MUSTAFA AYDOĞAN’DAN BİZE KALAN AYDINLIK YOL…

Mustafa AYDOĞAN Hocamızın ardından, şimdiki K öy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Sayın Erdal ATICI’nın yazdığı yazıyı ekte paylaşmaktayım. Bu yazı, Öğretmen Dünyası Dergisi’nde ve  ayrıca Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nın Bülteninde yayımlanmıştır.”

MUSTAFA AYDOĞAN’DAN BİZE KALAN AYDINLIK YOL…

ERDAL ATICI

Kışın iyiden iyiye kendini gösterdiği günlerdeyiz. Sabah erken çalan telefonla yataktan

fırlıyorum. Acıyla çalıyor telefon. İstemeye istemeye alıyorum ahizeyi, “Mustafa

Ağabeyiniz öldü…” diyor telefondaki ses. Bıçak gibi keskin, kulaklarımda çınlamaya

başlıyor… Seher Teyzemizin sesi bu. “Mustafa Ağabeyiniz öldü…” diyor ve kapatıyor…

Bu sıradan bir ölüm değil, bir dağın yıkılması… Ses getirecek bir ölüm… Ses kulaklarımda

çınlamaya devam ediyor, bir yandan yüreğim yanıyor, bir yandan sorumluluğum gereği o an

neler yapmam gerektiğini düşünüyorum…

Seher Teyzenin kulaklarımda çınlayan sesi, Mustafa Ağabeyin sesi oluyor…

Köy Enstitülerinde uygulanan o çağcıl eğitimi anlatmak için çıktığımız kaçıncı yolculuk kim

bilir? Söyleşimizin kaçıncı saati… İsa’nın öğretilerini yayan iki misyoner gibi, kaçıncı dağ

aştığımız? Kaçıncı ova geçtiğimiz… Karadeniz. Ereğli’ye gidiyoruz bir seferinde, bir seferinde Foça’ya, bir seferinde Seferihisar’a gidiyoruz; gece yarısını çoktan geçmiş, belki de sabaha karşı, çevremizdeki yolcular gönül rahatlığıyla uyuyor. Biz uyumuyoruz! Memleketin hali ortadayken uyuyamıyoruz… Mustafa Öğretmenimizle neleri, nasıl yapmalıyız üzerine konuşuyoruz.

Öyle ya; nasıl geri getireceğiz Cumhuriyetin aydınlık günlerini? Yerle bir edilen devrimleri…

Mustafa Aydoğan Öğretmenim inanılmaz bir sakinlikle yanıtlıyor sorularımı. Hiç sesini

yükseltmeden, adeta sessiz akan bir nehir gibi anlatıyor, aklıma gelen tüm soruları soruyorum.

O tam anlamıyla kurumlaşmış bir üniversite, bense her şeyi soran, araştıran bir öğrenciyim…

Gecenin bilmem kaçıncı saatinde soruyorum; Köy Enstitülerine gelişini, öğrenci oluşunu,

öğretmenlerini…

“Ben” diyor, “1927 yılında doğmuşum. Beypazarı’na bağlı Köseler köyünde. Babam

ticaretle uğraşırdı. Her köylüde olduğu gibi bizim de ineğimiz, koyunumuz vardı. Diğer

köylülere bakınca orta halli bir ailenin çocuğuydum. 1937 yılında Karaşar İlkokulu

beşinci sınıfında okuyorduk. Mahmudiye Köy Öğretmen Okulu hazırlık sınıfına gittim.”

Mustafa Aydoğan, amcasının oğlu Turan Aydoğan’la birlikte gidiyor Mahmudiye Köy

Öğretmen Okuluna. “Üstümüzdekilerin dışında yedek çamaşır da götürmemiştik.

Unutmuyorum 10 – 15 gün sonra, güneşli bir Pazar günü yataklarımızda çıplak

bekledik, elbiselerimiz, çamaşırlarımız etüvden geçirildi, yıkandı kurutuldu, giyindik

çıktık.”

Mustafa Aydoğan ilk günlerde yaşadığı sıkıntılar, okulda karşılaştığı güçlükler nedeniyle bir

ara okuldan kaçmayı bile düşünüyor. Ancak, sıkıntılar kısa bir süre sonra gideriliyor. Yeni

elbiseler veriliyor, yemekler daha iyi çıkarılıyor, dersler başlıyor ve on yaşındaki Mustafa,

kısa zamanda yüzmeyi, bisiklete binmeyi öğreniyor, ikinci yıl da motosiklet kullanmayı…

17 Nisan 1940 tarihinde çıkarılan 3803 Sayılı yasayla Köy Öğretmen Okulları, Köy

Enstitülerine dönüştürülüyor…

Köy Enstitülerinde “iş içinde, iş aracılığıyla iş için” eğitim ilkesini uygulamaya

başlıyor. Tüm öğrencilere okuma bilinci kazandırmak için çırpınıyor enstitü öğretmenleri.

