz.
    Benim annem Kadriye Hanım. Göbek adı Teslime.Göbek adını daha çok sevmişimdir.Kadere, her şeye teslim olmuş.Hiçbir iddiası yok.Akıntıya kapılmış gidiyor sanki.
    Hakikaten öyleydi.Dalgalar gelirken metanetli,giderken mütevazi.Dalga bu gelirde giderde.İnsan için önemli olan duruş.Kadere rıza.
    Hani bazıları der insan kaderini kendi yazar.
    Nasıl bilebilsin acaba ciğerlerindeki hava, son nefesi mi?

    O bizim hem annemiz hem öğretmenimizdi. Hala kelimeleri ders gibi kulaklarımızda.
    İlk önce sabrı ,sonra vakarı öğrendik ondan.
    Ortalık ayağa kalkar herkes panikler,o ;
    -Durun bakalım bunun arkasından bir hayır çıkar der,yatıştırırdı hepimizi.
    Herkesin yıldığı pes ettiği anlarda o sarsılmaz metanetiyle ayaktaydı.
    Ümitsiz olduğum günlerde;

    Her yer karanlık,
    Güneş doğmuyor,

    Sözlerim üzerine, Sakın!
    -İnancını kaybetme bir gün güneş doğar her yer aydınlanır, bunlar imtihandır, dünya bir imtihan sahnesidir, sınanmadan kimse gün yüzü göremez,nasihati yapardı.

    Hiç telaş etmezdi. Sakinlik ve sükunetti onun hayatı.
    Ölümünde dahi telaşa kapılmadı.
    Ağlayanları ve üzülenleri kendi teselli etti ‘’Ölümden öte ölüm mü var ?‘’ diyerek.

    Konuştuğunda dinletirdi kendisini.Kelimeleri ağır ,ağır tane, tane söylerdi.
    Gençliğinde kadınlar akşamları sırayla evlerde toplanırlar, sohbet ederlerdi. Hikayeler,öyküler,masallar anlatılırdı;Evlere siyah beyaz televizyonlar girmeden önce.
    Annemin de masalları vardı. Bu masalları kitaplarda bulamazdınız. Nesiller boyu söylenegelmiş hafızalarda saklanan.Bu masalları onlarca kere dinlediğimiz halde her dinleyişte ayrı bir tat aldırdık.Dinleyenlerle anlatan arasında öyle bir ahenk olurdu ki dikkat hiç dağılmaz,anlatan biraz dursa ;
    -Ee sonra ne olmuş
    Tepkileri sohbet kazanın ateşine, atılmış odun olur,masalın biri biter biri başlardı.
    Kimi zaman Kadriye abla şu senin Mercimekçi hasan efendiyi! de bir anlatsana gibi istekler olurdu.

    Ortada mangal veya maltız olur üzerinde kahve ve çay demlenir ,odadakilere servis yapılırdı.
    Kış mevsimi közde kestane pişirilir ,mısır patlatılır,hep beraber masal dinlerken atıştırılırdı.

  2. ANNEMİN MASALLARI

    1-KÖSE KIZI ve ŞEYTAN

    Şeytanı hepimiz biliriz.
    Köse olanlar ise;yani sakalı seyrek olanlar çok akıllı,cin gibi bilinir,Anadolu’da.
    Garip bir Kösenin zeki mi zeki bir kızı yaşarmış zamanında,
    O kadar mahir ,o kadar yetenekliymiş ki;
    Kimse onunla boy ölçüşmeye cesaret edemezmiş.

    Masal bu ya!

    Bir gün şeytanla karşılaşır hadi gel seninle ortak olalım der.
    Şeytan insanları hep küçük göre gelmiştir asırlar boyu.
    Hatta Yüce Mevla Adem’e secde et deyince, kibrinden
    Beni ateşten, onu topraktan yarattın,deyip büyüklük taslar,
    İlahi emre karşı gelir ve cennetten kovulur.
    Anadolu insanı ,şeytan kelimesinin başına ”Kovulmuş” ekleyerek anar.

