Bir Kitabın Heyecanı

Bir Kitabın Heyecanı

  Bildiğiniz gibi yazılarım arasında, “ Koleksiyonumdan Eski Kitaplar” başlığında bir bölüm ve bu bölüm içinde de beğendiğim ve de arandığında  nadir bulunan kitaplardan da bahsettiğim bir kaç bibliyografik anlatımım var.

 Bu anlatımlarımda, kitabın fiziki yapısı ve özellikleri kadar, kısaca  o kitabın niçin basılmış olduğuna dair, ya yazarının, ya  yayınevi sahibi veya bir başka bilim adamının açıklamalarına yer vermeyi hedeflemekte, kitap içinden alıntılar yaparak, onu yeniden okutmaya özen göstermeye çalışmaktayım.

 Tahmin etmektesiniz ki, bu kitaplar, okurundan ayrılalı epey olmuş, sayfaları açılmayalı fazlaca zaman geçmiş kitaplardır. 

 İşte bu kitaplardan biriydi; “ İstanbul- İstanbul’un Tarihi ve Camileri”. Yazılarım içinde 1999 yılında kaleme alıp, sizlerle paylaşmış olduğum bir kitap.(*)

 Her kitabım gibi, sessiz ve sakin bir köşede oturmakta, hatırlanmayı bekler bir eda ile gelen geçene gülümsemekteydi. Ben bile o tarihten bu yana el sürmemiş,  çoğu kez göz göze bile gelmemiştik.

 Bundan 1,5- 2 ay önceydi; elektronik posta  adresime bir yazı düştü:

 

Sayın Haldun Cezayirlioğlu,

 Koleksiyonunuzda bulunan İSTANBUL/ İSTANBUL’UN TARİHİ VE CAMİLERİ (HC Koleksiyonu, 0704098) kitabın yazarı Lamia Köseoğlu’nun (bugünkü soyadı Peker) kızıyım.

 Internette araştırırken bu güzel sürprizle karşılaştık. Kitabın hazırlanış hikayesini annemin TMTF anıları eşliğinde dinledik.

 Öğrencilik yıllarında yapmış olduğu bu çalışmanın akıbetinin ne olduğunu hep merak ederdi ve değerlendirilmiş olduğunu öğrenince çok sevindi.

 Bu vesileyle hem size merhaba demek, hem de kitabın koleyksiyonunuza ne şekilde ulaştığı konusunda bilgi almak istedik.

 Nazik ilginize şimdiden teşekkür ederiz.

 Seda ve Lamia Peker”

 İşte bu elektronik posta, kitaba yeni bir can , yeni bir hüviyet, yepyeni bir kimlik vermişti. Rafların birinde oturup kalmaktan usanan o kitap, ayağa kalkmış, adeta belini doğrultmuştu. Şöyle bir bakındı diğerlerine, hafiften burun kıvırarak. “ İşte dedi geldi vaktim”.

 Sonraki yazışmalarımızdan da anlaşıldı ki, kitabın hazırlayıcıları arasında ilk sırada olan Lamia Köseoğlu, kitabını hiç görmemiş, hatta basılmış olabildiğinden bile habersiz bırakılmıştı.

 O, aslında yıllar önce Uluslararası Turizm Rehberi ünvanı alabilmek için, statü gereği bir tez çalışması yapmış, İstanbul’un camilerini inceleyen bir çalışmada bulunmuştu. O tez’in de başarısıyla Rehber olma hakkına çoktan kavuşmuş ama tezinin bir kitaba dönüşebileceği hiç aklına gelmemiş. Dahası, birileri arayıp da bundan bahsetmemiş bile.

 Ne zaman ki kızı Seda Peker’in aklına “ annesi için internette arama yapma” fikri düşüp gerçekleştirilince; karşılarına kocaman bir resim çıkıvermiş.

 Yıllar sonra, önlerinde  kapak resmi ve tanıtım bilgileriyle birlikte kitabını görünce bir hayli şaşırmış ve heyecanlanmış olmalı Lamia Hocam. Nitekim bu heyecanı da yaşamış zaten. Çok şaşırmış.

Kolay değil ki 1970 yılı baskıya sahip olan bu kitabı hemen bir yerlerde bulup alıvermek. Görmek, eline alıp şöyle bir bakmak ister insan. Emeğini elde etmek ister.Sevmek ister.Tozlu tozlu koklamak ister.

