Yaşanılan Kentler ile Öğünmek!

Hacettepe-Havuz2Kitapları sevmemek mümkün mü? Hele, eski, püskü ve zor bulunan kitapları. Hani 1930’lu 40’lı, 50’li yılların kitaplarını! Öylesine haz alıyorum ki her bir yeni kitapta! Yani her yeni gördüğüm eski kitapta!

Eski bir dostu görmüş gibiyim. Eski bir kente gitmiş, oradan gelmiş gibiyim. Bazan bir sunakta, bazan bir  çayırdayım. İnsanın içindeyim. İnsanla birlikteyim. Kentteyim, yerdeyim. Velhasıl, sevdiğim her demdeyim.

Balarısı gibiyim. Her bir çiçekten bir toz alır gibi. Bu tozlara bayılıyorum. Bayılıyorum onlara. Tozları biriktiriyorum.

Bazan bu tozlar hiç beklenmedik bir yerde de çıkıveriyor karşıma!

Yeni bir sözde, yeni bir kitapta da.

En çok anıları seviyorum. Anılardaki yabana atılmayacak bir söz arıyorum. Sonra o sözün üzerine hikayeler yazıyorum kendi kendime. Detayları arıyorum. Bilinmezleri.

Bayılıyorum o bilinmezlere!

Sonra bir hikaye daha yazıyorum kendime; her kitaptan alınan cümlelerle yazılmış bir kitap yazıyorum. Hiçbiri benim olmayan dizelerle, sözlerle.

Ama beni yazan anlatımlarla.

Sonra yine düşünüyorum; en eski kitap hangisi diye bakıyorum.

Olmuyor.

Ama hep eski kitapları, eski dizeleri, eski şiirleri, eski sözleri seviyorum.

Eski anıları seviyorum. Eski yaşantıları. Eski kentleri.

Muhakkak vuruyor beni bir şey. Bir şey beni anıyor. Bir şey beni arıyor.

” O zaman Ankara 200.000 nüfuslu yeşillikler içinde bir kentti. Binalar en çok üç katlı idi. Gençlik Parkı, Hacettepe Parkı, Güven Parkı, Cebeci Fidanlığı, Kale Parkı, Çankaya, Atatürk Orman Çiftliği, Baraj, o günün Ankara’sının görülecek ve öğünülecek gezi yerleri idi. Şimdi Ankara’nın nüfusu 2.650.000. Gün geçtikçe Ankara betonlaşan asık suratlı bir kent oldu. O güzelim Hacettepe Parkının yerinde üstüste yapılmış beton binalar yükseldi. Hacettepe Parkının en yüksek noktasında büyük havuzun ortasında kalan kadın heykellerinin kolları üstünde yükselen büyük çanaktan dökülen sular sanki bütün Ankara’ya, parkı gezenlere bir rahatlık ve ferahlık verir idi. Hacettepe Parkından Ankara’nın manzarasını seyretmek mutluluktu.”

Bu satırlar çok değil, 1994 yılında basılmış bir kitaptan çalıp, kopardıklarım. Kaçlı yılların Ankara’sından bahseder bilinmez!

Şimdi yirmi yıl daha geçmiş üzerinden.

İşte bu satırlarda beni vuran bir sözcük buldum. Vuruldum.

Öğünmek.

Belli ki, çoktandır, insanlar yaşadıkları kent ile  “öğünemez ” olmuşlar.

Bakın bilmezdim, eskiden yaşanılan kentler ile öğünülür müş!

 

 

Seyahat Yorumları

Vakit o vakit olduğundan beri, ( yani sosyal medya- internet hayatımıza girdiğinden beri)  hangi dem bir tatil programı içinde olsam, öncelikle  seyahat-gezi-otel- pansiyon yorumlarını dikkatle takip ediyorum.

Malumunuz bu konuda pek çok yorum sayfası mevcuttur. Tatil ve turizm şirketlerinin, otel pazarlamacılarının satış amaçlı siteleri, bizzat otel- pansiyon işletmecilerinin kendi web sayfaları ve hatta yalnızca bu amaçla inşa edilmiş oluşumlar bu konuda pek çok yorum içeriyor.

Hatta kendi aralarında bir de kriter geliştirmişler; bina tasarım, yemek, hijyen, havuz, bar-cafe, ulaşım ve fiyat gibi bazı hussularda puanlamaya giderek o tesisin genel ortalamasını oluşturmaya çalışmışlar.

Doğrusu, 26 Haziranda başlayıp 17 Temmuzda sona eren tatilim öncesi benzeri yorumları inceleyerek kendime bir rota ve hedef oluşturduğum doğrudur.

Genel anlamda, okuduğum yorumların pozitif katkılarını gözlemlemiş bulunmaktayım. Bunda tercih ettiğim tesislerin tanınmışlık ve büyüklük nitelikleri de muhakkak etkili olmuştur.