    Uzatmayalım!

    Şeytanın keyfi gelir, neden olmasın !der.
    Nasıl olsa insanı aldatmak,onun için çok kolaydır.
    Bir tarlayı ekip biçelim ürünü paylaşalım diye anlaşırlar.
    Bir tarla alırlar.
    İş tarlayı sürmeye gelince,
    Köse kızı bak !
    Bu tarla yamaçta , toprak akmasın yukarıdan aşağıya sürelim.
    Şeytan her zaman muhalefettir,
    -Hayır der aşağıdan yukarı sürelim.
    Yok öyle , yok böyle anlaşamazlar.
    O zaman boy ölçüşelim kim yenerse onun dediği olsun derler.

    Köse kızı bir şartım var,
    -Yeri ben seçerim der.
    Şeytan kendinden emin, o halde, silahı da ben der.
    Şeytan kız aklıyla benimle boy ölçüşecek edasıyla
    İçinden kıs kıs gülerek
    -Hadi der al şu kısa değneği, bu uzun olan da benim,
    seç yerini der.
    Köse kızı;
    -Gel o halde şu küçük odaya der.
    Girerler odaya ;
    Şeytan uzun değneği döndürünceye kadar köse kızının
    Değneğinden birkaç sopa yer.
    Öyle mi, böyle mi derken köse kızı şeytanın ağzını,
    burnunu dağıtır.

    Şeytan tabi der, kendini haklı çıkararak,
    -Oda dar, kısa değnekle dövüşmesi kolay .
    Bu sefer ben kısayı alıyorum ,seç yerini der,
    burnundan kıl aldırmaz.

    Köse kızı hadi çıkalım bahçeye der.
    Bu seferde uzun değnekle şeytanı ,
    pes edinceye kadar öyle döver ki,
    İnsan içine çıkacak hali kalmaz.

    Şeytan hırsından deliye döner .
    Der ki;
    -Ey Kösenin akıllı kızı,
    Bundan sonra nerde karşılaşırsak
    Sen bir yöne , ben bir yöne,
    Yan yana gelmek yok!
    Nasıl istersen der!
    Kösenin akıllı kızı.!.

    2-ÇİNGENE

    Bir cumartesi adamın biri pazardan ,
    Taze bir piliç alıp eve getirir.
    -Hanım şu tavuğu suda haşlayıp,
    Suyuna pilav yapalım.
    Sonra tavada tereyağında kızartalım,
    Epeydir böyle semizini yememiştik der.
    İşine gider.
    Kadın hemen avluda ateş yakar
    Közlenince sacayağını oturtur,
    Tencereyi koyup tavuğu haşlar.
    Bu sırada sokaktan geçen bohçacılar,
    Kokuyu alıp evin kapısını tıklatırlar.
    Güzel kumaşlarım var , tülbentlerim var ,
    Bakar mısın ey güzeller güzeli kadın!
    Deyip kadının ilgisini bohçaya çekerler.
    Kadının dalgın olduğu sırada bohçacı,
    Tavuğu kapıp torbasına atar.
    Alışveriş bittikten sonra bohçacı,
    -Gel abla senin bir falını okuyayım der.
    Kadının avucunu yakalar.
    Başlar okumaya;

    Sen bu evin biricik güzel hanımısın,
    Ben ise garip bir Çingene,
    Akşam olunca ,işler değişir
    Senin beyin gelir evine,
    Bu garibin yoktur gidecek bir evi,
    Doğruca gider orman içine,
    Sen yiyersin yorgaan içinde dayak!
    Ben yiyerim ormaan içinde tavuk!.

    Bohçacının dediği çıkar.
    Bey ağzı sulanarak işten gelir.
    Getir hanım şu tavuğu der.
    Evin hanımı ne yapacağını bilemez,
    O yerken koca dayağı,
    Garip çingene yer!
    İştahla kızarmış tavuğu!

