En İyi Sahaf Yazısı Yazmak

Çoktan unutuldu artık onlar. Hatırlayanları şimdilerde pek yok.  Dünyamız değişiverdi birkaç yılda. Neler değişmedi ki zaten, neler çıktı hayatımızdan, yeni neler girmedi ki bu sürede. Nedense hep yitenler, en güzelleriydi.

Çıkanlara üzülüyor insan geriye dönüp baktığında. Nasıl oldu da hayatımızın bu vaz geçilmezleri birden kopuverdi bizden? Yoksa hayatımızda mı değillerdi?

Galiba biraz bu gözle bakmak gerek sahaflarımıza ve sahaf dünyamıza. Kaç kişi bilir, kaç kişi doğru söyler ki bu kelimeyi.  Ya da ne demektir diye kaç kişi kafa yormuştur Allah aşkına!

İşte geçip gidenler arasında  kaldı onlar da. Kalmadı artık koskocaman Ankara’da bile sahaflar. Çoğu şehir içlerindeki sokaklara taşındılar. Caddelerde, bulvarlarda olmayalı epey olmuştu zaten. Sonra bir bir kapandılar. Yerlerine cafeler, mafeler açıldı. O da olmayınca her biri dönerci oldu çoktan.

Ya da isimleri kaldı yadigâr tabelalarda ama nefisleri, değişti. Bence biraz da nefesleriydi değişen. Şimdilerde çoğu dershane, okul, hazırlık kitabı satar oldu. Yepyeni, gıcır gıcır kitap satar oldular. Naylon poşetlerinden dahi açılmadan, çıkartılmadan satılan kitaplarla doldu her tarafları.

Besbelli eskiden, yırtıktan, kırıntıdan hesap sorar, öç alır gibi her biri.

Oysa öylemiydi ya eski sahaflarımız. Oysa öylemiydi ! Bakmayın şimdi de kokar hala bu tür kitaplar ve dükkânlar. Asla eski sahaf dükkânı kokusu değildir hepten. Biraz bulaşmış kalmış gibidir üzerlerinde. Belki de onları hala yaşatan  da bu kokunun bir nüvesidir..

Havasız, daracık, mekânların, ya da her tarafı kitaplarla doldurulmuş, kitap kokusuna tercih edilmiş mekânların adresiydi sahaflar.

İçeriye adımınız atar atmaz, başka bir dünyaya geldiğinizi anlar, bir soluklanırdınız önce. Hafif bir tebessüm işe başlatırdı sizi. Sonra, sağa sola önce şöyle anlamsız anlamsız bakar, hiçbir şey göremezdi gözleriniz. Oysa o sürede raflardaki binlerce kitap sizi tepeden aşağı bir bir inceler, size puanını vermiş olurdu çoktan.Yüzlerce yıldır yanılmamış bu niteleme, sizin kimliğinizi döküverirdi ortaya. Aynı zamanda kitap, sahibini de uyarır, izlenimlerini belli belirsiz anlatıverirdi ona.

Sonra yeniden bakardınız önünüze, elinize gelen ilk kitabı alır, şöyle bir incelerdiniz uzunca. Önce adı ilginizi çeker, sonra yazarını arar bulurdunuz. En büyük heyecanı da baskı yılını görünce yaşardınız.

–        Yapma ya,  derdiniz kendi kendinize. “ Yapma ya.”

Sonra  bu şaşkınlık başka kitaplar üzerinde boylu boyunca devam ederdi. Bir kitap, bir kitap daha derken, hayatınızda ilk defa bu kadar kitaba el sürdüğünüz aklınıza gelirdi. Kitabın hafifletici, rahatlatıcı, tozunu içinize çekmiş olurdunuz böylece.

Sonra geriye bir yaslanır, belinizi dinlendirirdiniz. İşte tam da bu sırada hayatınız değiştirecek bir kitabı elinizde tutmaktasınızdır. Belinizin ağırlığını gideren bir kitabın heyecanı sarardı bedeninizi. Şaşıp kalırdınız. Bunca eski bir kitabın size hala bir şeyler söylemeye, bir şeyler öğretmeye vakti ve gücü olduğuna şaşardınız.  Sayfaları çevirirken elinize geliveren küçücük bir gazete kupürünün peşine düşersiniz. Acaba dersiniz bunu son okuyan bir ayraç yerine mi kullanmıştı bunu, yoksa özellikle mi konmuştu bu satırların arasına, bilemezsiniz.