Lakin her şeye rağmen,  ortak kriterlerin biraz daha sübjektif değerli olmasının sağlanması gerektiği de ortadır.

Doğrusu kime ne tesisin mimari tasarımından? Diyebilirim. Diyebilir. Diyebilirsiniz.

Ya da hijyen anlayışı sadece, banyo-lavabonun ve de çarşafların temizliği midir?

Ya yemek! Diyetli, en azından tuzsuz yemeye çalışan, hatta zorunlu olan birinin bu tercihine hiç bir şekilde “uyum sağlayamayan” bir tesisin “yemek” kriteri nasıl ayarlanacak? Ne olacak o yemek puanları?

Bir yoğurt bile mi bulunamayacak?

Tatile gidenler, yanlarında ilaçlarını götürmüyorlar mı yoksa!

Ya da ” yahu sen de tatile çıkmayıver” mi diyeceğiz birbirimize.

Peki, bu yorum sitelerinde nerdeyse tam not alan tesislerden bir kaçının, balkonlarında çamaşır asmak için bir yer, tel, ip, askılık  vb. olmayışı nasıl değerlendirilecek?

Görmezden mi gelelim! Yoksa asmayalım mı hiç bir şey!

Bu ” her şey dahil” konseptinin rezilliği de başka bir alem!

Eğer bu konseptte çalışıyorsan, çalışan insan sayın da bir o kadar çok olmak zorunda. Tüketimi arttırtığın gibi,  tüketilip geride kalanları da  hemencecik toplayıp, insanlara temiz mekanı sunmak gerekir. Ya da başkalarına da aynı imkanı, makul sürelerde  hazırlaman gerekir.

Velhasıl, Akçay’ın Turban Tatil Köyü,  Ayvalık Sarımsaklı Mia Toka Oteli, Dikili Dikelya Oteli, Mordoğan Ardıç Deniz Oteli,  Çeşme Ildırı Akay Resort Tatil Köyü ve yine Ildırı Çağla Motel kendi hesaplarına düşen kriterleri ve puanları bizden  alacaklar.

Duşu akmayan oteller, çamaşır serecek ipi olmayan oteller, herşey dahil uygulamasına cam su bardağını dahil etmeyen oteller, kızartma patates servisinde insanları hizaya sokan tatil köylerinin,  dağınıklığı düzene sokamayışları, bir başka yazımızın konusu olabilecektir.

Hele sese- gürültüye gem vuramayanlar, yemek mönülerini  ilan ettikten sonra günde 3 kez değiştirenler, plajının olmadığını belirtmeyenler, sırada yerlerini beklemekteler.

Ya, tatil köylerini askeri kampa dönüştürenlere ne demeli. Askeri düzende yemek yedirenler. Plaja dolmuşlarıyla adam götürenler! Sanırım hepsi yazılacak.

Ancak, yaz seyahatinin yoğun olduğu bu dönemde, bana da katkı sağlayan ” tatil yorumları” na katkı sağlamak adına, Kuzey Ege sahillerindeki bir kaç tesisin kendi değerlendirmelerim kapsamında 10 üzerinden puanlamasını vermek isterim.

Akçay Turban Tatil Köyü:  6.50

Ayvalık Toka Mia Otel       : 1.00 ( Bir)

Dikili Dikelya Otel                :  7.50

Mordoğan Deniz Otel         :   6.00

Ildırı Akay Resort Otel     :  1.50

Ildırı Çağla Motel                : 7.00

Elbette, şartlarım, huylarım, tercihlerim kapsamında 10 puanlık bir tesis ile karşılaşmayı beklemiyorum. Belki kimse beklemez.  Lakin,  yalancıktan evlerimiz saydığımız bir turizm işletmesinin de en azından  puanlamanın ortasında bir yer alması gerekir. Öyle değil mi?

Bu veriler ışığında, seyahate çıkacak , ” yalancıktan evlere gidecek” insanlara bir duyurumun olması normal değil mi?

Üüstelik henüz oralardan geleli gününü doldurmamış iken!

Aman dikkat!

Önce plaja, sonra duşa bakalım. Çünkü ikisi de hemen ayağınıza getirilemiyor. Çamaşır yıkamaz, havlu asmassanız sorun yok. Kahvenizi ve suyunuzu plastik bardaktan mı içeceksiniz! Peki ya asansör?

Aman dikkat!

 

Eski Bir Üniversite Ders Programı, Yeni Bir Üniversite Mezunu

Ders programıSaman kâğıdından bir defter yaprağı elimdeki. Küçük defter boyutundan. Uçları yitmiş ve kenarları biraz daha sararmış. Ortadan katlı ve yine  o hizadan da birkaç santim yırtık. Bir ucu da kopuk.

Kâğıt yatay tutularak yazılmış ve çizilmiş üzerindekiler.  Benim yazım, benim çizgilerim.  Sanırım, “Ders Programı”  yapmışım el yazımla. O heyecanla!

