Bugün her yer Nevruz

Masamızın üzerindeydi, dün akşam boyları bir karışı aşmış semenilerimiz. Yemyeşil filizlerine karıştı, kırmızı kurdelasıyla. Soframızın değil  yalnızca, evimizin içiydi, her yeriydi. İlk kez bir çimen kokusu sardı içimizi. İçimizdeydi.

Serüvenlerine  Şubat ayının son gününde başlamış tohumlar,  tahminimiz gibi tam da bu gün için boyverdiler. Yemyeşil ve dipdiri. Yeşilin en güzeli.

Yıllardır yapmaya çalıştığımızı bir geleneğin akşamıydı dün akşam yemeğimiz. Dostlarımızla birlikte, semeninin etrafında.

Farsilerin  Heftin Sin’i bizim soframızda, Sittin Elifba’ya uzanmıştı adeta. Her harfden çeşitli yiyecek ve kuru yemişlerle büyümüştü soframız. Çocukluğumuzun ille de 40 çeşiti bulması gereken ” Halil İbrahim Sofraları” gibi. Çocuklar gibi saydık herbirimiz ayrı ayrı, geçti mi geçmedi mi diye sayısı.

Nerdeyse Sittin’i  de aşmıştık, usemeni1fak tefek eklemelerle.

Dün akşam başlattığımız Nevruz, bugün sabahın ilk ışıklarıyla doğaya da erişecek. Gören gözler, bugün toprakta yeni boylar görecek. Yeni canlar, yeni renkler görecek. Yeni kokular alacak, yeni  dokular bulacak.

Her yer bugün Nevruz olacak.

Babasız Kalmak, Hayatta Yalnız Kalmak mıdır?

” 17 Mart 1970’inbabam   kırkbeşinci  yılı üzerine”

 

Nasıl zordur bir bilseniz hayatta,  ansızın yalnız kalıvermek. Yalnız kalmak.Yalnız olmak, yalnız yaşamak. Yalnız yürümek. Yalnız  koşmak.

Bir düşersen; kalkamazsın.

Belki de koşamazsın bir daha  asla.

Konuşamazsın. Kekelersin, teklersin.

Bir yağmur gibi akar her şey başından aşağıya, ıslak,nemli ve yapışkan. Herşeyden utanırsın.

Her söz seni bulur, her söz sensindir. Ama sen, sessiz ve sözsüz kalırsın.

Hele  bir de inanırsan her şeye, arkandan bile konuşulur, arkadandan bile  konuşur her şey. Gürültü senindir. Karanlık sen. Ayak sesin parlar geceleri sokaklarda ışıltısız.

O iz, sensindir. O iz, senindir.

Bayramlar  da sahipsizdir sana, yalın bakar, yanlış bakar gözler.  Bir dirhem sevincin, sofrana oturmuş kuru bir ekmek  tadındadır adeta. Tadsız, tuzsuz ve buruk. Yiyemezsin.

Ah! nasıl zordur hayat ve nasıl da  zordur hayatta yalnız kalmak. Yapayalnız.

Duyamazsın artık sen, duyurmazlar  da sana.. Göremezsin de , yok olurlar. Kaybolurlar.

Yüzü bile değişir insanın yavaş yavaş, bilememekten,  anlamamaktan, duyamamaktan, görememekten; saflaşır. Saf saf dolaşır.

Karıştırırsın yaşadıklarını,çözemezsin.

Çözülürsün.

Bir çözülürsün ki, dağılırsın.

Kısacası dostlar, hayatta yalnız kalırsan, bil ki ; dağılırsın. Dağıtırsın. Dağlanırsın.

Bilmiyorum, babasız kalmak, hayatta yalnız kalmak mıdır?

Bilmiyorum!

 

 

Demirci Üzerine Hatıralar

demirci” Demirci Yazıları” başlığıyla yayımladığım yazılarım  çeşitli çevrelerce bir hayli ilgi gördü, görüyor. Sanırım bu beğenide, söz konusu bu yazıların ayrıca Demircide yayınlanan Halıkent Gazetesi’nde de yayımlanmış olmasının etkisi mevcuttur. Tanıdığım, tanımadığım insanların  arayıp da beğenilerini ifade etmeleri, yazıma yorum göndermeleri güzel bir duygu doğrusu.

