Başkent Ankara’nın Anıt ve Heykelleri

( Bu sunum, I. Ankara Kurultayı’nda 11 Ekim 2013 Tarihinde gerçekleştirilmiştir.)

 

BAŞKENT ANKARA’NIN ANIT VE HEYKELLERİ

 

HALDUN CEZAYİRLİOĞLU

Araştırmacı – Koleksiyoner

 

Öncelikle Sayın Oturum Başkanımızın sözleri için kendisine teşekkür ediyorum.

Değerli katılımcılar, Ankara’yı biraz daha tanımamıza ve tanıtmamıza yardımcı olabilecek bu Kurultayı hazırlayan ve katkı sağlayan tüm kişi ve kuruluşlara içten şükranlarımı sunuyorum.

Her ne kadar tebliğ konum sehven yanlış olarak duyurulmuş ise de, anıt ve heykellerin birer  şehir aksesuarları olmadıklarını baştan belirtmek istiyorum.

Not alacak ve ilgi duyacak katılımcılar için bildirimin başlığının “ Başkent Ankara’nın Anıt ve Heykelleri” olduğunu ifade etmek istiyorum.

 

 

Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU, “Milli Mücadele Anılarım” adlı kitabında Ankara hakkında  anılarını şöyle paylaşır okurlarıyla.(1)

“Ankara başkent  ilan edildikten sonra üzerinde titizlikle durulan en önemli durum, imarlı bir kent kimliğine kavuşturulmasıydı. Bu yeni rejimin başarısı sayılıyordu. Belediyelere ayrılan bütçeden en büyük payı yani aslan payını ( ki 28 kat)  Ankara alacaktır. Modern şehirleşmede ilçeleri değil yalnızca Ankara hem deneyim hem de örnek bir kent durumundaydı. Ülkede, imar planında çok da tecrübe birikimi yoktu. Lüks lambalarıyla ışıklandırılan, heykelsiz, şehir içi ulaşımı fayton ve eşeklerle sağlanan, eski ile yeninin bir arada yaşamağa henüz hazır olmadığı, bağımsızlık ve özgürlüğün tadını yeni soluklamaya başlayan kentin önemli binalarının durumu şöyleydi: Merkez vilâyette bir taraf Numune Hastanesi bir tarafı halen Müdafaa-i Milliye Vekâleti olan Erkek Lisesi. Önceleri İttihat ve Terakki Kulübü olarak kullanılan ve bu kulübün kapatılmasıyla halen Türkiye Büyük Millet Meclisi binası kabul edilen bina, Hükümet Konağı, Şehr-emaneti/Belediye, sağlık şartlarına uymayan bir hapishane binası vardı….”

Öyle ki anlatılanlar, yılların ihmaline uğramış, yalnızca çağın gerisinde kalmış değil, zamanın devletinin-  de  gerisinde bıraktırılmış bir kent görüntüleridir.  “Fayton ve eşeklerle sağlanan şehir içi ulaşım”, “lüks lambalarıyla ışıklandırılan sokaklar” ve “ heykelsiz bir kent”.

Kent ve şehir tanımı üzerine değişik tanım ve  ifadelerle karşılaşılmaktadır.  Ankara üzerine araştır

malarda bulunan Özer ERGENÇ ile Tuncer BAYKARA’nın birbirlerini tamamlayan ifadeleri

ne göz atacak olur isek; “ Şehir, umumiyetle, sakinlerinin iş bölümüne tâbi olarak tarım dışı

mal ve hizmet ürettiği ve bunları yakın çevresinde veya daha geniş bir alanda pazarladığı

kalabalık nüfuslu idari yerleşim birimleridir.”(2) (3)

Yine Özer ERGENÇ’in araştırmalarına göre; Osmanlılarda ise şehir ve kasaba tanımı: “cum’a kılunur ve bâzârı kurulur” yer olarak tanımlanmaktadır. Yani, Cuma namazı kılınan,  alış veriş yapmak için pazarı bulunan yerdir şehir. Osmanlı Kanunlarına göre ise, han, hamam, bedesten ve kervansaray bina edilmişse, o yer kasabadır, şehirdir.

