Taha TOROS Öldü mü?

tahaBazı isimler sessiz doğup, sessiz ölüyorlar. Kimse fark etmiyor! Kimse görmüyor! Hele internet çıktı çıkalı, ne doğumlar biliniyor, ne de ölümler. Hatta eserler bile!

En azından ölümleri, doğumları ve eserleri yanlış/yalan yazmazdık hayatta. Yazamazdık. O kadar zorluğun içinde arar, bulurduk. Özenirdik. Tarardık. Sorardık. Olmadı, yazmazdık.

Ama şimdi vefat edeli yılları bulmuş o insanları bile öldüremez(!), toprağa veremez olduk ne yazık ki.

Hem de ne yazık!

O internet ki, bir yazının aynısını kopyala/ yapıştır usulünün keşfinden beridir ki, bu katlin esbabı olmuştur. Esbabını oluşturmuştur.

Yüzlerce defa farklı blog ve sayfalarda yer bulmuş o yazılar, yalnızca bir kelimesinin eksikliğiyle bile, zahmetini boşuna erdirmiştir. Yalnızca zahmet olsa!

Zerafet! Nezaket! Ve de himmet!

Bu katlin son örneğini, Taha Toros örneğinde gördük bugün. Arşivimizde yer alan küçücük bir şiir kitabına uzanan ellerimiz, hıyanetin çaresizliğini yaşattı bize.

Hayatta kendisini hiç görmediğim, birkaç yazısını okumuş olmanın dışında, tanımadığım bir insana olan saygınlığımdan bu yazılar.

Çok şükür (!) internet var. Çok şükür (!) bloglar, yazılar ve sayfalar da.

Aratınca o kadar çok Taha Toros biyografisine ulaşırsınız ki! Yüzlerce. Binlerce.

Ama hiç birinde Taha Toros vefat etmemiştir. Hiç birinde Taha Toros toprağa verilmemiştir. 1912 yılında doğan Taha Toros hala yaşatılmaktadır. Mümkündür o yılda doğan insanların yaşaması, ne var ki Taha Toros artık yoktur. Üstelik vefatının üzerinden 3 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen.

Dahası var; o yazıların hiç birinde Taha Toros’un bazı kitaplarında Taha AY mahlasını ve imzasını kullandığını bilgisini de bulamazsınız. Arar durursunuz.

Ve bu yazıya kaynaklık eden şiir kitabının bu kitaplarından biri olduğunu bilmezsiniz. Yine o kitabın basım yılını da hala “1935” olarak okur gidersiniz.Bilmezsiniz tabii ki, 1934 yılında yazıp, ” Toros Çocuklarına” ithaf ettiği bu şiir kitabının hemen hemen aynı günlerde çıkan Soyadı Kanunu gereğine de bir icad oluşturduğunu. Soy adına esas olduğunu..

Ne diyelim

İnternet icad oldu…..

Son söz, şairimiz Taha AY’ın 1934 yılında İstanbul Aztarar Matbaasında basılan“ Seyhan Efsanesi” adlı şiir kitabında.

Ufacık boyutlarda bir kitap; 9,8 x 13,4 cm boyutlarında ve 16 sayfa. Kitabın iç kapağında sırayla şairin adı ve kitabın adının ardından “ Toros Çocuklarına” ithafı yer almaktadır. En altta da baskı yılı ve matbaa adı.

Kitabın arka kapağında ise; müellifin intişar etmiş olduğu 5 kitabının adı ve hazırlanmakta olan diğer 5 kitabın adı yer almaktadır.

Kitabın fiyatı ise 7 buçuk kuruştur.

“ Evvel zaman içinde

Afyon kokulu Çin’de

Bir Türkmen yurdu varmış ..”

Diye başlıyor Seyhan Efsanesi.

Sonra canlanıyor şiir:

“Anlamıştı ki: Toprak

Yeşil bir bahçe yapmak

Evlat yerini tutmaz.

Ve nihayet serviler

Birer birer öldüler,

Kuraklık oldu bir yaz.

Artık “Toprak” la “Yaprak”

Geceleri sayarak

Gaybettiler uykuyu.

Mest olurken sevinçten

Bekliyordu içten,

Doğacak bir yavruyu.”

 

Seyhan ve Ceyhan’ın destanı yazılmış bu şiirde. Dolu dolu. Sayfalar dolusu..

Tarihi yazılarıyla Taha TOROS olarak bildiğimiz, Taha AY imzalı şiirlerine aşık olduğumuz bu büyük insanı rahmetle anıyorum. O güzel insanlardan biriydi.

