Hızırellez

Neydi bizim çocukluğumuzda yaşadığımız? Hızırellez miydi yoksa Nevruz mu? Henüz kimseciklerin çok net bir cevabı yok.

Belki de her ikisinin  bir karmasından oluşan  etkinlikti. Biraz Hızırellez, biraz Nevruz’du. Belki Ege’ye özgü , belki de Ege’nin en yüksek rakımlısı ve en Kuzey Doğusu olan Demirci’ye özgüydü.

“İllen Gavur Küfürüydü” adı.

Kimsecikler yazmadı şimdiye değin bunları. Ama yazmak bizim kuşağın üstüne bir görevdir. Öyle ya; “İllen Gavur Küfürü”nün son nesli bizlerdik. Bizim kuşak sokaklardan çekildikten sonra kimsecikler, bunu kutlamak için sokaklara çıkmamıştı. Onun içindir üstüne pek bir şey yazılmayışı ve hakkında çok şey bilinmeyişi.

Baksanıza bizler dahi gününü ve sözlerini hatırlamaz olduk.

Gerçekten hangi günlerin, hangi ayların etkinliğiydi bu ” İllen Gavur Küfürü”.

Bahar ayı idi. Sanırım Mayıs ayı.

Çünkü hiç üşüdüğümüz günlerde çalmadık pazarçıların küfelerini, sepetlerini.

Demirci’nin pazarı, Cumartesi günleri olurdu. Daha çok da dışardan gelen pazarçılar doldururdu esnaf olarak pazarı. Salihli, Söke, Turgutlu, Akhisar ve Alaşehir’den gelen pazarcılar tüm gün bağrışır dururlardı.

Biz  mahalleli çocuklar ise, önderliğimizi yapan biraz daha büyük ağbilerimizle birlikte, İllen Gavur Küfürü yapacağımız gün öncesi, onların belalısı olurduk. Tablalara boşaltıkları sebze ve meyveleri koydukları boşaltılmış sepet ve küfelerini gizlice çalar kaçardık.

Bir bağırış, çığırış kopardı çoğu zaman. Kah bizim sevincimiz ,kah pazarcıların yakarışları. Ancak gün içinde seferlerimiz aksamaz, en az 6-7 küfeyi bulmaz ise yenisi tekrarlanırdı. Sepet, küfe, hasır ve kasa çalıp çırpma çabamız gün boyu sürerdi.

Sonra topladığımız ganimetleri, mahaleye getirir, uygun olan bir evin altında veya deposunda analarımızdan gizli saklardık.

Heyecanla ve mutluluk ile ayrıldığımız akşamın sabahında yine sokaklara döner, sakladığımız ganimetleri bir bir getirir, mahallenin orta yerine yığardık. Yine bir büyük ağabeyin ateşlemesiyle , henüz aydınlanmamış gökyüzüne alevleri uzatırdık.

Ateşin etrafında döner, ” İllen Gavur Küfürü” diye başlayan, uzun tekerlememizi hep birlikte söylerdik.

Evlerden, pençerelerden çeşitli başlar uzanır, ateşte kaynatacağımız yumurtaları ve onları saracağımız soğan kabuklarını elleriyle bizlere uzatırlardı.

Teneke kaplarda  renkli, boyalı yumurtalar kaynatılır, kaynayan yumurtalar ile döğüşler yapılır, tekerlemeye hiç ara verilmez, sıkça yinelenirdi.

Son demlerde kalmış ganimetlerde yanıp ateş küçülünce üzerinden atlamalar başlar, o geniş bir mekana ulaşmış közler üzerine düşmemek için büyük çaba harcanırdı.

Biz mahallenin 15-20 çocuğu, büyüklü, küçüklü ama muhakkak erkek çocukları olarak, çok mutlu anlar yaşar, birbirimizle şakalaşır ve eğlenirdik.

 Yılda bir defa gerçekleştirdiğimiz bu ateş sevinci, gelecek yıla da bir övünç bırakırdı. Bu sene 7 küfe yanmıştı, geçen sene ancak 5 tane bulmuştuk gibi konuşmaların devamı gelecek yıla bırakılırdı.

Gün ağardığında ateşimiz sönmüş olur ve biz yine evlerimize teslim olurduk.

Sanırım bir Hızırellez kutlamasıydı bizimki.

Dileği ateş, sevinci yumurta olan bir kutlama. Sesi hiç bitmeyen tekerlemelerden oluşan bir Hızırellez.