Bir diğer tanım, Max Weber tarafından yapılmıştır. Şehir tanımına Avrupa merkezli yaklaşan Weber, bir yerleşim alanının şehir olabilmesi için o yerleşim yerinin bir kalesinin bulunmasını, pazarının kurulmasını, kendine ait bir mahkemesinin olmasını, yönetim birimine sahip olmasını ve en azından kısmi bir özerklik ve kendi kendini yönetebilmesi gerektiğini ifade etmektedir. (4)

Günümüzde ise artık daha çok Kent ifadesiyle belirttiğimiz bu mimari ve sosyal büyüklüğün içine, başka unsurların katılması da elzem olmuştur. Eskiden daha çok ticari büyüklük olarak nitelenen ve ticari imar ve meskenlerle ifade olunan bu tanıma günümüzde, kültürel, endüstriyel, ekonomik boyutlar da dâhil  edilmiştir. Dâhil olunan bu boyutlardan biri ve artık yadsınamaz kent varlıklarından ilki olanlar ise; Anıt ve heykellerdir.

Ankara’nın  bugünkü anıt ve heykel varlığında büyük katkısı olan Burhan ALKAR’a göre “ Heykel, boşlukta kütle düzenleme sanatıdır”. Bir hacim sanatı olan heykel, estetik yaşantı oluşturması amaçlanan,  üç boyutlu nesne ve yapıt olarak tanımlanmaktadır. (5)

Metin SÖZEN ve Uğur  TANYELİ’ye göre Heykel sözcüğü; estetik yaşantı oluşturmayı amaçlayan, her büyüklükteki, hangi malzeme ve teknik kullanılırsa kullanılsın, tüm yapıtların genel adıdır. (6)

Mete DEMİRBAŞ’a göre  ise heykel ; üç boyut içinde ışığın göze yansımasıyla beliren, değişik yönlerden ve açılardan sürprizler yaratarak sürekli yer değiştirirken değişen mesajlar ileterek devinen bir hacim-mekan olgusudur.(7)

Değerlendirilen bu heykel tanımlarından biraz daha genelleme yapılarak Anıt –Anıt Heykel ifadesine ulaşmak mümkündür ki;  buradaki kıstas, heykel ile çevrenin, kentsel mekânın,  konu, yarar,  sosyo-kültürel ve kronolojik açıdan uyumunun esas olmasıdır. Heykelin konusu, onun anlattığı bir hikâye, temsil ettiği bir olay ya da kişi olabilir. Keza, konusu olan heykelin anlaşılır olması kadar, çevresine,şehrine, kentine  uyum sağlamış, belli bir amaca yarar sağlamış olması da önem taşımaktadır. Şehrin sosyo-kültürel niteliklerini  ifade eden ve bir tarihi kronolojisi olan heykeller anlaşılır olmakta, toplum tarafından daha çabuk kabul görmektedir. Bu tür heykeler de Anıt- abide niteliğine bürünmektedir.

Bir kentin mahalleleri, sokakları, caddeleri, meydanları, parkları, anıtları o kentte yaşananlara tanıktır. Dahası, o kentte yaşananların ürünüdür. Dolayısıyla, kendi başlarına da bir anlam/değer taşırlar; kendi öyküleri vardır.

Ama sürekli oturduğumuz mahallenin, belki de her gün çiğnediğimiz sokağın ve caddenin, önünden geçtiğimiz anıtın, bankında oturduğumuz parkın, topluca eğlendiğimiz ve/ya da topluca coplandığımız meydanların öykülerini hiç merak etmeyiz. Nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşama neden ve nasıl karışmışlardır, taşıdıkları adı niye taşımaktadırlar?

Dahası var ki;  öykülerini, adlarını bilmediğimiz gibi; her gün yanından geçtiğimiz, önünden yürüdüğümüz, ardından dolaştığımız o hacimlerin kendilerinin de pek farkında değilizdir.

Ankaralı hemşerilerime şu soruyu sormak istiyorum; Ulus Meydanı’ndan başlayıp,  yürüyerek Atatürk Bulvarı üzerinden,Bulvarın sonuna kavuşan Çankaya Köşkü’ne kadar geldiğimizi düşünün; acaba bu yolculuğunuz boyunca kaç tane anıt ve heykelimizle karşılaşırsınız?