Not: İsterdim ki o biyografi sayfalarındaki eksiklikleri düzeltecek bir kuvvetim olsaydı!

Demirci Akıncılar Çalıştayı Üzerine Düşüncelerim

Demirci, sanayi gelişimini yeterince sağlayamamış,  hayvancılığın ihmal edilmesi ve zirai alanlarının
yetersizliği sebepleriyle de bu alanlarda da arzulanan girdiyi temin edememiş, orta ölçeğin altında
ekonomik gelişime sahip bir ilçemizdir. Turizm gelirlerinin de hiç olmadığı bu yapıda, el sanatlarının
gelişimi ( el halıcılığı) doğal olarak vücut bulmuş ve ekonomik hayatı şekillendirmiştir.  Günümüzde ise
el halıcılığının azaldığı bir ortamda, gelişen teknolojiyi takiben,  emek az/ teknoloji yoğun fabrika
halıcılığı ekonomik hayatın belirleyicisi olmuştur.
Böylelikle de yıllardır, binlerce, yüz binlerce halı dokundu bu topraklardaki tezgâhlarda. Hem
evlerimizde, köylerimizde el tezgâhlarında, hem de halı fabrikalarında. Ama bir kez dahi olsun,
Kurtuluş Savaşının asli kahramanları olan akıncılarımızın, efelerimizin, Kaymakam Ethemlerin resmini,
motiflerimize ilmik ilmik işleyemedik. Gördes kızı Makbule Hanım işlemeleri öremedik.
Demek ki, tarihimizi büyüten kahramanlarımız olmuş da, yerel kültürümüze, tarihi değerlerimize
sahip çıkacak kahramanlarımız olmamış. Bu işe öncülük edecek, ne tüccarımız olmuş, ne halı
öğretmenimiz, ne belediye başkanımız ne de kültürden‐ mültürden anlayan birimiz.
Oysa akıncılarımızın, efelerimizin izleri, zaferleri, silüetleri o halılarda çoktan yer almalı, Kaymakam
Ethem Bey elindeki mavzerle derinlerden haykırmalıydı. “ Akıncılar İleri!”
Bu gün düşününce, bu memleketin asli geçim kaynağı olan el halılarına, yine bu memleketin evlatları
olan o insanların hikâyelerinin yansıtılamamış olması hayret ve üzüntü vericidir.
Toprağımızda açmayan çiçek örnekleriyle bezediğimiz halıları, topraklarımız için can veren
kahramanlarımıza ayıramayışımız ibret vericidir. Üstelik de Demirci’nin yepyeni bir sektörün,  öncüsü
olabilme imkânını da yitirme pahasına!
Ya bugünkü okullarımız, ya zamanın öğretmen okulu, ya şimdilerdeki Eğitim Fakültesi!  Hiç biri,
beklenilen yerel tarih bilinci ve eğitimi içerisinde olmamışlar,  şimdi de değiller. Yılda bir seanslık ders
değil, bir dakikalık bile bilgi verilmedi/ verilmemiş, yerel tarihimiz ile ilgili çocuklarımıza.  Çocuklarımız
hala, ne Kaymakam Ethem Beyi bilirler, ne de akıncıları, ne Parti Pehlivan’ı, ne Halil Efe’yi, ne de
Gördes Kızı Makbule’yi.
 Genel tarih kitaplarının belli formatları içinde kalan bilgilerle yetinmekteler yalnızca. Oysa
sınıflarımızın değilse bile okullarımızın bir köşesine “ Ulusal Kurtuluş Savaşında Demirci Akıncıları ve
Kaymakam İbrahim Ethem Bey” temalı bir şerit yapmış olmalıydık.
Ne bir mahalli idarecimiz, ne bir öğretmenimiz, ne de bir şehir yöneticimiz bu konuda bir girişimde
bulunmuş, şimdiye kadar.
 Bugün bu eksiklikten nasıl kurtulunulur bilmem ama çocuklarımız yerel tarihlerinden, ulusal bilinçten
uzak tutulmamalı,  bu eksiklik muhakkak giderilmelidir.  En azından okulların açılış günlerinde
öğrencilerimize, velilerimize bu konuda bir eğitsel bir çalışma yapılabilmelidir.
Evet, Hükümet‐i Milliye Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey’in ve akıncılarımızın anıtını geç de
olsa diktik, yapabildik. Ama nereye? Bir kamu binasının bahçesine.  Dışarısı  duvarlar ile çevrili bir
alana.
Oysa isterdim ki, o anıt, sivil bir mekâna, sivil bir zemine, sivil bir meydana konabilseydi. Halkın içinde
olsaydı. Yalnız Hükümet Konağında işi olup gelen‐gidenler değil, okula gidip‐ gelen çocuklar da
görseydi. Kadınlar da, köylüler de.