    3-NOHUTÇUK
    Anadolu’nun bir köşesinde bir karı koca yaşarmış.Yıllar geçmiş ama evlerinin neşesi olacak bir evlatları olmamış. Çok dualar etmişler hocalara,otçulara gitmişler.Bir netice alamamışlar.Yüce Mevlam vermeyince kim itiraz edebilir.Olmayınca kulun elinden bir şey gelmiyor..Hatta kocası iyiden iyiye umudunu yitirmek üzereymiş.
    Kadın hiç vazgeçmemiş. Hani duaların kabul edildiği bir an vardır ya!
    Nohut ayıklarken ,
    -Ne olur du ya !rabbi,nohut kadar da olsa bir evladım olsa bana analığı tattırsa diye niyaz etmiş.

    Kudret sahibi Mevlam duasını kabul etmiş nohut büyüklüğünde bir oğlan dünyaya gelmiş.
    Çok sevinmişler, davetler vermiş akika kurbanı kesmişler.Adını Nohutçuk koymuşlar.
    Gel zaman git zaman nohutçuk büyümüş ama çok yaramaz haşarı cin gibi bir çocuk olmuş.
    Ama yine de ana baba hallerinden şikayet etmiyor, Nohutçu’ğu ilk gün ki gibi seviyorlarmış.

    Büyüklerimiz hep derler , ‘’Allahtan isteyince hayırlısını isteyin,kendi bildiğizi değil’’.

    Bakın neler gelir gelmiş zavallıların başına;

    Bir gün babası tarlaya gitmiş nohutçuğun. Annesi ;
    -Al oğlum şu azığı babana götür,acıkmıştır der.
    Nohutçuk gider , azığı verir babasına,
    -Anam öküzleri kesti , der
    Baba irkilir nasıl keser onlar bizim velinimetimiz, tarlayı onlarla süreriz der,hışımla işi bırakır,
    eve gider.
    Nohutçuk kestirmeden eve gelir,
    -Babamın selamı var, ben gelinceye kadar öküzleri kessin dedi,
    deyip bir köşeye çekilir. Babası inanamadığı halde karısının öküzleri kestiğini görünce,
    evde bir arbede çıkar. Nohutçuk ormana kaçar.
    Gide gide bacası tüten bir eve varır. Sessiz ıssız bir yerde ,burası Dev karısının yaşadığı evdir.

    -Gel bakalım gel der cadı kadın, kendi ayağınla geldin, der sırıtarak.
    Pek de küçükmüşsün etin kim bilir ne tazedir,
    Deyip tutar nohutçuğu bir torbaya atar ağzını sıkıca bağlar.
    Fırını yakmak için çalı çırpı toplamaya gider.
    Bu ara nohutçuk cebinden hiç eksik etmediği çakısını çıkarır, torbanın ağzını açar kurtulur.

    Bakalım kim kimin hakkından gelecek,minnacık çocuk mu,azman misali dev karısı mı!

    Nohutçuk cadının çok sevdiği oğlağı yakalar ve torbaya koyup ağzını bağlar. Bahçedeki
    Kavak ağacına tırmanır, beklemeye başlar.
    Dev karısı iştahla eve gelir, çalı çırpıyı avluda fırına doldurur ve eve geçer.Torbaya
    Bir dalla kırbaç gibi vurur
    -.Bee, diye oğlak sesi gelir.
    Ben seni işte! böyle meletirim der.
    Fakat bir bakar Nohutçuk kaçmış.
    Bahçeye çıkar yaramaz çocuk kavak ağacının tepesinden ,
    nanik işareti yaparak insan azmanını tahrik ediyor.
    Nasıl çıktın oraya der, hırslanarak
    Yumurta yumurta üstüne koyarak der, muzır çocuk.
    İlk denemesinde dev kadın yumurta sarısının içinde kalır.
    Bak der çok kızdım , şimdi seni ..Derken,
    Nohutçuk;
    – Şu gelen toz bulutunu gördün mü Ana der,
    Kimdir onlar der kadın,
    Nohutçuk ;
    -Olsa olsa gavur askerleri der.
    Nereye saklansam derken,nohutçuk
    -Koca Ana! Gir fırına kimse seni orda bulamaz der.
    Cadının fırına girmesiyle, çalı çırpıyı tutuşturan nohut kadar çocuk fırının
    Kapağını sıkıca kapatır.