Solumuzda Ulus Meydanı’ndaki muhteşem bir Anıt ile başlamalıyız: ZAFER ABİDESİ. İlerde sağda, Ziraat Bankası’nın bahçesi içinde; Mithat Paşa Heykeli. Hemen ileride  Gençlik Parkı Girişi  önünde Sultan Nazarbayev Heykeli. Daha ileride Opera Binası önünde; Ayten GENCER ve Cüneyt GÖKÇER Heykelleri. Başınızı biraz daha yükseğe kaldırınız ve sola doğru eğiliniz; Namazgâh Tepe’de gördüğünüz o muhteşem anıt; Ankara’nın ilk anıtı ve heykeli olan Atlı Atatürk Anıtıdır.

İlerliyoruz: Radyo Evi önünde sağda; Muzaffer SARISÖZEN Heykeli. Olgunlaşma Enstitüsü Bahçesinde bir büst bile olsa, manevi niteliğiyle gözümüzde bir anıt olarak değerlendirdiğimiz Zübeyde Hanım Büst’ü.  Hemen ardından, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Bahçesi içinde Mimar SİNAN Heykeli. Sağda Adliye Binası’nın bahçesi içinde Gençlik ve Atatürk Anıtı.  Az ileride Abdi İpekçi Parkı içinde Çeşme- Fıskiye Kompozisyonu ve Eller Heykeli.

Şimdi sırada başka bir anıt var; Sıhhiye de muhteşem bir anıt, Güneş Kursu ve Hitit ( Hatti) Anıtı. Biraz daha ileride yolun tam ortasında Başkomutan ATATÜRK ZAFER ANITI. Kızılay Meydanı’nda sağda yine muhteşem bir anıt, GÜVEN ABİDESİ.

Az ileri de sağda Milli Eğitim Bakanlığı bahçesi içinde Başöğretmen Atatürk Anıtı, hemen devamında ise sağda Yargıtay Binası girişi önünde adaleti temsil eden Genç Kız ve  Atatürk Heykeli. Onun hemen hemen tam karşısında solda Olgunlar Sokak başında Madenci Heykeli ve sağda Güvenlik Parkı içinde Polis Şehitleri Anıtı, peşinden, Atatürk Meydanı ve Atatürk Meydanı Anıtı.

Hemen o Meydanın karşı kavşağında Türkiye Esnaf Konfedarasyonu Binası önünde Kurtuluş savaşı Kompozisyonu.

Devam ettiğinizde sağda Türkiye Büyük Millet Meclisi Parkı içinde Atatürk ve Gençlik Anıtı onun hemen ardında da Çocuk ve Barış heykeli. İleri de solda artık bir Dershaneler Bulvarı olmaya yüz tutmuş Bulvar üzerindeki bir dershanemiz önünde “Kalem ve Geometri Anıtı”.

Kuğulu Park’a geldiğiniz de de iki ayrı heykel daha; Parkta Öpüşen Çiftler veTunalı Hilmi Heykeli. Kavaklıdere Meydanı içinde  Dans Eden Genç Kız heykeli. Alt üst geçit kesintileri olmadan Atatürk Bulvarı’na devamı sağlayabilirsek, 200 metre daha ileride yokuşu biraz daha tırmandığımızda Pembe Köşk’ün önündeki İsmet İNÖNÜ heykeli turumuzun sonunu oluşturacakdı. Eğer mümkün olabilseydi de, biraz daha tırmanıp de başımızı şöyle yukarılara çevirebilseydik, Köşkü içinde Ata’nın bir muhteşem Anıtını daha görebilirdik.

Bu anıt ve heykellerin tümü Ankara’nın can damarı Atatürk Bulvarı üzerinde ve fazlaca bir çaba harcamadan başınızı oynatmakla görebileceğiniz kadar hepsi çok yakınınızda. Arabayla bir seyahatiniz esnasında bile görebileceğiniz kadar yol üstünde, içinizde!

Ama hangisini, biliyor, görebiliyoruz ki?