Bir müzenin eksikliği ise aklımıza bile gelmedi. Halı müzesi olsun diye, birilerimiz en azından
yazılarıyla,  yıllar önce yola çıktık ama onu da dikkate almadık. Ki,  Akıncılar Müzesini, Kaymakam
Ethem Bey Müzesini nasıl düşünelim!  Düşünemedik.
İşin doğrusu, bir dönem var ki, bu dönem zarfında çok şeyi unutmuş, çok şeyi boş vermiş,  kendi
başımızın derdine düşmüşüz.
Yoksa düşünebileceklerimiz şeyler de, şöyle bakınca pek çokmuş:
Düşünsenize;
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı törenlerinde,
çocuklarımızı kıyafetleriyle birebir giydirip, efe, zeybek, akıncı yapıp yürüttük de, aklımıza hiç, bir
çocuğumuzu da Kaymakam İbrahim Ethem Bey rolünde yapalım demedik/diyemedik.
İbrahim Ethem Bey’in ölüm yıldönümlerinde, ona ithafen tüm akıncılarımızı anacak bir panel, sergi,
anma günü v.b bir şey yapamadık. Beş –on araştırmacıyı‐ tarihçiyi çağırıp da onların bu konudaki
söyleşilerine konuk olamadık.
O günlere mahsus, hatıra / posta pulu çıkartıp tüm dünyada pullarımızı kullanamadık,
kullandıramadık. İnsanlarımıza o gururu yaşatamadık. İlk gün zarflarıyla koleksiyoncuların gündemine
bile dâhil olamadık.  En azından bu yıl Kaymakam İbrahim Ethem Bey’in ölümünün 65. Yılı oluşu
itibariyle, posta pullarının basım temalarına dâhil olamadık.
İbrahim Ethem  Akıncı’nın yazdığı “ Demirci Akıncıları” adlı muhteşem eseri,  şehrimizde henüz 10
evden birine sokamadık.  Yıllardır Demirciye öğrenim görmek için gelmiş öğrencilerimize
mezuniyetlerinin anısına,  hatıra adına bu kitaptan bir tane veremedik.
Gençlerimizi,   Ağustos ayının sabahında tarihi bir ritüel olarak da olsa Yağcı Dağına doğru bir
yürüyüşe götürememiş ve orada bir saygı duruşu gerçekleştirememişiz. Yağcı Dağında, Akıncılar Saygı
Parkı yapamamışız. Oraya bir anma plaketi asamamışız.
 İki adım ötemiz İzmir’de yıllardır düzenlenen ve izlenirliği çok yüksek olan Enternasyonel Fuar’ın
değişik imkânlarından bu konuda faydalanamamışız.
Jüri üyeliğini ülkemizin seçkin yazar/şair/ sanatçılarının teşkil edeceği, ulusal bazda bir organizasyon
yaparak,  “Demirci Akıncıları ve Kaymakam İbrahim Ethem Bey” adına bir öykü, roman, oyun, resim
veya şiir yarışmaları düzenleyemedik.
Bu kitaplardan, bu tablolardan oluşan bir sergimiz olmadı. Resimlerimiz bile olmadı.
Bunca okulumuzda, bunca eğitim yuvamızda senede bir gün dahi olsa, yine kendi öğrencilerimizin,
kendi çocuklarımızın oynadığı bir Akıncılar temsilini, halkımıza izletemedik. Heyecanımızı
yaşayamadık, yayamadık.
Demirci’nin Kurtuluş Günü olan 30 Ağustosları, basit bir tören havasında geçiştirerek, onu aynı zamanda
Ulusal Kurtuluş Savaşının önemli bir merhalesi olarak göremedik. Bu havada kutlayamadık.
Çocuklarımıza bu bilinci veremedik.
Onları anmak adına, hep beraber söyleyeceğimiz bir türkümüz, marşımız da olmadı. Onların yarattığı
destanları da canlandıramadık, seslendiremedik, renklendiremedik.
Akıncılarımıza, Kaymakam İbrahim Ethem Beye ait tüm belgelerin, giysilerin, fotoğrafların,
yazışmaların toplandığı, kahramanlıklarının resmedildiği görsel nitelikli bir sergiyi açamadık.
 Yerel tarihimiz ve Kaymakam İbrahim Ethem Bey hakkında ne lisansüstü ne de doktora düzeyinde bir
tek araştırma tezine dahi imkân yaratamamış olmamız da ayrı bir eksikliğimizdir. Ama büyük
eksikliğimizdir.
Doğrusu bunların hiçbirini yapmamış iken ve kısa sürede de yapmaya hazır değil iken, gündeme
alınacak büyük projeli, büyük maliyetli bir yapımın da başarılı olabileceğini tahmin etmemekteyim.
İlk önceliğimiz, mahalli bazda bir heyecan ve bilinç yaratmak, akıncı ruhunu bu güne aktarmak,
