Demirci’de Bayram

Kurban Bayramı

Arafe günüyle başlar Demirci’de bayram. Her yer ve her mekan önce büyük gölgeler halinde yavaş yavaş  istila edilir. Kalabalıklar sarar dört bir yanı. Dükkanlar, sokaklar, pazarlar dolar taşar. Evlerin önünde, dükkanların önünde aracınızı koyacak yer bulamazsınız. Yanaşamazsınız.

Yolculuk biter, evlere girer, sizi bekleyenlerin sevincini göklere taşırırsınız önce. Bir kıyamet kopar, epeydir sallanmayan bu ahşap evler yerinden şöyle bir sırsar sizi. Ah oğlum- ah kızım diye boyunlara sarılmalar ,o güç ve sakat hallerinde bile yerden doğrulmaya kalkan anneanne- babaanneler.

Hemen önünüze açılıveren bir kahvaltı tepsisi. Sıcak ve tavşan kanı bir çay. İşte o zaman anlarsınız ki, bir derin kulak gün boyunca yollarınızı izlemiş, ayak sesinizi dinlemiştir. Özlemiştir.

Börekler, sarmalar, açmalar ve illaki kabartmalar açılır önünüze. Mevsimin hangi ayına denk geldiğinin önemi yoktur bayramların, bu   ilk çayın içimine ait benzer törenlerin yaşanması için. Yaz da olur, o bıktırıcı kış ayları da. Tören her zaman her yerde aynıdır. Yenecekler de.

Evdesinizdir. Evinizdesinizdir. Şimdi ana evinde, baba kucağındasınızdır. Ya da ne fark eder, bizler gibi baba evinde, ana kucağındasınızdır. Çocukluğunuzun geçtiği bu eski eve her zaman gibi bir daha iyice bakar, odalarını bir kez daha hemencecik dolaşır, ilk fırsatta aşağılara iner, bahçeleri kolan edersiniz. Özlemişsinizdir.

İlk sohbetler bitince, vakit;  yazılmamış kuralları olan bayrama gelmiş olmanın ritüellerinin yerine getirilmesi için çalışmaya başlar. Bavullar iner arabalardan ilk önce. Elbiseler, dolaplarda, duvarlarda yerini bulur. Ayakkabılar serilir yerlere. Bir şeyler bir yerlere asılır.

Sonra  çevrenize, sokağınıza bakınca fark edersiniz; önce İstanbulda yaşayan hemşehrilerimiz gelmiştir, anne- baba evlerine. Sonra Ankaralılar düşmüştür  tek tük. En son gelen daima İzmirdekilerdir.

Bir selamlaşma başlar, gördüklerinizle, kapıdan kapıya önce. Ya da arabadan arabaya kornalara basılarak. Hoşgeldin nidaları yükselir, eller sallanır. Bir sevinç, bir mutluluk yayılır hemencecik. Kucaklaşıp öpüşmek ise  daha yakın bir ilişki vaktine bırakılır. Çoğu kez, bu  arefe günü olan bugünün  ikindi namazı sonrası ve çokça da namaz sonrası kabristen ziyareti esnasında yaşanır. Erkekler arasındaki terana orada başlar. Öpülüp, sarılmalar, elele uzun tutuşmalar. Bazan uzun uzadıya sarılmalar. Kısa da olsa, çok da olsa hal hatır sormalar. Çoluk- çocuk muhabbeti ve her zamanki gibi okul-mahalle arkadaşlıklarına dair hatıralar. El öpmeler, el öptürmeler.

Oracıkta yakılıveren bir sigara daha . Yeniden başlayan sohbetler.

İsimleri karıştırmalar, yanlış hatırlanan akrabalar. Eş- dost ve en çok da mahalle arkadaşlıkları. Okul arkadaşlıkları.

Memleket Demirci olunca, bitmeyen bir Öğretmen Okulu hatıratı.

Tek tek ziyaret edilen kabirler. Susmanın ve sukunetin yeri diye adlandırılan kabirler arasında fısıltılar arasında devam eden konuşmalar,  edilen dualar.

