Aranan Kitap

Kaynak arama ve bihaber olduğumuz dokümanlara ulaşma çabamız içinde yer alan uğraşımız bize bilinmedik kapılar açıyor. İşte öyle bir zamanda yakaladım bu kitabı da. İnternette yaptığım arama esnasında karşıma çıkıverdi. Evet başlığı ve adı ürkütücüydü, lakin içinde yeralan bilgiler, bir çok esere kaynaklık edebilirdi.

“Yunanlıların Anadolu’da yaptıkları zulüm ve yıkımlar” adını taşıyan kitap, yurtdışında servis yapan bir kitap satıcısının listesinde yer almaktadır.

İlginç olan bilgiler ise kitapın kapağında yer almakta;  1923 yılında basılmış ve Türk Delegasyonu tarafından basılmış. Diğer bilgiler ise, Lozan’da basıldığı ve  50 sayfadan oluştuğu. Bir fotoğraf albumü özelliği taşıyan kitabın, çok sayıda fotoğraf içerdiği tahmin olunmaktadır. Elbette ki bu fotoğrafların, Kurtuluş Savaşımız esnasında uğradığımız yıkımlara ait olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.

Niyetimiz, asla bir başka Millet düşmanlığı yaratmak veya yeniden hortlatmak değildir. Üstelik geçmiş tarihimiz içinde bunca yıldır ilk kez  bu kadar uzun süreli sessiz sedasız , sorunsuz bir komşuluk yaşadığımız  bir millete karşı.  Lakin bazı insanlar, tarihin kaybolup gidebilecek değerlerine her şeye rağmen sahip çıkmak zorundadırlar. Bizce bu kitap da öylesine bir eser olarak görünmektedir.

Satış fiyatının el yakıcılığına rağmen, ona ulaşma gayretlerimiz son bulmayacaktır. Kütüphanelerimizde olup olmadığı konusundaki çabamız ise bir sevinç ışığı yakmış durumdadır. En azından görme adına yapılacak bir çalışmamız bize heyecan vermektedir. Ya da her şeye rağmen bir beklenti içinde olmak!

Tezatlarımız

Yaz tatilinin alışılmış görevleri arasında yer alıyor epeydir, eski yazarlarımızın yazılarını okumak ve bir kez daha onlara yüz sürmek. Bu seneki tercihim ise, Falih Rıfkı Atay. Üstelik eski tarihli baskıları arasında onu okumak ayrı bir tad veriyor insana. Hele ki, adeta günümüzü anlatan 60-70 yıl önceki cümlelerle.

Aşağıdaki “ Tezatlarımız” başlıklı yazı, Falih Rıfkı ATAY’ın 1950 yılında Yeni İstanbul Gazetesinde yayınlanmış bir makalesidir. Düşünüyorum da: Acaba dünkü bir İstanbul gazetesinde yayınlanmış olsaydı, değeri değişir miydi? Belki en fazla “Karaoğlan Caddesi” deyimi yer almazdı cümleler arasında. Ne yazık ki artık, Karaoğlan Caddesi yok, Ankara’da.

TEZATLARIMIZ

Şehircilik kelimesi lügatlerimiz arasına, Cumhuriyet devrinde karıştı. Fakat “şehirci “diye ayrıca bir ihtisas bulunduğunu duymuş olsak da, henüz içimize sindiremedik. Midemizi dişçiye tedavi ettirmiyoruz ama köprü yahut yol mühendisine yalnız yapı değil, şehir de yaptırabileceğimiz sanıyoruz. Daha doğrusu parası kesemizden çıkacağı için nasıl hepimiz evimizin mimarı isek, biraz makam yahut kontrol yetkisi edin dik mi, hepimiz şehirci kesiliyoruz.

İstanbul’da veya Ankara’da, mesala bir İsviçre kasabasının üç yüz metrelik caddesine benzer bir Avrupa parçası yapamayışımızın sebebi budur. Bir köşesinden, ya kaçak katından, ya dönemecinden, ya cephe biçiminden sırıtıveriyoruz.