Ne işi var dersiniz kadayıf tarifi yapan bir gazete kupürünün bu kitap içinde?  Ama hiç aklınıza gelmez kadayıf sevenlerin de kitap okuyacakları ve kitap arayacakları.

Sonra başka bir kitabın içinden İstanbul damgalı 10 kuruşluk bir posta pulu çıkar karşınıza. Üzerinde Erzincan şalelerinin resmi olan.  Bir başka serüven kafanızda canlanıverir o an birden.  Erzincan’a hayatta hiç gitmediğiniz, yada yanından geçip de içine girmediğiniz aklınıza geliverir, hüzünlü hüzünlü. Devamı,  bu pulun kimlere yazıyla ulaşmanın kapılarını açtığını sorgulamak olur. Acaba asker mektubumuydu dersiniz, yoksa bir babanın gurbette okuyan oğluna yazdığı bir mektup muydu diye düşünürsünüz. Aklınıza hayatta babanızdan hiç mektup almadığınız gelir o anda. Mektup alacak kadar da olmadı ki zaten diye epey hayıflanırsınız.

Sonra yorulduğunuzu anlarsınız. Zaten bunun farkına varmış olan sahafınız uzatmıştır küçük iskemlenizi size. Oturursunuz. Kitaplar yorar insanı. Hele sabun köpüğü gibi hafif olmayan bu ağır kitaplar çok yorar. Ağır kalırsınız.

Oturduğunuz an eliniz başka bir kitabın üstündedir. Kapağındaki resim ilginizi çeker önce. Münif Fehim adını belki de ilk kez okumuşsunuzdur. Nasıl bir resim bu böyle dersiniz. Kırmız ve siyah kullanılarak bin bir renk nasıl verilmiştir şaşarsınız. Hayran kalırsınız. Kitap aklınızdan uzaklaşır, siz o resimlerin peşinden kahramanlara doğru koşmaya başlamışsınızdır.

Geri gelip o iskemleye bir kez daha oturduğunuzda, varsa yanınızda bir kağıt kalem bir şeyler yazmaya başlarsınız. Adı not olur, uyarı olur, dikkat olur, takip et olur ne fark eder. Siz o zaman bir sahafta olmanın hazzını yaşarsınız. Okuryazar olursunuz. Peşinden tavşankanı derler ya, aynı o cins bir çay uzanır elinize. Oh dersiniz ya burası, orası mıdır?

İşte şimdi anlarsınız, çay içilirken okunan kitapların kalmadığını. Şimdilerde,  okunan kitapların yanında çay içilmediğini. Ya da artık çay değil de başka şeyler içildiğini. Aklınız birden bu yaz yaşadığınız tatil mekânına uçar. Orada gördüğünüz şezlonglara uzanan kişilerin elindeki kitapların yanı başındakilerin çay olmadığını kokteyl ( !) olduğunu anlarsın.

Sonra bir araştırma sevdanız başlar ansızın.  Elinizdeki son kitabın benzeri bir baskısını arar, sorasınız o anda. Cevabı hemen gelir size. Baskı yılı, nerde basıldığı sayfa sayısı söyleniverir. Kaç kişi söyler şimdilerde bu benzeri bilgileri bilmiyorum. Şaşar kalırsınız yeniden. Ya dersiniz, henüz internet bile yokken, bunlar nerelerde hafızaya atılmış olmalıdır bilemezsiniz. Bilemezsiniz, oysa dünyanın en iyi ve en güçlü hafızası insanındır. İnsandadır. O insan ki, hafıza yumağıdır.

Utanmamak adına sessizliğe bürünürsünüz. Sessizlik katarsınız boyunuza, pusunuza.