Anıt ve heykellerimize gösterdiğimiz ilgi, bir başkasına sokak ve yer tarif ederken onları işaret noktası olarak göstermekle ve önlerine geçip bir hatıra fotoğrafı çektirmekle sınırlı gibi. Hatırlayınız; hangi şehre giderseniz gidiniz, hemen hemen tüm fotoğraflarınızda o şehrin bir anıtı veya heykeli size dekor olmuş, arkanızda yer almıştır. Bunun dışında hep unutulan hacimler olmuştur onlar. Zaman zaman da bayramlar da seyranlarda çiçek koymak, çelenk koyma adına  yanlarında olmuşuzdur. Hepsi o kadar. Şimdilerde  ne yazık ki o bile mümkün değildir.

Peki, başka bir soru ile hafızalarınızı yoklamaya çalışsam;

Ankara’da Cengiz Han heykeli olduğunu biliyor musunuz? Ya da II. Beyazıt Han heykeli olduğunu? Güven Park içindeki ağaçlardan birinin yontu ağaç olduğunu biliyor musunuz? Cemal Süreyya Heykeli olduğunu? Seyit Onbaşı heykeli olduğunu? Hasan Ali Yücel Heykeli olduğunu?  Ahmed Arif Heykeli olduğunu? Buhuru zade Mustafa Efendi Heykeli olduğunu? Âşık Veysel Heykeli,  Sabiha Gökçen Heykeli olduğunu? Ya Astana heykeli olduğunu?

Peki Başkentimiz Ankara’nın, şanına yakışan yoğunlukta bir kent heykel ve anıt varlığına sahip olduğunu, bu sayının 260 civarında bulunduğunu biliyor musunuz? Ne kadarını tanıyorsunuz?

Ankara’da bugün sahibi olmayan, adı sanı, adresi bilinmeyen onlarca anıt ve heykelimiz sokaklarımızda, caddelerimizde, park ve bulvarlarımızda yer almaktadır. Bir kısmı yıkılmış, devrilmiştir; sökülmüş, kırılmıştır. Üstleri karalanmış, yerlerinden çalınmışlardır.

Anıt ve heykellerin yaşadığımız şehrin gerçek bir kültür varlığı olduğuna inanan, onların da zaman zaman ağlayıp güldüğünü gören, Ankara’nın;  heykelleriyle güzel ve anlamlı olduğunu hisseden, heykeller olmaz ise bu toprakların çorak görüneceklerini, heykellerin, sanatçıların yeşeren bahçeleri olduğunu bilen biri olarak ; “ Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri” ni araştırmaya, incelemeye çalışıyorum.

Sizleri de hayatımızda, tariflerimizde ve yönlerimizde heykellerin bulundukları yerleri bilmenin sorumluluğunu ve heykeller kenarında buluşmanın heyecanlarını paylaşmaya, Başkentimiz adına onlardan simgeler oluşturmaya davet ediyorum.

Bilmiyorum, yolculuğumuzun başında saydığımız Ulus Zafer Abidesinin dışında başka bir sembole ihtiyacımız var mıdır? Bir zamanlar  Ankara denilince, Başkent denilince, Cumhuriyet denilince ve hatta Türkiye denilince, herşeyden çok akla gelen bu sembolden başka bir sembole ihtiyaç varmıdır?

Sözümü de  Falih Rıfkı Atay’ın bir yazısıyla  tamamlıyorum.

“Ankara,  bizim için yalnız merkez değil, Anadolu’nun bütün bakımlardan inşasını, imkânlarını ve usullerini öğreten bir mektep oldu. Ankara’da başardığımız her şey, Ankara’nın dışındaki bütün Türkiye topraklarında daha kolay gerçekleşebilir…

Biz Ankara’ya gelinceye kadar şehirciliği ve mimarlığı unutmuştuk. Türk milletinin yapıcılık vasfını burada tekrar dirilttik… Ankara hakikaten semboldür.”  (8)

 

Beni dinlediğiniz için siz katılımcılara, bildiri sunan değerli arkadaşlara ve oturum başkanıma teşekkür ediyorum.