dönem ile ilgili her türlü materyal, kaynak ve dokümanı toplamak ve araştırmacıların hizmetine
vermek olmalıdır. Ancak o aşamadan sonra, beyinlerimizde oluşacak yeni projelerle gündeme
gelmeliyiz.
Bu çalıştayı çok önemsediğimi, bir milad olarak addettiğimi belirterek, yapabileceklerimizin tarifi
konusunda da bir şeyler söylemek isterim:
Bir ticari film yapılması önerisi, gönlümü çok okşamakla birlikte, bu aşamada bütün yönleriyle iyi
değerlendirilmesi gereken bir teklif olarak görmekteyim.
Bu kapsamda, yine aynı dönemlerin şahsiyetleri olan Demirci Mehmet Efe ve Yörük Ali Efe hakkında
yapılan çalışmaların tetkiki ve izlenilen yolun araştırılması sağlanmalıdır.
Ticari film yapımının tercihlerini, maliyetini, satış‐ pazarlama, seyirci ve analiz raporlarını bilmeksizin
bir şey söylemek imkânsızdır.
Acaba,    ticari filmden önce yapılması gereken, belgesel nitelikli küçük metrajlı bir film mi olmalıdır?
Ya da çok iyi oyunlaştırılmış, bir tiyatro oyunu mu sahnelenmelidir? Bunun cevabını iyi düşünmeliyiz.
Ayrıca,  tüm bunları yapmak için yeterli doküman ve belge kaynağımız mevcut mudur? Elimizdeki
kaynaklara ilave olarak, daha neler bulabiliriz?
 Bu konularda, Türk Tarih Kurumu özel arşivi taranmalıdır. Çünkü kitabın resmi basılışı ilk burada
gerçekleşmiştir. Elimize  ilk defa geçirebileceğimiz bir belge olması  mümkündür.
Akıncı ailesinden ve Sayın Dr. Turhan Akıncı’dan destek alınmalıdır.
Genel Kurmay Arşivi taranmalıdır.
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünden destek alınmalıdır.
 Milli Kütüphane arşivi taranmalıdır.
İç İşleri Bakanlığı arşivi taranmalıdır.
Bu arama‐tarama işleri de, Celal Bayar Üniversitesi tarafından Demirci’de kurulacak,” Yerel Tarih
Araştırma Enstitüsü Merkezi “tarafından gerçekleştirilmelidir. Kurulacak bu merkezin bir yandan bu
görevlerini yerine getirir iken, bir yandan da yeni araştırmalara ve araştırmacılara imkân sağlanması
temin edilmelidir.
SONUÇ:
Bir toplumsal projenin sağlıklı bir bünyede gelişebilmesi için, çeşitli bileşenlerinin ve paydaşlarının bir
arada ve aynı anda organize işlev görmesi hedeflenir.
Demirci Kaymakamlığı ve Belediyesi tarafından ortaklaşa organize edilen ve “ Demirci Akıncıları ve
Kaymakam İbrahim Ethem Bey”   adını taşıyan Çalıştay’ın bir önemli paydaşı da Demirci halkıdır.
Elimde yeterli bir araştırma ve istatistikî veri olmasa da, gerek yaşadıklarım ve gerekse de
gözlemlerim sonucu ileri sürebileceğim husus şudur:
 Çalışanlarıyla, okuyanlarıyla, kentte yaşayanları, köyde yaşayanlarıyla,  ev hanımları ve çocuklarıyla
birlikte bir yekûn olarak, Demirci halkı,  “Demirci Akıncıları ve Kaymakam İbrahim Ethem Bey”
hakkında yeterli düzeyde bilgi ve görgü sahibi değildir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı bünyesinde içinde yer alan ve 1921‐ 1922 yılları arası Demirci ve havalisinde
gerçekleşen milis ve askerlerden müteşekkil savunma savaşı konusundaki bilgileri, yetersiz, eksik veya
yanlıştır.
Bunun sebebini, eğitim sistemimizdeki yanlışlıklardan, yerel tarih araştırmalarına önem verilmeyişine,
gerekli kurumların zamanında ihdas edilmemiş olmalarına, mahalli idareci ve yöneticilerin ilgisizliğine
bağlamak mümkündür.
Gerekli başarının sağlanabilmesi için, öncelikle yerel halkın, gençlerimizin ve eğitim amaçlı şehrimizde
bulunan yüksek öğrenim öğrencilerinin bu konularda bilgilendirilmeleri ve geniş kapsamlı eğitim
çalışmalarından geçirilmeleri gerekmektedir.
Bu temin edilmediği sürece,  çok başarılı bir ticari film projesi hayata geçirilmiş olsa bile,   asıl
istenilen, arzulanan sonucun elde edilmesi mümkün görülmemektedir.