Sonra yeniden duvarlara uzanır gözünüz. Oysa duvarların kitaplar olduğunu bilemezsiniz. Bir resim gözünüze çarpar az uzaktan. Çerçevesiz, kenarları yırtık ve sanki kalın, sarıca bir kartona yapıştırılmış gibi. Birbirine bakan bu iki kişinin asker olduğunu, giysilerinden, şapkalarından anlarsınız. Anlarsınız da bu perişanlıklarının 1912 harbinden kaldığına anlam veremezsiniz. Bulgar Harbinin bu iki kahramanının bugün adsızlıklarıyla bu dükkânda hayat bulduklarına şaşarsınız. Niye bu fotoğraflar bu adamların evlatlarının evinde –elinde değil dersiniz. Niye bunlar burada yabancı diye sorarsınız. Sonra başka bir şey görür gözünüz, gözünüze sokulur gibi. Eski harflerle yazılmış tabloların hat olduğunu kiminin, İslami kiminin ise hayata dair güzel sözlerle donatıldığını anlarsınız. İlk anladığınız yazı ise, epeydir aşina olduğunuz, “ Ya Mevlana”dır, onu seçersiniz.  Ya Mevlana!

Sonra kutuları keşfedersiniz, arada sırada dizilmişlerdir üst üste. Elinizi uzatır birine bakarsınız. İlk gelen bir mektup olur eski yazıyla yazılmış. Yıl 1338 filandır.  Ya da 1920. Anlayamazsınız, bilemezsiniz. Sorarsınız yine hiç çekinmeden. Bir arzuhalci yazısı olduğunu öğrenirsiniz. Dava dilekçesi yerine yazılmış bir yazı olduğunu.

Sonra aklınız yeniden karışır, bu kâğıdın hikayesine takılırsınız.  Okumamadan anlayamayacağınız bellidir ama siz ona bambaşka bir yorum katarsınız ilk elden. Kutunun dibine doğru elinize attığınızda bu kez elinize yakalanan bir kartpostaldır.  “İttifak” lafını çok duymuşsunuzdur da bunun bu anlamda kullanılabileceği hiç aklınıza gelmemiştir. İttifak kartıdır elinizdeki. Eski yazıyla ve Almanca yazılmış,  birkaç kelimeyle süslenmiş, askeri paşalar ya da padişahlar. Haydi diğer söylemiyle krallar.  O krallar elinizde dizilmişlerdir de, siz bilemezsiniz.

Bir başkası renkli cıvıltısıyla size göz kırpar. İzmir’in Basmanesi görünür elinizdeki kartta.  “Ah güzel İzmir” dersiniz. Ah güzel İzmir!  Peş peşe başka kartlar değer elinize, çeşitlilik ve farklılık şaşırtır sizi yeniden. Hayran kalırsınız, 1930’ların, 1920’lerin renklerine.

Bu kez kutulardan şansınıza başka bir şey çıkmıştır. Şakir Zümre Sobalarını tanıtım kitapçığıdır bu broşür. Şimdi ,kim bilir soba ne demek? Soba nedir? Hele ki Şakir Zümre sobaları nedir. Şakir Zümre kimdir. Kafa yoramazsınız. Belki yıllar sonra, bir tarih kitabında adını yeniden görünce O’nun, “ a” dersiniz. Oysa Şakir Zümre, bir dönemin en güçlü adamıdır, o adam sizin hayatınıza yıllar evvelinin bir kitapçığı ile girmiş, güç oluşturmuştur. Basbayağı bir heyecan kaplar içinizi, ısıtır. Sımsıcak yapar. Isınmışsınızdır yıllar sonra. Ve Şakir Zümre sobaları reklamındaki gibi “hep ısıtır sizi”.

Sınger dikiş makinesinin kartıdır elinizdeki. Hani mürekkepli kalemler kullanılırken, yazının boyayı emmesi için kullanılan kâğıtlar vardı ya, kurutma kağıdı; işte evlerimize, okullarımıza ilk bu yolla girmiştir Singer. İşte odur eliniz deki, arasanız bir daha bulamazsınız belki. Birkaç defa kullanıldığının ve kim bilir hangi mürekkebi kuruttuğunun yoluna düşersiniz ansızın. Bir vekâlet yazısı mı kurutulmuştur acep, yoksa bir sevdalı yazısına sürme mi çekilmiştir?