Anadolu’nun karanlık köylerinden gelen öğrencilerinde okuma bilinci oluşturabilirse, yaşam

boyunca öğrenmeleri sürecek. Öğrenciler kendini sürekli yenileyecekler hem ülke hem de

dünya sorunları hakkında daha fazla bilgi sahibi olacaklar…

Köy Enstitülerinin kurucusu, kuramcısı ve uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç, okuma

bilinci kazanamayan öğretmenlerin “Sadece meslek okulunda öğrendiklerine güvenir

ve dayanırlarsa çok aldanacaklarını, basit ve dar görüşlü olarak kalacaklarını, çabuk

tükneceklerini, toplumun başına bela olacaklarını” söylüyor.

Mustafa Aydoğan, 1942 – 43 Öğretim yılı sonunda Çifteler, Kızılçullu ve Kepirtepe’den 79

öğrenci ile birlikte Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne kayıt oluyor.

Yüksek Köy Enstitüsü (YKE) eğitimini anlatırken, özellikle çok sıkı ve disiplinli bir eğitim

gördüklerini, on ders geçerli nedensiz derse katılmayan bir öğrencinin ilişkisinin kesildiğini

anlatıyor…

Mustafa Aydoğan 1Yüksek Köy Enstitüsü; 2 yıllık bir köy üniversitesi. Aydoğan Öğretmenimiz arkadaşlarıyla birlikte ikinci yılın sonunda mezun olarak Köy Enstitülerine öğretmen olarak atanmaya hak kazanıyor. Yüreğinde engin insan ve yurt sevgisi, Anadolu’yu aydınlatmak için yola düşen idealist öğretmenlerden biridir artık o. İlk görev yeri de; Diyarbakır’daki Dicle Köy Enstitüsü’dür…

1946 yılına kadar Köy Enstitülerinin yarattığı aydınlık rüzgâr bütün Anadolu’yu sarmış,

karanlıktan yana olan gericilerin yüreklerini korku salmıştır. Cumhuriyet aydınlanmasına

karşı duranlar, karanlığın “ağababaları” iğrenç iftiralarla, karalama kampanyaları başlatırlar.

“Karma eğitim” bugün olduğu gibi yine hedeftedir. Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç,

devrimci müdürler, öğretmenler birer birer görevden alınır. Köy Enstitülerini, Köy Enstitüleri

yapan; “İş içinde, iş aracılığıyla iş için” eğitim ilkesi değiştirilir. Enstitüde karma eğitime

son verilir. Mustafa Aydoğan Öğretmenimiz ve onun gibi Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü

mezunu öğretmenler apar topar askere alınırlar. 86 kişidirler, Mustafa Öğretmenimizin de

içinde olduğu 21 kişi yedeksubay hakkı gasp edilerek çavuş çıkarılır. Askerde izlenirler,

sıkıntılı günler yaşarlar.

Aydoğan Öğretmenimizle yine bir gece yolculuğumuzda, karanlık içinde bırakılmış,

köylerden kasabalardan geçiyorduk. Her zamanki gibi kendine has ses tonuyla enstitüden

mezun olduktan sonra karşılaştığı güçlükleri anlatıyordu; “Öğretmenim meslek yaşantınız

niçin uzun sürmedi?” diye sordum.

Derin bir yaranın kabuğunu koparmışım gibi yüzüme acıyla baktı. Bakışlarında hâlâ o

yılların kırgınlığı vardı. “Askerlikte yedeksubay hakkımız zorla elimizden alınarak çavuş

çıkarıldık. Gazi Eğitim İngilizce Bölümünde I. sınıfında okuyorduk. İngilizce öğrenmede

farklı bir yöntem uygulanıyordu. Projeyi Amerikalılar yürütüyordu. Yıl sonuna doğru

projenin başkanı olan öğretmen çağırdı. ‘Seni Amerika’ya göndermek istiyoruz’ dedi,

 

aday gösterilen 3 öğrenciden biriydim. Ancak sözlüde Bakanlık temsilcisi, seçilmeme

karşı çıkmış, gönderilmedim.”

Mustafa Aydoğan Öğretmenimize yapılanlar bu kadarla da kalmamış, Elazığ Lisesi’nde

çalışırken dış ülkelere gönderilecekler için başvurmuş, en yüksek puanı alıp birinci olduğu

halde yine gönderilmemiş.

Ülkeyi yönetenler Köy Enstitülülere karşı ellerindeki yetkileri alçakça kullanmaktadır.

Enstitülülerin ileri adımlarının önlerine kalın ve yüksek duvarlar çekmektedirler.