Hüzüne sarılmış bakışlar ve  göz kaçırmalar.

Bir an gelir ki; artık yeniden eve doğru yönelmişsinizdir. Ancak şöyle bir şehir içinden geçmek ister canınız. Hala satılmaya devam eden kurbanlıklar, son satışlarını yapma heyecanı içindeki esnaflar, koşturan çocuklar, sürekli hareket içindeki araçlar, arabalar. Bol bol el sallamalar, gülüşmeler. Selamlaşmalar.

Akşama kavuşmaya çalışan koca bir şehir. Baştan aşağıya çarşısını sarmış, kavrulmuş leblebi kokusu. Ağır bastonlarına yapışmış kalmış yaşlı başlı adamlar. Yollarda birikmiş ufak kalabalıklar. Hiç bir şeyden haberleri olmamışcasına rahat hareketler içinde gençler, kızlar. Dışardaki tezgahlarının üzerine elektrik ampulleri uzatarak , bayram şekerlerini daha da parlatmaya çalışan bakkaliyeler, şekerciler. Ellerindeki torbalarıyla hızlı hızlı yürüyen insanlar. Manavın son dometesine talip olan şanssızlar. Kucaklar dolusu ekmeği yüklenenler.

Eve vardığınız an, en sevdiğiniz yemeklerin de  kokusunu almaya başladığınız an olmuştur sizin için. Yorulduğunuzu anladığınız vakit ise, bu yemekleri silip süpürdüğünüz zamanla eşittir neredeyse. Bütün gün yolculuk etmenin, yoğun bir ilişki yumağından çıkmanın yorgunluğu, evde olmanın mutluluğuna galip gelir çoğu kez; yığılır kalırsınız. Günün ikinci çay sohbetini belki ucundan yakalamış olur, son bardağınız uykulu elinizde dökülüp, yere serilmeye bekler.

Çocukların koşturması, evi yıkılacakmış gibi sallaması bile sizi ayıtmaz. Hatta o sallantı çoğu kez  işinize gelir, bir ritim tuttturmuş olursunuz uykunuza.

Bu erken yatış, aslında yarınki yoğun tempolu yaşanacak bir günün önüne geçilemeyecek olmasının korkusundandır. Erken kalkılıp, muhakkak alınacak bir duşun ardından gelen bir Bayram Namazı başlatacaktır o günü.  Camide yer bulunamayacak endişesiyle her Bayram Namazında erken gitme kaygısı, yaklaşık 40 yıldır içinde olduğunuz bu kaygının boşa çıkmış olmasına sebep olmayacaktır. Hemen hemen 40 yıldır, herkes Bayram Namazında bu camide yer bulmuştur ama size yine de erken gitmek kalmıştır hep.

İlginçtir, mevsim kış olsa bile Bayram Namazının kılındığı ilk anlarda, caminin yüksek pencerelerinden bir güneş ışığının yüzü aydınlattığı seccadelerde olunmuştur daima.

Namaz sonrası  yeni bir ritüel daha başlar hemencecik. Cami avlusunda başlayan ve bizim evin hemen önlerinde   devam eden bir bayramlaşma alır sırayı. Mahallelinin ilk bayramlaşmasıdır bu. Cami içindeki bayramlaşmadan çıkan yaşlılar da katılır bu törene son demlerinde. Çocuklarımın veya yeğenlerimin dağıttığı Ankara lokumundan ağızlara yapışan azıcık bir tad eşliğinde anılır mahallenin eski bayramları. Salim abiler, Güngör abiler, İhsanlar, Mehmetler anılır eski bayramların geride kalan şavkında. Bazan hüzün, bazan geride bırakılan üzüntü ama  hep bir yaşanmışlığa dair süreklilik vardır işin içinde. Ayrılıp evlere uzanır yollar.