Aşağıya doğru inen birbirine paralel beş çizgi,  hafta içi günlerini oluşturmuş. Pazartesi,  Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cuma.

Yatay sayfanın ilk çizgisi ile kağıt başlangıcı  arasında kalan kolonun başına ise “ saatler” yazılmış. Yazılmış ama yalnızca belirli bir dersin saatleri işaretlenebilmiş yalnızca. Bunun dışında hiçbir şekilde ders saatleri bilgisi yok ne yazık ki !

Hep tükenmez kalem görmüş bütün bu işleri. Mavi bir tükenmez kalem. Acep o zamanların pek kullanılır olan şeklinden mi? Hani kendisi koyu sarı, kapağı mavi renkli olandan.

Pazartesi gününün dersleri sıralanmış alt alta: Kompozisyon, Kompozisyon, İstatistik, İstatistik, Almanca, Almanca.

Nedense yalnızca Almanca Derslerinin yanına, ders saatleri yazılmış; 15.30 ve 16.20 olarak.

Salı gününün dersleri ise şöyle: Hukuk, Hukuk, Hukuk ve İstatistik.  Ayrıca altta  Almanca, Almanca da var ama nedense üzerleri  kalınca bir çarpı işaretiyle çizili. Ders saatleri de yok.

Çarşamba gününe ait dersleri belirtmeden önce,  programın ilk ders saatinin hizasında ders olmadığını gösteren bir çizgi ( -)   ilgimiz çekiyor. Sonra peşi sıra; Siyaset Bilimi, Kompozisyon, Kompozisyon, Sertifikalı Daktilo, Sertifikalı Daktilo olduğunu görüyoruz.

Perşembe gününün ilk ders saati de bir çizik (-) yemiş.  O saatte de ders yokmuş yani! Sonra, Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Sosyoloji, Sertifikalı Fotoğrafçılık, Sertifikalı Fotoğrafçılık şeklinde sıralanıyor. En altta yine Almanca var. Ders saati de 15.30 ve 16.20 olarak önce yazılmış ama üzeri yine ince de olsa bir  “çarpı” yemiş.

Sıra Cuma’da. Yine ilk ders saati hizasında bir çizik (-) görmekteyiz. Sonra Almanca, Almanca, Sosyoloji, Sertifikalı Daktilo, Sertifikalı Daktilo yazılı.

Hani sayfanın “ kopuk” kısmı vardı ya! İşte belirttiğim sayfanın o “ kopuk” kısmı da tam Almanca,  Almanca yazılarının yanından olduğundan, tahminimiz odur ki, saat bilgileri yitirilmiştir.

Yoksa  her defasında özenle belirtilmiş bu bilgiler niye olmasın ki?

Evet, anlaşılıyor ki bu ders programı, benim üniversiteden ( hadi diyelim ki Yüksek Okuldan)  ilk yılıma ait ders programımdır. Düşünüyorum da hayatımı nasıl etkilemiştir bu program. Çalışmamı, yememi-içmemi. Nasıl taşımışımdır yanımda, kim bilir?

Nerden baksan yaklaşık 40 yıllık. Nerde, niye saklamışım, bilmiyorum. Ya da bir huy işte bu, bazı şeyleri, bazı insanlar saklıyor. Niye yarayacak sa!

Üniversite öğrenimimin ilk yılı dedik ya, nasıl anladınız diyen olursa diye yazıyorum.

Yaşanmışlıklarım içinde asla unutulmayanlar arasında, üniversite hayatımın ilk dersini Emin Özdemir Hocamdan almış olduğum bulunmaktadır.  İşte onun için bu program ilk yılın, ilk dönemine aittir. Derslerin de kolaylığına bakar mısınız?

Okul hayatımız bir pazartesi günüyle başlamış olmalıdır. Ve o günün ilk dersinde  de, Lise öğrenimimiz boyunca kitaplarına aşina olduğum Emin Hoca, karşımıza çıkıvermiştir. Narin, nazik ve kibar yapısıyla. Özgün cümleleri ve davranışlarıyla.

Unuturmuyum!

Yıl 1975, Eylül ayı.

Yıllar her şeyi eskitiyor. Dersleri, kitapları ve programları. Hatta insanları. Anne, babaları.

Andaç3Bugün küçük oğlum Andaç Baran, Üniversiteden mezun oluyor. Onun mezuniyet töreni için İstanbul’dayım. Dünkü çocuklar, kocaman adam oldular. Binlerce anıya hayat verdiler, renk kattılar.  O kadar çok anıları var ki bende her birinin.  Andaç’ın da.Üniversiteyi kazandığını öğrendiği anda ki, refleks, mutluluğu ve heyecanı bile beş yıllık olmuş.

Hayret!

Her şey eskiyor. Zaman dayanıyor, eskitiyor.

Ne ola ki senin üniversite ders programın?