Yine Elazığ Lisesinde çalışırken okul müdürü, Aydoğan Öğretmenimize müdür yardımcısı

olması için çok ısrar eder. 30 saat derse girmektedir. Derslerinde eksiltme yapmamaları

koşuluyla teklifi kabul eder. Müdür ivedilikle yazısını yazar ama bir türlü yanıt gelmez. Bir

süre sonra “kırmızı dosya” tutan makamlarından onay gelmediği anlaşılacaktır…

10 yaşında devletin yatılı okuluna alınan, çocukluğu ve gençliği devletin gözetiminde

ve başarılı öğretmenlerin elinde geçen Mustafa Aydoğan ve onun gibi yoksul köy

çocukları devlet katında suçludurlar ve hiçbir zaman affedilmeyecekler, ilerlemelerine izin

verilmeyecektir.

Bütün bunlar Aydoğan Öğretmenimizin kafasında; devlet hizmetinde ilerlemenin

ve yükselmenin olmayacağı fikrini oluşturur. O günlerde bir aile sorunundan dolayı

Ankara’ya atama isteği de geri çevrilince, çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden istifa eder.

Öğrencilerinden temelli ayrılır.

Çok değişik işlerde çalışır Aydoğan Öğretmenimiz. Ama her zaman gönlü öğretmenlik

mesleğinden yanadır. Kitap – kırtasiye işi yaptığı dönemlerde; Ankara’ya gelen enstitülülerle

buluşur, hasret giderir. Toplantılarını izler. Dergilerini takip eder… Hiç eğitimden kopmaz.

İşlerden tamamen emekli olduğu yıllarda Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı kuruluş

aşamasında yararlı olmaya çalışır. Yönetim kuruluna seçilir ve 2003 yılına kadar; 6 yılında

başkanlık olmak üzere 9 yıl yönetim kurulu üyeliği yapar. Vakfın büyüme yıllarında tüm

sıkıntılarını omuzlar, arı gibi çalışarak, alçak gönüllüğü ve sakinliğiyle gençlerin yetişmesinde

büyük emek verir ve bu emeklerinin karşılığını alır. 2003 yılında yapılan genel kurulda,

başkanlığın bir bayrak yarışı olduğunu, bayrağı teslim etme zamanın geldiğini söyler. Dediği

gibi; bayrağı kendisinden sonra gelenlere teslim eder. Ancak Vakıfla bağını hiç koparmaz…

Aydoğan Öğretmenimiz; Köy Enstitüleri ile ilgili yazıları, dosyaları dikkatle izler ve

yanlışlarını yazı sahibine bildirirdi. Köy Enstitüleri ile ilgili bir derneğin yayın organı olan

dergide de yazı kurulu üyeliğine adını yazmışlardı bir ara, ama dergideki kimi yazıları ve

yanlışları eleştirdiği için, dergi dosyası gönderilmemeye başladı kendisine. Bunun üzerine

Mustafa Öğretmenimiz “Dosya gönderilmeyecekse adının yazı kurulundan çıkarılmasını

istedi.” Çıkardılar da…

Mustafa Aydoğan Ağabeyimizin, Vakfın çıkardığı 30 yayının çoğunda, onun büyük emeği

vardır… Bu kitapların dışında; “Köy Eğitim Sistemi – Köy Enstitüleri”, “Gazetelerde Köy

Enstitüleri”, Erdal Atıcı ile birlikte hazırladıkları “TBMM Bütçe Görüşmelerinde ve Şura

Toplantılarında Köy Enstitüleri” adlı bir kitapları vardır.

Mustafa Aydoğan Öğretmenimle ilgili birçok anım var. Benim yetişmemde ve Köy Enstitüleri

davasına gönül vermemde çok büyük etkisi var. Bir tek benim de değil, Vakfa gelen tüm

gençlerin yetişmesinde büyük emeği vardır.

2007 yılında, olağan genel kurul öncesi, evimize kadar gelme inceliğini göstermiş, Köy

Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’na başkan olmamı önermişti. İşlerimin yoğunluğunu

anlatmış ve başkanlığın zor olduğunu, kabul edemeyeceğimi söylemiştim. O da bunun bir

görev olduğunu, bu görevden kaçılamayacağını belirterek, ısrar etmiş ve beni ikna etmişti.

Başkanlık yaptığım 2007’den bugüne kadar en büyük dayanağım Aydoğan Öğretmenim

olmuştu…

30 Kasım 2013’de onu kaybettik ve aynı gün son yolculuğuna uğurlamak için Kocatepe

Camisinde toplandık. Ailesinin, arkadaşlarının, dostlarının yanı sıra yetiştirdiği gençler de onu

uğurlamaya geldiler.

Ne mutlu bize ki, aydınlık bir yol bıraktı ardında. Yazılarıyla, yapıtlarıyla hep yaşayacak.

Bize yol göstermeye devam edecek.

Ölümsüzlük de bu değil mi?

erdalatici@gmail.com

Bir Cevap Yazın