Sonra tül perdeleri yalnızca bayramlarda iyice örtülen anamın mutfağında olunur ayakta.  Adı olmayan bir kahvaltı sofrasının sıcak börekleri, koyu demli çaylar eşliğinde oturulmadan tüketilir bir an önce. Sıcak içilen çaylardan ağızlar yanar, yakılır bazan. Hep bir aceledir devam eder,bayram ritüllerinin tamamlanması adına.

Yine bir kabristan ziyaretidir yapılması gereken alel acele. Bayram ziyaretidir. En büyük ziyarettir.

Arabada yer olduğu sürece, konu komşunun da gitmesine de yardımcı olunmaya çalışılır. Çalışılır ama, hep evden geç  çıkanlar yüzünden bir karmaşa yaşanır kapının önünde.  Bayram teleşasına sayılır her biri ve artık ritüeller içinde sayılmaya hak kazanır çoktan.

Kabristan Bayram yeri gibidir. Gelenler, gidenler, koşturanlar. Sarılanlar, ayrılanlar. El öpenler, elele tutanlar. Biraz kaygısız kahkahalar, çokça usul usul fısıldamalar. Ama herşeyden çok insanların yüzüne yansımış olan telaş. Biran önce gitme zorunluluğu ama gidememeler. Evden beklenildiğini bilip, ayakta beklemeler.

Daha çok kabristan bayramıdır, Demirci’nin bayramları. Bayram kabristanda görülür aslında, konuşulanları, anlatılanlarıyla. Orada yaşanan sevinç  yumaklarıyla. Seslenip, çağrılmalarıyla. Takışıp, yanılmalarıyla.

Yıllar sonra gördüklerine çoğu kez ilk orada denk gelmeleriyle. Bir sesi hatırlamaya kalkmaya,bir tadı hissetmeye varmaya ile. Bayram gibidir oralar, o anlar.

Sonra telaşın dediği olur. Bir ses sizi oradan gönderir. Kaçar gibi gidersiniz. Eve geldiğinizde başka bir telaşın içindesinizdir. Kurban kesme telaşı öne çıkıverir, diğer telaşları ansızın bastırarak. Ev, oda, bahçe, balkon her yer bu telaşa teslim olur. Kasap geldi- gelecek derdi herkesi büyüler. Sarar sizi, büyüklüğünüze, küçüklüğüne bakmadan. Hatta küçükler daha çok bu derdin peşindedirler şimdi. Onların eşliğinde bu ritüellerin en büyük oyuncusu olan kurbanlar ortaya çıkar ansızın.

Zaman zaman içilen kahvelerin, zaman zaman ise yitirilen sinirlerin ardından Bayramın en büyük hasadıdır kıydığımız can. Ama ne fayda, bayramdır !

Telaşın diğer yumağı çoktan başlamıştır bile. Hasattan edilen en güzel parçalar ile kavurma yapma telaşına düşülür tez elden. Eti parçalamaya, kesmeye çalışan kadınlarımızın arasına   bir köz kokusu yayılır birden. Yakılan ocağın tüten dumanları sarar yüzlerini. Kararırlar, sararırlar.

Defalarca uzanan eller arasında pişmişliğine karar verildiği andır ki, bunca telaşın soluk alınmasını sağlar. Oturulur. Yapılmış salatalar eşliğnde yenilir. Doyulur. Rahata erilir. Düşününce, son 24 saatlik telaşın sebebi sayarsınız, bahçede ocakbaşında yarım saatte  pişirilen kavurmayı.

Uyumak gelir ilk elden insanın aklına o an.  Ama ritüellerin sırası sizi uyutmaz.

En güzel elbiselerinizi, bayramlıklarınızı giyersiniz. Çoluk çocuk bayramlaşırsınız sonra. Hediyeler odaları doldurur, sevinçleriyle, mutluluklarıyla, hayal kırıklıklarıyla. Kahkaha evi basar. Şamata teslim alır sizi, arkanıza bakmadan.

Bazan Ahmet başlatır gırgırı, Şebnem sürdürür. Bazan Andaç’ın elinden kapıp alır Efe, Beste tutup getirir. Bir hangamedir gider, siz bakarsınız. Bakar kalırsınız.