İşte bunlardan biri de İzmir’de ikamet eden hemşehrimiz Rasih ÇETİN’dir. Kendisiyle henüz görüşmedik ama onu yazılarıma gönderdiği ” yorumlar”dan tanıyorum. Yazılarımdan birine  “uzunca” ama ” güzelce” bir yorum gönderince, istedim ki; bu yazılar yorum sayfasında kalmasın, ulaşabildiğince Demirci’ye ulaşsın. Kendisinin de rızasını aldıktan sonra, bir hayli ilginç ve samimi yazısını bu sütunlarda yayımlamak istedim. Kendisine  teşekkür ederken, bu ve benzeri türdeki kent belleği yaratma amaçlı ” Demirci Yazıları” na bu sütunların açık olduğunu ifade etmek isterim H.C.” 

***

Demirci Üzerine Hatıralar

Rasih ÇETİN*

Bildiğiniz gibi 60 lı yıllarda Demirci’de Çat değirmeni yolu üzerinde,Sıçancık deresi etrafında,Hisarcık kaplıcası yolunda bakımlı bağ ve bahçeler bulunurdu.Eşrafın tek tutkusu bağ ve bahçelerdi.Henüz zeytin,şeftali tarımı yokken yerli tür elma,armut,erik ayva vişne ceviz incir ağaçları görünürdü çevrede

Bahar aylarında budama,akçapa-karaçapayla başlayan çalışmalar,gübreleme,kükürt atma,omca diplerini sulama ile devam eder, ekim ayında pekmez kaynatıp ,üzüm kurutma sergileri toplanarak bağbozumuna kadar sürerdi.

Bahçesinde su bulunanlar mayıs ayında sebze fidesi dikerler.Suyu olmayanlar ya komşusundan alırlar veya çeşni dediğimiz su istemeyen domates dikerlerdi.Bu işler daha ziyade pazar günleri ailece iş bölümüyle gerçekleşirdi.Haziran sonu alaca dediğimiz salkımın yarısı siyah yarısı da daha açık tonlarıyla üzüm taneleri göründüğünde büyüklerimiz on güne üzüm yeriz derler içimizi tarif edilmez bir sevinç kaplardı

Okullar tatil olduğu cumartesi ,evden kap kacak yorgan kilim toplanır bağlarda bulunan kerpiç ahşap evler badalanalır ve yerleşilirdi.Elmalar dibine dökmeye başlar biz çocuklar hemen dökülenleri annemizin önüne yığar,onlar da ellerinde bağbıçağı ile dörde bölerler damların üzerine serilir ve kuruyunca elma kakı olarak dışardan gelen toptancılara satılırdı.

Sebze bahçeleri sulanır önce biberler çiçek açar sonra domates ve patlıcanlar.Bağ arası çocuk sesleriyle dolar komşulara gezmeye gidilir akşamları çalı çırpıdan kurumuş üzüm çubuklarından ateş yakılır, tutuştuğunda hep beraber’ Ha varıyo’ diye bağırdığımız şenlikler yapılırdı.Ateşe patates ayva atılır ateş söndüğünde yenirdi.

Bu ateş Yunan işgalinde Demirci’lilerin düşmanı korkutmak ve moral kazanmak için yaptıkları yöresel bir ananeden kalmıştı.

Bağlarda üzümün her çeşidi;Sultaniye çekirdeksiz,iri taneli beyaz renk çavuş üzümü,alaca göründüğü için hırsızın çalmadığı hırsız çalmaz,iri karalar,iri pembeler,askılıklar. Ayvamız sert sulu olur,elde yenmesi zor olduğu halde hoşaf ve reçeli mükemmel olurdu.