————————

Kaynakça

(1)          Hıfzı V. Velidedeoğlu, Milli Mücadele Anılarım, İstanbul, 1983, s. 29

(2)          Özer Ergenç, “ Osmanlı şehirlerindeki Yönetim Kurumlarının Niteliği Üzerine Bazı Düşünceler” VIII. Türk tarih Kongresi Bildirileri, Cilt II Ankara 1981, s.1265

(3)          Tuncer Baykara, “ Anadolu’nun Tarihi Coğrafyasına Giriş I, Anadolu’nun İdari Taksimatı, Ankara 1988, s.40

(4)          Max Weber, Şehir ; Modern Kentin Oluşumu, İstanbul 2000

(5)          Burhan Alkar, 2000’li Yıllarda Ankara Kenti’nin Açık ve yeşil Alanlarında Heykelin Yeri Ne Olmalıdır?, Peyzaj Mimarlığı Dergisi, Ankara, 1991, s. 30

(6)          Metin SÖZEN- Uğur TANYELİ, Sanat Kavram ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2011

(7)          Mete DEMİRBAŞ,  “Görüşme”, Yeni Boyut, 1985,s,10

(8)          Falih Rıfkı ATAY,”Ankaramızın Yıl Dönümü” Ulus Gazetesi, s1, 12.11. 1935

 

Fotoğraflar: Dr. Umut ERHAN’ın “ Ankara Anıt ve Heykelleri” konulu çalışmasından alınmıştır.

5 Ekim Uluslararası Öğretmenler Günü : ” Ortak Türk Dili Kitaplar Yazalım”

Ey  sərəfraz müəllimlər, ey başıuca  müəllimlər,
gəlin ortaq  türk dilində dərslik yazaq

       1994-cü ildən YUNESKO-nun xətti ilə hər il oktyabrın 5-də Beynəlxalq Müəllimlər Günü keçirilir. Bu,dünya müəllimlərinin hesabat günü kimi başa düşülə bilər. Bu gün biz həm hesabat verir, həm də görüləcək işlərimizi planlaşdırırıq.
   Müəllimlik  çətin işdir, amma  şərəfli sənətdir. Müəllim tərbiyəçidir, doğru yol göstərəndir.Əsl müəllimlər doğru yol göstərənlərdir.Mən çox məmnunam ki,  yaxşı müəllimlərdən dərs almışam: Zərxanım müəllimə,Fərhad müəllim,Samət müəllim,Tofiq müəllim…
   Ən böyük həyat müəllimim isə nənəm olub.Məktəb təhsili yox idi, amma xalq ədəbiyyatının bilicisi idi, sözün semantik məna növlərini incəlilərinə qədər bilirdi. Sözdən söz çəkə bilirdi,ona yalan demək mümkün deyildi.Nəvələrinə gün ağlamağı bacarırdı.Dediyi sözün ağası idi.Şamaxı şəhərində böyüdüyündən  üzünü görmədiyi şair Seyid Əzim Şirvanidən, qızları ilə rəfiqə olan   şair Mirzə Ələkbər Sabirdən  şeir söyləməyi  bacarırdı. Nənəm öz sözlərinin  daha  maraqlı görüntüsü üçün bu şairlərin şeirlərindən  də sitat gətirirdi.
    5 Oktyabr  Beynəlxalq Müəllimlər Gününə  yüksək əhvali-ruhiyə ilə gəlmişəm;  bir il ərzində Azərbaycanda və Türkiyədə  yüzə qədər elmi, elmi metodiki, elmi-publisistik məqalə çap etdirmişəm, yayımlandırmışam.Bu yazılarda Türk-Azərbaycan  ədəbi əlaqələri, mətbuat tarixi,uşaq mətbuatı,dilçilik məsələləri,ədəbi növlər və janrlar, maarifçilik məsələləri,məktəb tarixi,  dərslik tarixi, qabaqcıl milli ziyalıların həyatı   arxiv materialları əsasında işıqlandırılmışdır.Yazdığım yazıların hamısı dərs proqramları ilə ilgili yazılardır.  Bu yazılar əsasında üç kitabımı nəşrə hazırlayıram. Bu sözləri ona görə sadalayıram ki, bəzən görülən iş kölgədə qalır, yazılanlar  ziyalıların mütalə dairəsinə düşmür.
Dünyanı  hər cür fəlakətdən  elm, maarif, ulularımızın işıqlı fikirləri xllas edəcək. Biz  müəllimlər bu yolda hələ çox işləməliyik.Uşaqlarımıza baba və nənələrimizin bildiyi  türk dillərini- Türkiyə türkcəsini də,  Azərbaycan, qazax, özbək dilini də yaxşı öyrətməliyik. Dıil olmasa, yaxşı həyat da,  tərəqqi də olmayacaq.