Yine duvarlara bakarsınız. Şekeriniz mi yükselmiştir, yoksa nabzınız mı artmıştır bilinmez. Bir kalkar, ayağa dikilirsiniz. Gözünüze o an çarpan eski bir duvar takvimidir. İş Bankası 1930 yazar üzerinde. Uçarsınız işte o zaman. Garip görünür hayat size, siz belki şu an 70 yıl geridesinizdir. Bunlar hep o yıllardır, siz o yılları yaşarsınız şimdi. Gariptir hayat, bugünden yüzlerce geriye gidebilir de , ileriye bir türlü gidemez. Bu kime yarar bilinmez, ama işin doğası budur. Şimdi zamanın gerisindesinizdir. Her şeyi koyup dışarı çıkabilseniz, bugüne döneceksinizdir. Ama bir türlü bu dükkândan çıkıp gelmez içinizden. Çıkamazsınız.

Belki de çıkmamalısınızdır zaten.

Sonra bir el daha, sonra bir el daha uzanır kutuların içine. Kimisi sizin elinizdir, kimisi başkasının. Kimi bir eski hüviyet cüzdanı bulur çıkartır içinden, kimsi eski bir diploma.

Hayri Ürgüplü diye birini tanırsınız o an. İşte onun yıllardır aranan Galatasaray diplomasıdır bu. Fotoğraf başka şey söyler size. Hele diplomanın üzerindeki imzanın şıklığı alır götürür sizi başka yerlere. Hep şöyle bir imza atmak istemiştim dersiniz.

Sonra bir başka kartvizit çıkıverir elinizin arasından.  “Moda Terzisi İkbal” yazar üzerinde. Koskocaman İstanbul’da bir Moda semti var sanırsınız. Hele dört haneli telefon numarasını okuyunca, şimdi ben neredeyim dersiniz kendi kendinize. Nerdeyim? Moda nerde, Moda nerede?

Artık soluklanmanın sırası gelmiştir sizin için. Şöyle bir yayılırsınız iskemlenin üzerinde. Ama nafile. Kafanız öyle bir programlanmıştır ki burada, fır fır döner gözleriniz. Çok güzel sırtlı bir cilt takılır gözünüze o an. Ancak bu sahafın masasın ardındaki raflarda dizili kitaplar arasındadır. Siz alamazsınız onu. İstersiniz “ bir bakayım göz atayım” dersiniz. O an bile bin bir kâğıt arasından bir şeyler aramakla meşgul olan sahaf, birden doğrulur, “ Erzurumlu İbrahim Hakkı’ ın Marifetnamesidir” der. ” Pek kıymetli bir kitaptır” diye sonlandırır sözlerini.

Alınca bir başka dünyaya dalarsınız artık, şimdiye değin gördüğünüz en muhteşem şeydir bu sizin için. Muhteşem bir cilt içinde, boylu boyunca sayfalara uzanmış, size marifetlerini sunmaktadır. Ağzınız açık kalır, işte dersiniz eski yazıyı okumak bunun için mühimdir. Bunun için mühimdir, eski yazı. Marifet ister bu kitap, mağfiret ister. Harfleri birbirine çatar bir kelime daha okumuş olmanın bahtiyarlığını yaşarsınız.

Sayfaları karıştıramadığınızı, sayfalara saygı duymağa başladığınız anlarsınız. Kim bilir bu sihirli an, kimlerin başına bu dükkânda hangi kitaplarla ulaşmış, kimleri sarmış, büyülemiştir. Sayfalar size hükmetmeye başlamış, siz sayfalara esir olmuşsunuzdur. İşte bu esirliğin bir mükâfatıdır, bir başka sayfa arasından çıkıveren,  muhtemelen ayraç yerine kullanılan bir eski takvim yaprağı. Yıl 1932, Tayyare Cemiyeti takviminin küçücük bir takvim yaprağı. Mükâfat bile sizi tutsak almış olmalı, bakışlarınız donup kalmalıdır.

Bir çay daha uzanır elinize ve vaktin epey ilerlediğinin bir nişanesidir bu. Ancak siz bunu bile tahlil edemezsiniz. Tutsaklığınız saate de işlemiş, akrep ve yelkovan sizi sarmalamıştır.