Hayatımızı Kokuya Doyuranlar!

karanfilYolunuz nereye düşerse hayatta, siz oranın insanısınızdır. Siz, orasınızdır. Oradansınızdır! Yolunuz oraya oraya gider durur. Hayatta kalmayı, o yolun devamı sanırsınız. Sizi oraya o koku çeker.

Bazen bir kömür kokusudur o, sobanın içinde alevlenen, bazen ise ilk ilk ateşi almış çıra kokusu. Köz kokusu. Közün üzerinde demlenmiş patlıcan-biber kokusu. Ya da köze gömülmüş patates.

Güneşe serilmiş salça kokusu, fırından çıkmış ekmek, pide kokusu. Sıcak bir pidenin içine gömülmüş yumurta kokusu. Sıcak yağlı tavaya atılmış hamur kokusu.

Düğün evlerinin helva kokusu. Bahçelerin bahar kokusu, ellerinize sığınmış domates kokusu. Yemyeşil bir nane, bir maydanoz kokusu.Kesilmiş bir limon.

Sizi oraya çeken ait olduğunuz bu kokudur. Hanımeli kokusudur balkonunuzdan aşağıya sarkan. Saksınızdaki fesleğen.  Bir karanfil, bir kırmızı gül.

Düşünün,  nasıl da güzel kokar kızarmış bir ekmeğin kendi hali. Ayva kokusu nasıl unutulur? Evin duvarlarını sarmış o kokusu.

Ya tarhana çorbasının ilk malzemesi olan salçaya karışmış taze tereyağ kokusu! Sıyırmanın  haşlanma kokusu!

Beyazlar içinde çamaşır kokusu. Evi biraz daha ısıtan ütü kokusu.

Evi, hayatı saran kokulardır sizi ayakta tutan. Yaşatan. Sizi oralı yapan. Yolunuzu sürdüren. Hayatta bırakan. İşte bu kokulardır, bu kokular!

Hala kokusu devam eden, evlerdir. Hala kokusu olan yerler.

Ve her şeyden çok o kokuyu yaşatan, o kokuyu çoğaltan, sürdüren. Evlerimizi kokuya doyuranlar.Hayatımızı kokuya boğanlar.

Kokularına hayran olduğumuz analarımıza, analara.Kokularına aşık olduklarımıza.

Hızırellez Gününüz Kutlu Olsun!

Bhizirellez-guluiz, anaları hızırellez günleri  gül ağaçları dibine taşlardan evler, yazlıklar, arabalar yapan bir neslin çocuklarıyız.O günlere şahitliğimiz, o günlere meylimiz çoktur. Hatta ufağından da olsa hatırlarız, babaannelerimizin ve anneannelerimizin de gül ağacı altındaki o günlerini. Bahçesinde gül ağacı olan o evlerin, o günkü telaşalarını.Vakti geçmeden, güneş görmeden yapılan o temiz dileklerini.

Gül ağacının dallarına bağlanan kurdelalardan kalpler çizen ellerini.O mavi, pembe renkli bez parçlarına sarılıp dallara asılan kuruşları.

O küçücük taşlardan belli belirsiz evler yapmak kolaydı da, hayatımızın sonraki dönemlerinde de ilave olarak arabalar yapmak zordu hakikaten. O taşlar arabalara  da  benzemezdi zaten hiç.

Ya son yılların yeni ritüeli olarak eklenen  yazlıklara ne demeli? Nasıl ayırdedilirlerdi? Yazlık oldukları nereden anlaşılırdı onların acaba? Üç-beş küçük taştan yazlık nasıl edilirdi?