    Uşaqlarımıza qayğı göstərmək,  onların fikirlərinə hörmətlə yanaşmaq,sözlərini dinləmək, eşitmək, incələmək gərəkli görünür.Mən bir dilçi mütəxəssis, türkoloq kimi dilimizin bu günkü  mənzərəsindən bir balaca  gileylənmək istəyirəm. Nənəsi olmayanlar, babalarına qulaq asmayanlar dili  cizgi filmlərindəm, tərcümə kitablarından,internet səhifələrindən öyrənirlər.   Təəssüf ki, hələ də  hər ailədə  milli dil mühiti yaradılmayıb. Hələ də ana laylası and nəğmələrimizə çevrilməyib. Hələ də uşaqlarımızın ən ağıllı qəhrəmanları Cirtdandır. Cirtdan qəhrəmanların  azman qəhrəmanlığı yada düşmür. “Dədə Qorqud” eposunun uşaq  qəhrəmanlarını hələ də tanımırıq. “Leyli-Məcnunlar”, “Xosrov və Şirinlər” böyüklərin kitabıdır. Uşaqlarımıza türk dünyasının düşüncə tərzinin kitabları lazımdır. Bugünün uşaqları sözün lüğəvi mənasını bilməyəndə kəkələyirlər.Bugünün müəllimi dialekt dilində danışır.Bu günümüzün müəllimləri  orfoepik vərdişlərə hələ tam yiyələnməyiblər, çünki mükəmməl orfoepiya lüğətlərimiz yoxdur.
   Bu gün məktəblərimizdə oxunan kitablar  uşaqların yaş tərzinə uyğun gəlmir.  Dünyanın  bir sıra işbilən, sərəfraz   müəllimləri  ortaq  dildə   dərslik yazmaq barədə fikirləşməlidirlər.
Bu günün türkdilli məktəblilərinin birgə  fəaliyyətinə yönələn maarifçilik tədbirlərimiz , demək olar ki, yoxdur. Halbuki ,bu, günün tələbidir.
   Bu gün türk dünyasına, türk uşaqlarına XIX əsr maarifçiləri  Səid Əfəndi Ünsizadə, Rəşid bəy Əfəndizadə, Sultan Məcid Qənizadə kimi ziyalıların dərslik, müntəxəbat və lüğətləri   daha gərəkli görünür.
Hə, nə deyirsiniz,ortaq dərslik yazaqmı?

    Nazim Nəsrəddinov,
   Azərbaycan Respublikasının əməkdar müəllimi,  
   Bakıdakı Avropa Azərbaycan Məktəbinin müəllimi,
   Azərbaycan dili üzrəTəhsil Proqramı (kurikulumu)  hazırlayan işçi qrupunun üzvü.

Bakı, 04.10.2013-cü il.

1. Büyük Ankara Kurultayı

I. BÜYÜK ANKARA KURULTAYI

 

BAŞKENT OLUŞUNUN 90. YILDÖNÜMÜNDE ANKARAMIZIN 1923’TEN 2013’E 90 YILLIK DEĞİŞİM SERÜVENİNİ VE GELECEĞE YÖNELİK ÖNGÖRÜLERİNİN TARTIŞILACAĞI “I. BÜYÜK ANKARA KURULTAYI” 5-13 EKİM 2013 TARİHLERİ ARASINDA YAPILACAK.

 

Bilindiği üzere, Ankaramız Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 27 Aralık 1919’ta Ankara’ya gelişiyle birlikte önce Heyet-i Temsiliye’nin merkezi, ardından Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşımızın karargâhı, peşi sıra da 13 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin Şanlı Başkenti, Ülkemizin Kalbi olmuştur.

Bu yıl Ankaramızın Başkentlikle taçlandırılışının 90. Yıldönümünü büyük coşku ve heyecanla kutlanacaktır. Bu amaçla Ankara Kulübü Vakfı tarafından 5–13 Ekim 2013 günleri arasındaki “Ankara Haftası”nda geniş kapsamlı bir “Büyük Ankara Kurultayı” gerçekleştirilecektir.