Frenk şehirlerinin caddelerinde görüp de gıpta ettiğimiz binaları çizebilecek mimarlarımız var. Seyrine doyamadığımız vitrin süslerini yapabilecek dekoratörlerimiz var. Yerli yabancı bu vitrinlere yakışabilecek eşyalar da ya fabrika veya atölyelerimizde yapılmakta yahut dışarıdan gelmektedir. Ancak birkaç yıldır süregelen geçici Milli Korunma Kayıtları olmasa, İstanbul’da Beyoğlu ve Ankara’da Karaoğlan Caddeleri, hiç şüphesiz, başlıca Frenk şehirlerinin büyük caddeleri kadar gelir de verir.

Beyoğlu ve Karaoğlan Caddelerinden geçenler, çirkinliği ve ahenksizliği sezmeyecek kadar zevksiz ve görgüsüz müyüz? Hayır! Erkeklerimizin ve hanımlarımızın pek çoğunu giyinişlerinde, oturup kalkışlarında, düşünüş ve duruşlarında Frenk seçkinlerinden ayıramayız.

Acaba bizler, her yıl artan, meclislere giren, iktidar makamlarına oturan binlerce garplı Türk, neden, bir türlü şehirlerimizde üç yüz metrelik bir Avrupa parçası yayılmasını sağlayamıyoruz.

Ben cevabını vereyim: İki kere ikinin dört ettiğini hala kâğıt üzerinde hesaplamamızdan ve biri itiraz ederse, belki yanılmışızdır, diye şüphe ve tereddüt içinde, yine kâğıt üstüne eğilip ikiyi ikiye bir daha vurmaktan!

Şehir planı yaptırmaksa yaptırdık. Şehirci, sanatkâr getirtmekse getirdik. Şehir planı nasıl tatbik edileceğini anlamaksa, bu sanatkâra bizim ihtisas adamlarımızla beraber bir kanun hazırlattık. Güzel Sanatlar Akademisi ise, açtık. Fakat plan bozmak, plancı kovmak, dosyalar içinde uyuyup duran kanunu çıkartmamak, akademi sanatkârlarına söz ve hüküm hakkı vermemek isteyenler, bir avuç ya keyif ya menfaat adamı, “ yeşil saha” bölgelerini ilk sahiplerinin elinden ucuza alıp da, plan tadilleri ile binler, on veya yüz binler vurmaya kalkışan bir avuç spekülasyoncu, bizi ikiyi ikiye vurdurup durmaktadır.

Tabii ki mülkiyet hakkı ile maskelenmektedirler. Biz Türkler bu hakka pek yeni kavuştuk, tarihimiz gasp ve müsadere rejimleri altında geçti. Mülkiyet hakkına tapıldığı devirlerde, Frenkler, umumi menfaatle hususi menfaati ahenkleştirmek yollarını bulmuşlar ve kartpostallarına imrendiğimiz imar mucizeleri yaratmışlardır.

Şehri güzelleştirmenin, şehri ferahlattırmanın, şehri şehre benzetmenin, en başta bir umumi menfaat işi olduğunu hatırlasak da, bir sinek konmuş gibi, zihnimizden bu fikri hemen kovuyoruz. Mülkiyetin yalnız hakkı değil, vazifesi de olduğunu, malımız varsa, ne düşünmek, ne de düşündürmek istiyoruz. Kendi evimin arka cephesini on beş yıldan beri ya üç, ya dört defa gördüm: arkasında yedi sekiz komşu evinin pencereleri var. Onlar her gün birkaç defa görmektedirler. Evimin arka cephesine keyfimce bir şekil vererek, onları bütün ömürlerince rahatsız edebilir miyim?

 

Farz ediniz ki Çamlıca benimdir : “ Ya karışına yüz altın verir, alırsınız. Yahut etrafına dört duvar çeker, içine de bir koyun ağılı yapar dilediğim gibi kullanırım, diyebilir miyim? Şehrin parası varsa alacaktır. Parası yoksa ben oraya bir kahve yapabilirim, diyebilir miyim?”

Kendi kendilerini her göbekte bir iki defa amorti eden binaların sahipleri, hemşerisine; bir çirkinliği, bir bayalığı, bir aşağılığı zorlamakta serbest midirler?

Frenlerde hiçbir şehir planı peşin para ile tatbik edilmemiştir. Belediyelerin peşin paraları olmadığı için de hiçbir şehir planı, eski Şer-iye Mahkemelerinin oyunlarına benzer, hukuk oyunları ile tatbik edilmekten alıkonmamıştır.

İstanbul planı tatbik olunmalıdır. İmar Komisyonu şehirci ve mimar sanatkârların kat’i kontrolü altına alınmalıdır.