Elbette niyet önemliydi o günlerin kutsi havalarında. Kutsi zamanlarında.Sır, bez parçalarında, taş oyuklarında değildi ki.

İşte bugünkü evlerimiz, arabalarımız ve de  yazlıklarımız, o günlerin  masum dileklerinde saklıdır.Babaannelerimizin, anneannelerimizin ve analarımızın o dileklerinde.Nazardan uzak temennilerinde. Gözlerden ırak haykırışlarında.Yazla birlikte, yeni bir hayata başlatmanın, yeniden  canlanmanın, canlandırmanın gayretinde.

Onların gözlerinin neminde saklı bizim bu yaşantımız. Bu rahatımız. Bu hayatımız.

Bugün sizin de bir gül ağacının dibinde, üç- beş taş parçası ayıran bir ananız var mıdır? Bez, çaput bağlayan bir ananız? Evlerden, arabalardan ve yazlıklardan sonrasını bilemeyen. Dilemeyen. Ama yine de ümidini yitirmeyen!

Çocuklarından geçti, artık torunlarına dileklerde bulunan babaanneler,anneanneler var mıdır?Şimdiden onları evlendiren, arabalandıran, yazlıklandıran ! Yerlere, taşlara kondurmayan.

Var mıdır?

Hızırelleziniz kutlu olsun.Dileyenleriniz çok olsun!

Öğretmen Tahir Üstünalp

Öğretmen-MektubuNeredeyse Haziranın 24’ünde 3 yılı bitecek,  “Bir Öğretmen Mektubu” başlıklı o yazımın. Adını bilemediğimiz bir öğretmenimizin mektubu diye tanıttık okurlarımıza. Soy adına ve o mektubun altına attığı imzaya hayran olarak fikirler yürütmüş, mektubunda kullandığı asil, soylu ve içten cümlelerine vurulmuştuk.

O yazımızı yazarken  Arapkir Orta Okulu Müdürü olarak tanıdığımız,  kendisine de farklı isimler yakıştırdığımız Üstünalp Öğretmenimizin  bugün birkaç bilgisine daha sahibiz.

Herşeyden önce  adının Tahir olduğunu öğrenmek, bilinmezlerin çoğunu giderdi.Sonra da bir kaç bilgi daha:  Gaziantep’de uzun süre öğretmenlik yapar.  O yıllarda Gaziantep’de yayımlanmakta olan Kültür Dergisi’nde yazıları yayımlanır.Oradan Arapkir’e okul müdürü olarak gelir. Arapkir’deki görevinden sonra Adana Seyhan Orta Okuluna 1940 yılında  Müdür olarak atanır.

Adana Maarif Müdürü iken 1942 yılında Ankara’da yapılan 4’üncü Dil Kurultay’ına delege olarak katılır.

Öğretmenlik hayatının büyük bir bölümünü idareci olarak sürdüren Tahir Üstünalp,döneminin iyi  (FKB)  fizik-kimya öğretmenlerinden biridir de. Her ne kadar notu sıkı, kendisi sert bir öğretmen olarak bilinse de öğrenciler ile ilişkileri de oldukça kontrollü ve yaygındır. Sevilir, sayılır.Korkulur da.

Kim bilir Özge’nin de “anneneciğinin de babasıdır.”

Elimizdeki 75 yıl önceki bir mektubun serüvenini sürdürmek, böyle bir şey işte. Ona can katmak, o mektubu bugün bile okunur hale getirmek.

Tahir  Üstünalp Öğretmenimizin satırlarında, kendilerinden haberdar olduğumuz iki kız kardeş öğrencilerini tanımak. Muhtemel ki mektubun sahipleri olan tarafların hiçbirinin hayatta olmadığı bir dünyada onları anmak. Anmaya vesile olmak.

Belki  ileride onları suretlerine kavuşturmak. Bir iki fotoğraf ile şereflendirmek. Seslendirmek, renk katmak.Sarılmak.

İşte böyle bir şey, eline nereden geçtiğini hatırlamadığın bir mektubun izini sürmek.Ufacık bir şeyler yazabilmek için yıllarca beklemek.Bir cümle ilave edebilmek için heyecan duymak.

İşte böyle bir şey,sararmış ve yer yer yitmiş  bir kağıt üzerindeki satırları tamamlamak. Bütünlemek. Bütünlenmek.

Adını öğrenmek için bile günler saymak.

İşte böyle bir şey..