Büyük Ankara Kurultayı 7–11 Ekim günleri (Pazartesi-Cuma) arasındaki 5 gün boyunca Yenimahalle Belediyesinin işbirliği ve ev sahipliğinde Nazım Hikmet Kültür, Kongre ve Sanat Merkezinde gerçekleştirilecektir. 100 civarında bilim insanı, uzman ile kurum ve kuruluş temsilcisinin oturumlarda konuşacağı Kurultayın her bir gününde aşağıdaki 5 ana başlık altında 15 oturum gerçekleştirilecektir:

Ø      7 Ekim 2013 Pazartesi: “Başkent Ankara’da Kent Planlama ve Şehircilik”

Ø      8 Ekim 2013 Salı: “Ankara Ekonomisi ve Çalışma Hayatı”

Ø      9 Ekim 2013 Çarşamba: “Ankara’da Çevre, Orman, Tarım”

Ø      10 Ekim 2013 Perşembe: “Ankara’da Kültür, Sanat, Spor, Medya”

Ø      11 Ekim 2013 Cuma: “Ankara’da Altyapı, Kentsel Estetik ve Katılım”

Kurultay’ın 11 Ekim 2013 Günkü        “Ankara’da Altyapı, Kentsel Estetik ve Katılım” başlıklı oturumunun öğleden sonraki toplantısında,  Araştırmacı ve Koleksiyoner Haldun Cezayirlioğlu tarafından,  “Başkent Ankara’nın Şehir Anıt ve Heykelleri” başlıklı bir sunum da gerçekleştiirlecektir.

Andımız

Okul bahçelerinin en büyük heyecanlarından biriydi Okul Andımız’ı hep birlikte söylemek. Hele bazı vurgulara sıra geldiğinde, boyumuzu da uzatarak haykırmak. Dahası,  And söyletecek öğrenci olmak için, öğretmenlerimizin yüzlerine  yalvararak bakmak.

Hayatım boyunca kaç kez Andımızı  söyledim, bilemiyorum. Kaç kez haykırdım. Kaç kez yalvardım.

Yıllar sonra öğrenci sıralarının karşısında öğretmen olarak  da bulundum. Okul merdivenlerinin önünde kaç kez Andımızı başlattım, kaç kez işaret verip sonlandırdım. Kaç kez yalvaran gözlerle bakan öğrencilere tanık oldum. Bilemiyorum.

Hala okul önlerinden, yakınlarından geçerken Andımız söylenirken  duyup heyecanlandığım, ürperdiğim olur. Aklıma gelir bir satırı da, eşlik ederim onlara sessizce.

Sonra da kim bilir hangi öğrenci, öğretmenlerine nasıl yalvarmıştır diye hayallenirim kendi kendime.

Andımız, bir çocukluk, öğrencilik işaretiydi. Okulun başlıbaşına bir ögesiydi.

Şimdi Andsız mı kaldık ? Şimdi adsız mı kaldık?

Bağırmayacak mıyız? Haykırmayacak mıyız?  Yalvarmayacak mıyız?

 

 

ÖĞRENCİ ANDI

TARİHÇE: Türkiye’deki ilkokullarda her sabah öğrencilere söylettirilen and, ilk olarak eski Milli Eğitim bakanı Reşit Galip tarafından yazıldı. 1932 yılında bakanlık görevine gelen Reşit Galip, 23 Nisan sabahı çocuklarıyla bayramlaşması sırasında aklına gelen fikri Afet İnan’a anlatıyor. Afet İnan anılarında şöyle yazıyor: “1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. Reşit Galip, heyecanla Çankaya köşküne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı. ‘Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir and meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı’ dedi. Bu sözler, Türk çocukları tarafından o yıldan beri tekrarlanmaktadır. Vatanperver Dr. Reşit Galip, evvelâ bir baba olarak bu hisleri duymuş; sonra da Millî Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmişti:”

ÖĞRENCİ ANDI (1933)

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Yasam; küçüklerimi korumak,

büyüklerimi saymak,

yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.”