Figaniefendi eriği olmayan bahçe olmazdı.Bu erik Demirci eşrafından Figani efendinin bulup yetiştirdiği şifalı bir meyveydi. Hazımsızlık,kabızlık gibi mide ve bağırsak hastalıklarına iyi gelir,kurusu kışın her evde ilaç olarak bulunurdu.
Akşamları televizyon vesaire olmadığından büyüklerin anlattığı kurtuluş savaşı hikayeleri veya asayiş yokken türeyen efelerin ,eşkiyaların zulmu anlatılır,bazan da kadınlar çocuklar arkası yarın kuşağı diye anons edilen bugünkü dizilerin emsali radyo tiyatrosu dinler olayları hayalinde yaşatır konuştururdu.

Bizim bağ kavaklı harman mevkiinde beş dönüme yakın içinde suyu çeşmesi ve bahçe sulama için havuzu olan ilçenin tam gün batımında ,ezan sesleri duyulan yaklaşık 3 km.uzaklıkta yamaçta konumluydu.Gün batımında ilçenin evlerinin camları gittikçe koyulaşan turuncu rengi görünürdü bizim oralardan.

Akşam ezanı okunduğunda dedem namazı kılar,karpit lambasını yakardı.Karpit lambası bir tas gibi yeri olan taş görünümlü karpitin oturtulduğu üzerine biraz su döküldüğünde gazlar çıkan ,ince imbik gibi borudan sızan gaza kibrit yakıldığında etrafa ışık verirdi.İkiyüz elli gram karpit bir gece giderdi.Daha varlıklılar lux lambası kullanır,onun ışığı daha güçlü aydınlatırdı.Bu karpit lambalı akşamlar da anlatılanlar bize fllm seyrediyormuş gibi gelirdi.
Bu hikayelerden aklımızda kalan bazıları;
-Rahmetli anneannem Yunan işgalinde onyedi yaşlarında genç kızmış.Gündüzleri Yunan askerinden sakınır ve saklanırlarmış.Bir gün Kasımfakı mahallesinde Kavaklı cami karşısındaki evlerinin avlusunda üstüste yığılı köfünlerin(ayva çubuğundan yük taşımak için yapılmış büyük sepetler) arasında saklanırken bir yunan askeri görür ve korkar ona parmağındaki yüzüğü göstererek ‘yavikli yavikli’ diyerek tacizinden kurtulur.

Savaşta dedemin babası Kıran camisinin imamı Hüseyin Hoca imiş.Altı kızı ve bir oğlu olmuş.Seferberlikte oğlu tam ondokuz yaşındaymış.Gider de gelemez sonra benim ismimi kim yürütür endişesiyle hocalık konumunu kullanıp biricik oğlunu çürük yazdırmış.Savaştan sonra lakabı çürük kalmış.Senelerce O’na böyle hitap edilmiş.Çarşıda bakkal dükkanı açmış.Mal almaya yayan kafile olarak hemşerileriyle Balıkesir’e gidip bakkaliye eşyasını eşeklere yükler dönerlermiş.Bu gidiş gelişlerde bazı yar başlarında eşkiya önlerini keser,paralarını ve kıymetli eşyalarını gasbedermiş.Bir keresinde mal almaya giderken dedem parasını kafiledeki bir kadına vermiş emaneten.Eşkiya kadınlara dokunmazmış.
Dedeme çıkar parayı demiş.
Can hayliyle valla yok efem!Demiş dedem,
Efe kamasını çıkarıp kulağını kanatmış,buna rağmen parası olduğunu söylememiş.Üzerlerini aramışlar bir şey yok,bırakmışlar.
Kulağını kesse de söylemez miydin diyenlere,sermayesiz napardım diyerek kendini savunmuş dedem.

Babamın dedesi büyükdedem 1914 de Kazancı köyünden seferberliğe katılmış.Çanakkale’den ölüm kağıdı gelince hamile eşinin karnındaki çocuğu oğlan olursa adını Hüseyin koyalım demişler.İki ay sonra Hüseyin amcamız dünyaya gelmiş.Daha sonra ninemiz sehit maaşı hakkını kazanmış,biz vatanımıza maaşla değil kalbimizle bağlıyız deyip maaşı reddetmiş,

50 Yangınında büyük yıkım olmuş.Rahmetli annem derdi ki deden yangından kurtaramadığımız kafesindeki kanaryaya çok üzüldü koca evden ziyade!Her şeylerini almış yangın ellerinden.Kavaklı camisinin karşısından kazanaltı mevkiinde bahçeli büyük bir ev nasip olmuş hemen sonra.