Mülkiyet hakkı ile mülkiyet vazifesini ve hususi menfaatle umumi menfaati ahenkleştiren prensipler, her yere sokulabilen hava karcıları ile ortaklarının elinden kurtarılmalıdır. Frenk Üniversitelerinde, yüksek teknik mekteplerinde, nihayet şehirlerdeki eserlerinde kendilerine hayran kaldığımız büyük ihtisasları, memleketimize geldikleri vakit orta oyununda Cahil’e çıkarmak huyundan vazgeçmemiz zamanı gelmiştir. Şimdi yanlış mıdır bilmiyorum, en son şehircilik prensiplerine göre Berlin’in genişleme planlarını yapan bir profesör için, bakanlıklarımızdan birinin müsteşarı:

                               -Ben buna bahçemi bile yaptırmam demişti.

Biz galiba Avrupa’yı yapanlara, Avrupalı dendiğini bilmemezlikten geliyoruz. Avrupa’yı neresinde ne kadar görsek, henüz yeni şehir gören köylü gibi, ağzımız açık dolaşıyoruz. Fakat Avrupalıyı neremizde ne zaman görsek, ona bu şehrin ne demek olduğunu anlatmak için gecekondu semtlerine benzer mahallerimizi göstermeye kalkışıyoruz.

Uzun müddet, Frenklerin zevk ve bilgi seviyesinin altında ve şuursuzluk içinde idik. Kendi zevk ve bilgi seviyemizin altında bunalıp durmamız ayıp değil midir?

Anlayışsızlığın esiri olmaktansa keşke anlamamaktan kurtulmasaydık!

Falih Rıfkı ATAY, Aralık 1950- İstanbul

 

Nostalji Takvimi: Temmuz 2012

Kışı yeni bitirmiş gibiyiz, ancak geriye dönüp baktığımızda Haziran ayı bitmiş. Nedense bu yaz Anakarada tatil yerlerinden dönen kadın siluetleri görmüyoruz henüz .Ya tatile gidenler daha dönmedi, ya da henüz esmerleten yaz güneşleri işbaşına geçmedi. Bilemiyorum. Oysa Haziran ayı, erkenden tatilini yapıp gelmiş ve bu haliyle bizleri imrendiren fotoğraf kareleri taşırdı. Yoksa ben mi göremiyorum?

Ama şimdi yeni bir ay başlıyor ki, bu özlemlerimizi giderebileceğimiz umutlar vaat ediyor bize. İşte Temmuz!

Nedense Temmuz bana hep sarı rengi hatırlatır. Sapsarı sanırım yer, toprak.  Nedense buğday aklıma gelir, harman düşer sayrıma. Bir kızgın güneş, rüzgârı korkutup kaçırır adeta. Bir destide duran suya aklım takılır. Kesilmiş ve üzerine saman sapları yapışmış bir karpuz, tüm sarı renkleri bozar ansızın. Keskin bir kırmızı karpuz kokusu yayılır önce havaya, sonra toprağa.

Kuşlar uçuşmaz bu esnada hiç. Hepsinin gözü samanlardadır belki ama bilirler rızıkları vardır,ayrılmıştır. Acele etmezler.

Temmuz, toprağa karışmış bir aydır bu yönüyle. Toprağındır. Toprak, insanı ilk kez sarar aylar sonra sıcak kollarıyla. Bir özlem oluşturur her faninin aklında, toprağa uzanıp şöyle bir yatmak. Düşünülür hep, çınar ağacının gölgesi süslemelidir,  bu toprak ile olan serencamı.

Temmuz, tatsız bir kokudur, ağırlığı saman ve toz olan. Öyle bir kokar ki güneşin altında her şey, sanırsınız ki kokan güneşin kendisidir. Aceb, güneşin kendisi nasıl kokardı ki?

 Var mıdır peki bir kokusu?

Temmuz, yoldur, kurudur, her şeyiyle yalnızlık ve solgundur. Ne demeli bilmiyorum ama, Temmuz, benim için Anadolu’da kalmış bir rüyadır. Sapsarı bir rüya. Yıllar önceki Hayat Bilgisi Ders Kitaplarında kalan bir köy tasviridir sanki. Sıcaktır, kokusuzdur.

Size 1935 Yılının bir takvimiyle, Temmuz kutlaması yapmak isterim. Bu ayda doğanları da kutlayarak.