Talim Terbiye Kurulunun bu kararına göre, öğrencilerin her gün tekrar edeceği “Öğrenci Andı” ile ilgili olarak Millî Eğitim Bakanlığı, 18 Mayıs 1933 tarih ve 1749/42 sayılı genelgeyi yayımlamıştır. “Öğrenci Andı”nın amacı ve söylenirken nelere dikkat edilmesi gerektiği bu genelgede açıklanmıştır. Bu genelge sayfanın en altında yer almaktadır.

 

And, 1972 yılında değiştirildi. 29 Ağustos 1972 tarih ve 14291 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan ilkokullar yönetmeliğinin 78. Maddesinde andda yer alan “budunumu” kelimesi “milletimi” olarak değiştirilirken “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan cümle ile sonra yer alan “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi eklendi:

ÖĞRENCİ ANDI (1972)

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Yasam;

küçüklerimi korumak,

büyüklerimi saymak,

yurdumu, milletimi, canımdan çok sevmektir.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.

Ne mutlu Türküm diyene”!

And, 1997 yılında ikinci defa değiştirildi. “Öğrenci Andı”nın günümüzde söylenmekte olan metni, Millî Eğitim Bakanlığı Tebliğler Dergisinin Ekim 1997 tarih 2481 sayısında yayımlanan Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin 10. Maddesiyle belirlenmiştir. Bu maddeye göre ilköğretim okulunda öğrenciler, her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde topluca aşağıdaki “Öğrenci Andı”nı söylüyorlar:

 

ÖĞRENCİ ANDI (1997)

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem; küçüklerimi korumak,

büyüklerimi saymak,

yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Ey büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene!”

 

Nostalji Takvimi: Ekim 2013

Önce günler çiziliyor tek tek. Ardından koskoca bir ay. Devam ediliyor bıkmadan, usanmadan.Çentik çentik üstüne her 30 günde bir de kocaman bir çapraz.

Arkada aylar var artık, çizilmiş aylar, karalanmış, tükenmiş aylar. En önde de hiç çentiklenmemiş, karalanmamış aylar.

İşte bu misal önümüzdeki Ekim.

Henüz çok yeni. Henüz taptaze.

Akşama görün bir de!

Ekim, hayran hayran bakakaldığım bir aydır. Ne yapacağını bilmez tavırlar içinde. Kimi gün sapsarı sımsıcak yazlardan bir resital. Kimi gün kış gününden bile harap!

Ekim 1942AEkim, şaşırdığım bir ay kendisine ! Bir gün yemyeşil topraklar, ertesi gün kararmış her yer ve bulutlar.

Ekim, çift kişilikli adeta, sanki ayların içinde İkizler Burcuymuş gibi. Huysuz, geçimsiz ve parlak!

Ne yana baksan, kışa hasret, güneşe özlem.

İlk tüten bacalar, son sıcaklar.

İlk kez uzanan eller gardıropların derinliklerine. Son kez giyilen kısa kollular.

Geç kalmış düğünlerin peşinde, geç kalmış nikahlar. Okulllardan ilk kaçmalar.

Neredeyse bir yaş daha büyümüş saymak kendini, unutuvermek son sevgiliyi.

Ekim, kalp gibi özgür, eller gibi tutsak.

Turuncuları sevmek, koyu sarılardan medet ummak. Akan serin sulardan son kez su içmek. Ağaçların hüznüne ortak, yolların hüznüne sahip çıkmak.

Ayrılıkları dizmek kapının önüne,  son kalkan bir dolmuşa el sağlamak.

Ekim, ciğerler gibi özgür, ayaklar gibi tutsak.

Morlardan, pembelerden vaz geçmek. Serpilmiş yeni bir çimeni sevmek. Artık gözükmeyen haşerattan memnun kalmak, yuvalara sığınmak.

Yaşlılığı koymak kapının önüne, gelen alsın deyip bırakıp gitmek.

Çizilmeye başlanan bir 1942 Yılı Ayı Takvimiyle, nice mutlu aylar diliyorum. Bu ayda evlenen nice kaderdaşıma esenlikler temenni ediyorum.

Ne güzel etmişim de 6 Ekim’de evlenmişim! Aslını bilmiyorsunuz, tanıdığım günden 1000 gün sonra evlenmişim!