Bizzat yaşadığım hatıram ise Kazmalı Efe ile ilgili;
Beş yaşlarında idik.Yine haziran temmuz ayları bağ arasında bir Kazmalı efe korkusu başladı.Erkekler aman böyle bir şey olursa ekmek bıçağını alın şöyle kendinizi koruyun böyle defedin eşkiyayı diyerek kadınları uyarırdı.Hatta o sene 1962 yılı,bazı komşularımız bağlarına gelmediler eşkiya korkusundan. Çünkü erkekler sabah işe gider,akşam dönerler,kadınlar ve çocuklar bağ arasında kalırdı.
Babam bakkal dükkanının yanısıra 55 model Land rover cipimizle uzun yani parası kuvvetli iş bulursa
taksi gibi çalıştırırdı.O aralar eve gelmez oldu.
Soruyorduk anne babam nerede!
İşe gitti biraz uzun sürecek.Saklardı bizden gittiği yeri,
Nihayet bir hafta sonra gördük babamızı.
Meğer Jandarma kiralamış arabayı. Jandarma ile dağlarda Kazmalı Efenin peşine düşmüşler.Bardakçı köyünün Sındırgı’ya uzanan dağlarını,Emet gölcük yaylasını karış karış aramışlar.
Bir gün karakeçili yörükleri Jandarmaya gelmişler Kazmalı Efe namlı Nurullah Kuzu’nun cesedinin nerde olduğunu haber vermişler.Jandarma cesedi bulup teslim almış.
Emet savcısı gelip olaya el koymuş.Yörüklerin kadın kızlarına da musallat olduğu için bir gece bir dağ evinde olduğunu haber almışlar.Hep beraber üzerine çullanıp öldürmüşler daha sonra bir eski kilime sarıp elli altmış kişi hep beraber yüksek bir yardan atmışlar cesedi.Savcıya böyle ifade verip şuçu elli kişi üstlenmiş.Savcı iyi insanmış acımış zavallılara.Yörükleri kurtaracak bir zabıtla dosyayı kapatmış.
Böylece Demirci,Emet,Sındırgı,Simav havalisi rahat bir nefes almış oldu.Rahat ve endişesiz bağlara çıkmaya başladı.Bu olanları olaylara şahit olan babamdan bizzat dinledim.
Zaten biz o karakeçili yörükleri tanırdık.Çat değirmeninde yerleşik akrabaları vardı ve bizim bakkaldan alışveriş yaparlardı.Mayıs ayında kışlakları Türkmen dağından yaz için Gölcük yaylasına göçerken bizim bakkaldan çay, şeker,sigara sabun vs. alıp satılması için karın yağı bırakırlardı Bizde yağları satar borçlarından düşerdik.Bir daha ki görüşmemizde hesaplaşırdık.
Çok dürüst saf ve sadakatli insanlardı.Çocuklarının yanakları pembe saçları alaburs tabir ettiğimiz babalarının kestiği belli olan,yanlar kısa tepeleri uzun olurdu.
Temiz hava ve keçi sütü içtiklerinden çok hareketli ve pratik olurlar derdi babam.

Çocukluğumuzun bir geleneği vardı.
Yağışların uzun süre kesilip kuraklık kelimesi tekrarlanınca başlardı bu gelenek 60 yılların Demirci’sinde.

Derler ki yağmurun ne zaman yağacağını onu yağdıran bilir.Yağmuru yağdıran Hüda yağmurla beraber yeryüzüne öyle merhamet eder ki her şey bollaşır bereket husule gelir.Onun için rahmet diye anar Anadolu insanı yağmuru.Hatta Nasrettin Hoca yağmurda koşturan kişiye der ki rahmetten kaçılır mı hiç!

Gök gürler yıldırımlar çakarken rahmetli annem Allahım! rahmetini lütfet,afatını def et diye dua ederdi.
Yağmurdan sonra güneş açar, yeryüzü tertemiz yıkanır,toprak öyle kokardı ki,çiftçiler iştaha gelir,tarlayı bu sefer şöyle sürelim,bu sefer darı mı ekelim muhabbetine girerlerdi.