Yine bir dileğimiz var bugün; Hızırellez dileği. Herşeyden çok ve önemli sağlık ve sıhhat. Gülağacı altına konulan taşlar ve nice nimet!

Hızırelleziniz kutlu olsun.   

 

2 thoughts on “Hızırellez

  1. Hocam bende demirciliyim illen gavur küfürü mayıs ayında değil mart ayında yapılırdı.Yumurta tokuştururduk,ateşin üstünden atlardık.

  2. Çocukluğumuzun bir geleneği vardı.
    Yağışların uzun süre kesilip kuraklık kelimesi tekrarlanınca başlardı bu gelenek 60 yılların Demirci’sinde.

    Derler ki yağmurun ne zaman yağacağını onu yağdıran bilir.Yağmuru yağdıran Hüda yağmurla beraber yeryüzüne öyle merhamet eder ki her şey bollaşır bereket husule gelir.Onun için rahmet diye anar Anadolu insanı yağmuru.Hatta Nasrettin Hoca yağmurda koşturan kişiye der ki rahmetten kaçılır mı hiç!

    Gök gürler yıldırımlar çakarken rahmetli annem Allahım! rahmetini lütfet,afatını def et diye dua ederdi.
    Yağmurdan sonra güneş açar, yeryüzü tertemiz yıkanır,toprak öyle kokardı ki,çiftçiler iştaha gelir,tarlayı bu sefer şöyle sürelim,bu sefer darı mı ekelim muhabbetine girerlerdi.

    Bazan yağmurlar kesilir.Köylüler mahzun olur böyle giderse yıl kötü ama Allah’tan umut kesilmez, umudunu kesen imandan çıkar derlerdi.Dereler kurur,ağaçlar boynunu büker,kuşlar dahi mahzun mahzun öterdi seherleri.
    Belediyeden anons ederlerdi,”yağmur duasına çıkılacak halkımızın teveccühüne duyurulur”.
    Genellikle şimdiki Lisenin bulunduğu kabristanın düzlüğünde yapılırdı yağmur duası.Kazanlar kaynatılır,
    keşkek yapılır un veya irmik helvası hazırlanır,fakir fukaraya dağıtılırdı.Duadan önce koyunlar kuzular cemaatin çevresinde dolaştırılıp meletilir,insanlar eski elbiselerini giyer,Rahman’ın merhametine sığınılırdı.
    En duygulu dua yapan din görevisi öyle yalvarır,cemaat de öyle amin derdi ki yürekler parçalanırdı.
    Bu dualar Tekeler,Kuzu köy,Borlu,Mahmutlar köylerinde tekrarlanır,katılım yağmur uzadıkça artardı.

    Biz çocukların da bir katkısı vardı yağmurların yağması için.Sokağımızın lider çocukları elinden iş gelir ablalar ve teyzelerle konuşur biz’ ‘yağ yağ yağmur’a ” çıkacağız bize helva karar mısınız? sorusuna
    cevap her zaman olumlu olurdu.Bir sırığın ucuna beyaz bir tülbent bağlanır,liderimiz onu elinde asker gibi tutar diğer küçükler de ikişerli sıra ile yürür,başlardık bağırmaya;

    Yağ yağ yağmur,
    Teknede hamur,
    Ver Allah’ım çok ver,
    Sicim gibi yağmur.

    Bu dörtlük her evin önünde tekrarlanır,sonra evin kapısı aralanır,halı tezgahından kalkıp kapıyı açan kadınlar,bizi görünce ziyaret sebebini anlar, istemeden ellerindeki bozuklukları verirdi.Bu tören hem bize bir oyun ,hem mahallemizin şerefi olurdu.Tüm evler bitince mahallenin bakkalına gider,elimizdeki parayla un,şeker,yağ alırdık.Bakkal amca da bize bu kutlu görevimizde başarılar diler,kıyak olsun diye malzemelerden fazla fazla verirdi.Daha önce konuşup anlaştığımız helva yapacak eve bunları bırakır un helvasının olmasını beklerdik.
    Kokusu gelmeye başlayınca helvanın;
    Herkes evinden kaşık tabak alır önce mahallemizin fakirlerine dağıtır,kalanı da paylaşırdık.
    Öyle mutlu olurduk ki koştururken,kanat takıp uçar gibi bulutları yanımızda görürdük.Yağmur getiren bulutları!

Bir Cevap Yazın