En güzel hediyem “ şuydu ya “ lafı dolaşır gizliden gizliye dillerde. Sonra ayyuka çıkan en yeni hediye olur! Bizler yıllarca kol düğmelerine teslim olmuş halde bekleriz kıyıda, köşede. Anamın artık verilmeyen çeyrek altınları tek  tesellimiz olur.

Yine koyu bir çay böler bu  serenomiyi. Tad ağızda kalır. Kavurma o harika tadıyla  çoktan yerini bulur. Et kokusu her yeri sarar. Ocak tüter her tarafta. Herkes yorgundur. Herkes bayramdadır. Sokaklarda çocuklar, mantar tabancaları patlatır. Toplara teeekme vurur.

Sonra bir telaş daha başlar ansızın.

Haydi derler mahalle fırını yanacaktır akşam olmadan.

Yanar mahalle fırını. Yakılır.  Öyle bir yanar ki, her yanışında yanında olmaya söz verenler yine de hiç birini yakalayamaz bu anın. Yanar alev alev, mahalle fırını  Salimefendilerin bahçesinde. Odun odun üstüne biner. Köz olunca her taraf  ve duvarları kızıl bir ışığa sarınca, güveçler verilir içine içine. Koca koca güveçler yan yana dizilir. Ardından örülür fırının kapağı yeniden, yepyeni. Sabaha dek uykudamışcasına sarılır üzerleri.

Yine yorgunluktan erken başlatılan bir Bayram Gecesinin ardından, sabahı kalkıldığında gözler ilk olarak, kapağı açılacak fırına uzanır. Kulaklar oradadır. Çakmakoğlu Ethem yetişir önce güveçleri kaldırmaya. Sıcak sıcak alıp götürmeye. Sonra bizler.

Bazıları için Kurban Bayramı yalnızca budur belki de. Fırınlanmış ve nar gibi kızarmış bir güveçtir, sabah kahvaltısında yenilen. Bir güveç kokusudur, fırın kokusudur. Kızarmış ekmeğin arasına alınmış, kuru bir et parçasıdır. Buram buram kokan bir pirzoladır. Dometestir, peynirdir. Biberdir, yağlı nadektir.Bir bardak demli çaydır hiç yoktan. Sesdir, bağırış çağırış, telaşadır. Çocuk sesidir. Ağlamalar, darılmalar, kayırmalardır.

Bayram budur.

Bir ses daha sizi yönlendirir hemencecik. “Haydi kalkın !” komutuyla başlar yeni ritüeller. Kapıyı çalan ilk zilin kimler olduğu merakı ile dolarsınız. Sonra peşpeşe ziller çalar ve siz peşinden   ziller çalarsınız.

Sarılmalar, el öpmeler, öptürmeler,” daha daha ne var ne yok “ söylemeleriyle dolu bir ziyaret sarmalı içinde bir kaç gün yuvarlanır gidersiniz. Mutlu olursunuz her sarmalın başına gelindiğinde. Akarabalar, komşular, tanıdıklar, arkadaşlar…. Heyecan duyarsınız.

Sözler alır, sözler verirsiniz. Bir bayram öncesi konuşulanları hatırlar, şaşarsınız. Ufacık tabaklarla uzatılan değişik tadlara şaşarsınız. Kızarmış bir ekmek kokusu bile yeter size çoğu zaman, onu ararsınız. Un kurabiyesinde çocukluğunuzu, ufacık poğaçalarda eski bir sevgilinizi bulursunuz. Gülersiniz. Değişik evlerin, değişik renklerine hayran kalırsınız. Bu evlerden her bayram bir nurlu yüzün eksildiğine şahit olursunuz. Burulursunuz. Burkulursunuz.

Yorulursunuz.

Gün gelir, bir ikindi namazıyla başlattığınız bu heyecana, yine bir ikindi namazı esnasında duyduğunuz “ ee bayram bayram, geldi, geçti.. sağolana her gün bayram” nidalarıyla son verirsiniz.

Demirci’de bayram yaşarsınız.

 

 

 

Bir Cevap Yazın