Bazan yağmurlar kesilir.Köylüler mahzun olur böyle giderse yıl kötü ama Allah’tan umut kesilmez, umudunu kesen imandan çıkar derlerdi.Dereler kurur,ağaçlar boynunu büker,kuşlar dahi mahzun mahzun öterdi seherleri.
Belediyeden anons ederlerdi,”yağmur duasına çıkılacak halkımızın teveccühüne duyurulur”.
Genellikle şimdiki Lisenin bulunduğu kabristanın düzlüğünde yapılırdı yağmur duası.Kazanlar kaynatılır,
keşkek yapılır un veya irmik helvası hazırlanır,fakir fukaraya dağıtılırdı.Duadan önce koyunlar kuzular cemaatin çevresinde dolaştırılıp meletilir,insanlar eski elbiselerini giyer,Rahman’ın merhametine sığınılırdı.
En duygulu dua yapan din görevisi öyle yalvarır,cemaat de öyle amin derdi ki yürekler parçalanırdı.
Bu dualar Tekeler,Kuzu köy,Borlu,Mahmutlar köylerinde tekrarlanır,katılım yağmur uzadıkça artardı.

Biz çocukların da bir katkısı vardı yağmurların yağması için.Sokağımızın lider çocukları elinden iş gelir ablalar ve teyzelerle konuşur biz’ ‘yağ yağ yağmur’a ” çıkacağız bize helva karar mısınız? sorusuna
cevap her zaman olumlu olurdu.Bir sırığın ucuna beyaz bir tülbent bağlanır,liderimiz onu elinde asker gibi tutar diğer küçükler de ikişerli sıra ile yürür,başlardık bağırmaya;

Yağ yağ yağmur,
Teknede hamur,
Ver Allah’ım çok ver,
Sicim gibi yağmur.

Bu dörtlük her evin önünde tekrarlanır,sonra evin kapısı aralanır,halı tezgahından kalkıp kapıyı açan kadınlar,bizi görünce ziyaret sebebini anlar, istemeden ellerindeki bozuklukları verirdi.Bu tören hem bize bir oyun ,hem mahallemizin şerefi olurdu.Tüm evler bitince mahallenin bakkalına gider,elimizdeki parayla un,şeker,yağ alırdık.Bakkal amca da bize bu kutlu görevimizde başarılar diler,kıyak olsun diye malzemelerden fazla fazla verirdi.Daha önce konuşup anlaştığımız helva yapacak eve bunları bırakır un helvasının olmasını beklerdik.
Kokusu gelmeye başlayınca helvanın;

Herkes evinden kaşık tabak alır önce mahallemizin fakirlerine dağıtır,kalanı da paylaşırdık.
Öyle mutlu olurduk ki koştururken,kanat takıp uçar gibi bulutları yanımızda görürdük.Yağmur getiren bulutları!

* Rasih ÇETİN

Demirci Pazar Mahallesinde 8 Nisan 1958 de doğdu.Abdurrahman Şeref Bey ilkokulunu 1969 yılında  bitirdi.Demirci  Ortaokulundan  mezun olduktan sonra,İzmir Atatürk Lisesini bitirdi, Yüksek öğrenimini 1975-1980 yılları arasında ODTÜ’de tamamladı.Mezuniyet sonrası İzmir’de Efe Tarım da 2 yıl,İstanbul-Hes Kabloda 2 yıl çalıştı.

Şimdi İzmir’de oto galeri işiyle uğraşıyor.Evli ve 4 çocuk babasıdır.

 

16 Mart, Öğretmen Okullarının Kuruluşunun…..

Demirci-Öğretmen-OkuluArtık iyice unutuldu gitti İlk Öğretmen Okulları. Kimin umurunaydı o da başka ama; en azından bir sahipleri vardı. Tek tük; öyle değil mi?