    El mi yaman, Bey mi yaman,
    İşte böyle derdi annem akıl, kuvvetin hakkından gelir.

    4-ÇİFTÇİ KIZI

    Anadolu’nun ücra bir köyünde,
    Bir tek kızları olan fakir bir aile yaşarmış,
    Baba çiftini sürer, bahçe sularmış,
    Anne arada babaya yardım eder,
    Evi süpürür, akşama yemek hazırlarmış,
    Kız büyüyünce oyalanması için,
    Oğlaklı bir keçi alıp
    Sen buna göz kulak ol
    Sütünü sağ, merada otlat,
    Demiş anne baba
    Her sabah kalkar keçisini alıp,
    Kekik kokulu çayırlara gider,
    Çiçek toplar papatyalardan başlık yapar,
    Koşar oynar, akşam eve dönermiş,
    Anne baba onun doğru ve dürüst
    Olmasını,hiç yalan söylememesini,
    Öğütler, kızlarını çok severlermiş.
    Bir gün öğle sıcağında çayırda,
    Kız kendinden geçip uykuya dalmış,
    Masal bu ya! Bir ders çıkarılacak
    Uykusunda bir küçük yılan,
    Girmiş kızın ağzından,
    Oturmuş midesine kızın,
    Hiç haberleri olmamış, ne olduğundan,
    Gel zaman git zaman gül gibi kız,
    Bir çiçek gibi solgun ve üzgün,
    Evin neşesi kaçmış bu olaydan,
    Zayıf çelimsiz kızın karnı
    Başlamış büyümeye,
    Çevreden acaba yüklü mü
    Dedikoduları almış yürümüş,
    Kız anne babasına bana namahrem
    Eli değmedi, dese de tadı kaçmış
    Fukaraların,
    Doğru kulun yardımcısı,
    Hak-Teala sınıyormuş herkesi,
    Hem iftiracıların akıbeti,
    Hem dürüstlüğün fazileti,
    Yüzlerine vurulacak ya!
    Bir sabah babası
    -Kızım, şu ocaktaki sütten ,
    Koyar mısın bir bardak,
    Deyince kızcağız eğilir,
    Kaynayan süt kabına,
    İçerdeki yılan alınca süt kokusunu,
    Salıverir kendisini aşağı doğru,
    Süt kabı taşar yılanın bedeni ile,
    Kızcağız kurtulur karnındaki yükten,
    Hem iftiracıların şerrinden.