Başınız kaldırdığınız gördüğünüz ise kocaman bir duvar saatidir şu anda. Belki kaç bin defa gongu vurmuştur da hayatta,  siz bir kaçına dahi şahit olma şansını, tutsaklığınızın sebebi olarak kaybetmişsinizdir.

Saatin camından yansıyan görüntülerden anlarsınız, dükkânda yalnız olmadığınızı. Başka başka insanlar ve başka başka eller hep bir şeyler alıp bakmakta, hayran hayran nidalar çıkarmaktadır. Önce görür, sonra duyarsınız. Gözün ve kulağın birbirlerine olan hükümranlık savaşının son demleridir bu anlar.

Ne oluyordur, ne olmuştur ayırt edemezsiniz.  Bardağınızdan son yudumu içmek istediğiniz de, çayın buz gibi soğuduğunu, uzun zamandır dudak temasını kestiğinizi anlarsınız. Sonra başka bir şeyi daha hissedesiniz ilk defa; bu müzik hep çalmakta mıdır? Saatler geçmiştir, fonda çalan bu musikinin varlığından bile yoksun kalmışsınızdır. Nasıl da içine işlemiş dersiniz, bu sesler, bu notalar, kelimelerin arasına. Nasıl bir ahenk, nasıl bir armoni. Ne oldu?

Bu sıralar kulağınızın hükümranlık sürdüğü anlardır besbelli.

Bambaşka bir hayatın içinde olduğunuzu, çalan o telefon sesinizle fark edersiniz. İşte o an, bugüne döner, bu ortamın varlığına aykırı geldiğine inandığınız telefonunuzun sesiyle mahcup olursunuz. Belki sizin karşılığınızla “ tamam geliyorum” belki bir başkasının söylemiyle “tamam unutmam” nidalarıyla kısa kesilme zorunluluğu hissedilen bu kısacık konuşmadan kaçmak istersiniz. Utanırsınız.

Ama büyü bozulmuştur artık, geriye dönemezsiniz. Ne kitapların o sihirli dünyası, ne de kâğıtların o büyülü havası sizi mutluluğa döndüremez. Siz kendinize dönmüşsünüzdür, hayatın göbeğindesinizdir. Birazdan çıkıp gidecek, birkaç saat önceki hayatınıza dâhil olacaksınızdır.

Kitaplar, kâğıtlar, sesler, armoniler, kartlar, resimler burada kalacaktır. Burada kalacaktır bir bardak çayın soğumadaki hazzı. Duvar saatinin duyulmayan o kocaman gonk sesi. Ancak saatler sonra fark edilen Hacı Arif Bey nameleri, Tamburi Cemil Efendinin raksları. Üzerine oksit kokusu sinmiş siyah beyaz fotoğrafların anısı. Bir posta pulundan çıkılan yolculuğun hasret dolu satırları. Duvarda asılı kamış bir banka takvimi. Marifetlerini sergilemeye can atan kitapların büyülü dansı. Bir anda dolaşılıp geliniveren şu koskoca dünyadaki Erzincanlar, İstanbullar, Ankaralar ve hatırı sayılır Selanik resimleri. Hepsi burada kaldılar şimdi. Hepsi acı veren bir telefon sesinin ardında kaldılar ister istemez. Coşamadılar,  taşamadılar.

Binlerce binlerce kitap dizilmiş, eğilmiş ve secdeye uzanmış gibi insanlarını bekler iken, birden ayağa dikildiler. Kendilerine reva görülen bu haksızlığa isyana büründüler. Bir telefon sesinin bunca gücüne başkaldırdılar. Tam ki esir alınmış, tam ki tutsak edilmiş  “biri var “ derken, uyanıp, serde kalmanın gücüne isyan ettiler.  Haksızlığa el verdiler, bir oldular, diri oldular. Hep birden bağırdılar: Ne yaptınız?

One thought on “En İyi Sahaf Yazısı Yazmak

  1. Təsirl sözlərdir, maraqlı fikirlərdir,keçmişə lazımlı səyahətdir, ağıllı adamın baxışıdır.
    Keçmişi yaşadan nə varsa,hamısı yeni nəslə çatdırılmalıdır.

    Nazim müəllim.
    Bakı, 01.10.2012.

Bir Cevap Yazın