Binler değil, onbinlerce, yüzbinlerce öğretmenin yuvasıydılar bir zaman. Kuş seslerine karışırdı, o küçücük öğrencilerinin sabah şıkırtıları. Sesleri, bağırışları.
Kalem sesi, çekiç seslerine boğulurdu çoğu kez. Mandolin sesi de bağlamaya eşlik ederdi, Atabarında, Halayda, Zeybekte.
Teneffüs aralarına dağılırdı heyecanlı yürekler.Bazen bir öğretmenin peşinden koşturmacalar, bazen de yarım kalmış voleybol oyununa yetişmeler.
Koridora açılan onlarca sınıf kapısı ve havalandırmayla görevli bir arkadaşın yakarmaları : ” Boşaltın sıraları !”
Sınava girecek bir arkadaşın, iyi çalışamadığına dair sitemleri.  Ağlamaklı yakarışları. Okul içine yayılan müzik yayınları.. ” hey gidi günler…”
Öğle yemeğinin dışarıya taşmış nefis kokuları, her şeyden ağır basan ekmek yanığı.
Amansızca koşuşan küçük sınıflara verilecek naif bir nasihatın peşinden haykırmalar: ” Yavaş olun be” nidaları.
Sınıfların duvarlarına işlemiş güneş ışınları, kara tahtalarda bembeyaz tebeşir izleri. Silinemeyen, silinmeyen. Formüller, notalar, şiirler..
Yatakhanelere doğru bir koşuşturmaca, soğuğun soğuğu sularda yarım yamalak yıkanan yalın ayaklar. Fırçalanan dişler. Taranan saçlar.
Hafta sonlarında topluca söylenen marşlar. Gizlice okunan şiirler. Açıkca bağırışlar, haykırışlar: ” Öğretmenim, öğretmenim”
Öğretmen olmayı fazilet, öğretmen kalmayı hizmet sayan o okullar.. Öğretmen Okulları… Kimin umuruna ki,  kuruluşlarının bilmem kaçıncı yıllarında oldukları..Kimin umuruna? Kimin umuruna 167 yıllık bir geçmiş ve bu anılar?
Bir ses var yollarında şimdi: Alnımızda bilgilerden bir çelenk….

Antalya- Aksu Köy Enstitüsü’nden Haberler

aksu KEBinalara kullanmak üzre ( 40 ton kireç yaktık; ikinci (40) tonluk kireç ocağı yapılmış, iki gün sonra da yakılacak.

Güreş için lazım olan malzemelerde poturların kılı, kendi keçilerimizden alınarak kız arkadaşlar tarafından eğrildi ve erkek arkadaşlar tarafından da örüldü.

Dördüncü sınıf yakın köylere, köy tetkiki ve Enstitümüzü tanıtmak gibi gayelerle geziye çıkacağından onlara birer kat elbise ve birer çift potin verilmiştir.

Geçen seneden dikilmiş olan armut fidanları öğretmenlerimizden başta ( Halil Öztürk) olduğu halde bir öğrenci kümesi tarafından aşılanmıştır.

Enstitümüzün su ihtiyacını bol bol karşılamak için yakınımızda bulunan çeşmenin kaynağına harçtan, içi çimento ile sıvanmış kazan yapıldı ve su düzeyi yükseltilerek demir boru ile Enstitüye getirilmeye çalışılıyor.

Enstitümüzdeki ziraate ve diğer sanatlara ait olan aletlerin daha kullanışlı olmaları için gereken tedbirler alınarak eksikleri, bozukları giderilmiş, mevsim dolayısıyla ziraat faaliyetlerine hız verilmiştir. Baklalarımız çiçektedir, on güne kadar taze bakla yemek nasip olacak.

1942 senesinde dikilen portakal, limon, mandalina ve ( ağaç kavunu) altın toplar bu sene ilk defa olarak bol meyve vermiştir. Mütedavil Sermayenin kayıtlarına göre ( 2000) adet ağaç kavunu alınmıştır.

Enstitümüzü kendi müessesesi sayan Antalya’nın  sayın Valisi ( Haşim İşcan) her ay olduğu gibi bu ay da dört defa okula gelerek öğrenci ve öğretmenlerimizle konuşarak ihtiyaçları tesbit etmiş, evvelden beri esirgemedikleri yardımlarını her sahada bol bol göstermişlerdir.

Köy Enstitüleri Dergisi-1945