    5-

    BABA NASİHATİ
    Zamanında İstanbul’un eşrafından birinin bir oğlu olmuş.
    Başka çocuğu olmamış, bu varlıklı kişinin,
    Günler akıp gidermiş su gibi,
    Gel zaman , git zaman oğlan büyümüş delikanlı olmuş.
    Babası oğluna bir nasihat vermek istemiş.
    Bir gün oğluna demiş ki;
    -Oğlum senin hiç arkadaşın var mı!
    Oğlu demiş ki
    -Baba arkadaştan bol ne var,
    Şehrin yarısı benim arkadaşım.
    Oğlum sağlam arkadaş ya bir tane olur ya iki tane.
    Bak oğlum, benim bir arkadaşım var.Başka yok demiş.
    Baba , senin çevren yok ki benim kadar arkadaşın olsun.
    Babası , oğluna hadi bir deneyelim senin kaç arkadaşın var.
    Bir oğlak keselim çuvala koyalım. Tek tek arkadaşları dolaşalım.
    Ben bir hata yaptım.Bir adam öldürdüm ,sırtımdaki çuvala koydum.
    Bana yardım edebilir misiniz bir yere gömelim.
    Kimi yüzünü çevirip,
    – Bir daha görüşmeyelim demiş.
    -Kimi arkadaşlığımız burada biter.
    -Kimi de bir daha kapıma gelme kadıya şikayet ederim demiş.
    Delikanlı anlamış ki bir tane dahi arkadaşı yok.
    Baba gel birde senin arkadaşı görelim demiş.
    Çıkmışlar evden babasının arkadaşına varmışlar.
    Allah’ın selamını verip durumu anlatmışlar.
    Duyunca olanları hemen kazma küreği almış baba dostu,
    Gelin benim bahçeye gömelim demiş.
    Görünce babasının arkadaşını,
    Anlamış arkadaşlığın ne olduğunu delikanlı.
    Meğer arkadaş demek sadakat ve itimat demekmiş.

    Olacağına vefasız bir çok yoldaş,
    Yalnız bir tane olsun adam gibi arkadaş.
    6-
    AKIBET
    Şehrin birinde çok, çok zengin bir adam yaşarmış.
    Çarşının en işlek yerinde hanlar,
    En gözde bölgesinde evler, konaklar varmış.
    Bir oğlu varmış ama çok hayta imiş.
    Düşünürken akıbetini,
    Ne olur benden sonra bu oğlanın hali.
    Paraları har vurup harman savururmuş
    Nerde sabah, orda akşam,ç evresinde bir sürü dalkavuk.
    Babası çok üzülürmüş, ama yapacak bir şey yok.
    Ne derse desin laftan anlamıyor delikanlı.
    Uzun , uzun düşünmüş !
    Çağırmış oğlunu ömrü ahirinde,
    Bak oğlum insanın ne olacağı belli olmaz.
    Eğer bir gün gelirde her şeyini kaybeder,
    Acze düşersen eğer ;
    Unutma! bu sözümü,
    Gel bu odaya , şu gördüğün tavana bir ip sarkıt,
    Babama söz verdim de! As kendini tavana,
    Bu son sözümdür sana!
    Baba vefat eder, şehrin yarısı cenazeye gelir.
    Kabristana defnederler babayı,
    Oğlan kalır tek başına.
    Hızlı hayatına devam eder, sonuna kadar.
    Ne kadar zaman geçer bilinmez ama ,
    O bitmez denilen servetten kala , kala oturdukları ev kalır.
    Etrafında ne dost vardır, ne de arkadaş,
    Herkes terk etmiştir onu.
    Ayıplar çevresindekiler yedi bitirdi o büyük serveti.
    Yaşamanın bir anlamı kalmamıştır onun için,
    Zavallı babası gelir aklına
    Ne demişti babası ,
    Gel bu odaya as kendini.
    Çaresizlik içinde çıkmış odaya,
    Tam gösterdiği yere atmış ipi,
    Affet beni Baba ! Deyip sözünü yerine getirmiş.
    Tavan başlamış gıcırdamaya,
    Dayanamamış yılların ağaçları delikanlının ağırlığına,
    Büyük bir gürültü ile düşmüş biçare,
    Ölümü bile beceremedim demiş kaygıyla.
    Bir de bakmış ki tahtaların arasına, çil çil altın liralar.
    Babası ona bir ders vermek istemiş,
    Nasihat fayda vermeyince.
    Bir kağıt parçası çıkmış altınların içinden,
    -Bu son şansın oğlum!
    -Sakın bunu da kaybetme!.
    İyi bir ders olmuş yaşananlar delikanlıya.
    Doğru yolu bulmuş,
    Babasının son duasıyla.

Bir Cevap Yazın