 Ama kitap Ankara’da, kitabın asıl sahibi İstanbul’da olunca, buluşup, görüvermek, sevip koklayıvermek ne mümkün!

 Üstelik böylesi bir hatırası olan kitaba, yazarından bir ithaf yazısı almak da benim dileğim olmamalı mı?

 İşte o sıralarda İstanbul’da açılacak Köy Enstitüleri Sergisi” için çabalamakta, hazırlanmaktaydım.

 Bu gelişmeyi kızı Seda Peker ile paylaşınca, bir kaç kez ertelemeye ve iptale rağmen, 17 Nisan 2012 Günü Sergi açılışı için sözleşmiş olduk.

 Bana düşen en önemli görev, tozlu raflardan belini doğrultup, hatta ellerini beline atma cesareti göstermiş o kitabı alıp, hiç unutmadan İstanbul valizine yerleştirmek olmalıydı. Yaptım da.

 Sergi  için geldiğimiz İstanbul’da geçen iki günün ardından, açılış günü otel odamızda giyinirken el attığım ilk eşya bu kitap oldu.

 Gördüğü ilgi ve ihtimam, eşimin ve oğlumun ilgisini çektiğinden, bu hikayelerin hepsinden yeni baştan sözedildi. Oğlumun sorusu, konunun son cümlesiydi.

“ Gelecekler mi bakalım?”

  Sergi açılışındaydık. Kalabalık ve gürültülü bir ortam. Üstelik yıllardır görmediğim dostlarım da  aramızda. Zaman zaman konuklara sergiyi dolaştırıyor, kimi zaman da bulduğum bir masadan bir şeyler atıştırıyorum.

 Bir ara çekiştirilip, yönüm değiştirildi.

İki konuğum vardı.

Evet gelenler, Lamia Hanım ve kızı Seda Peker’di. Bu kez şaşırma sırası bana gelmişti. Beklediğim halde gerçekleşen bu tablodan biraz ürkmüştüm doğrusu. Sanırım onların heyecanıydı beni ürküten. Ben de heyecanlandım.

Kitap?

 Kitabı yanıma alamazdım. Getirip de teslim edebileceğim bir insan da yoktu o esnalarda. Ama otelin çok yakında oluşuna güvenip, rahattım aslında.

Bir koşu gidilip, kitap bavuldan alınıp gelindi.

Ve sahibine verildi. Nasıl bir heyecan yaşandı bilemiyorum. Nasıl bir duygu seliydi. Nasıl bir burukluk, nasıl bir tebessümdü?

 Göz yaşı var mıydı?

Kitap için, bir yazarın evladı derler ya, doğrumuydu?

 Sanki o an, kitap da başlamıştı ağlamaya. Sanki anasına kavuşmuş bir yavru gibiydi. Tiril tiril titriyordu kitap. Sayfalar coşmuş, ayaklanıyordu. Her biri bir köşeden sesler çıkartıyordu. Yıllarca tozlu raflarda sessiz ,sakin bir hayat süren sayfalar, şimdi tozu dumana katıyorlardı. Öyle ya, hem anasına, hem yurduna kavuşmuştu o kitap. İstanbul’a geldiğini anlamıştı, Pera’nın nemli havasından. Belki yıllar sonra ilk kez İstanbul soluyordu. İstanbul kokluyordu.

 Bağırışları “İstanbul” diye tempo tutuyordu belki. Belki de kaçmaya, sokaklarda yok olmaya can atıyordu. Belki, yılların raf yorgunluğunu, bir kaç adım öte  Çiçek Pasajında dinlendirmeye çalışıyordu.  

 Heyhat! Diye bir haykırışa ihtiyacı vardı, belki. Sallanıp yürümeye, sokak çalgıcılarına takılmaya hakkı vardı, kim bilir!

 Belki en büyük dileği, onu almaya gelenler ile elele tutuşup, veda ederek gitmek isteyişiydi! El ele evlerine dönüşleriydi.

 Kim bilir?

 Bir karanfil yerleştirmek isterdi yapraklarının arasına belki! Ya da Balık Pazarına dalıp şöyle bir dolaşmak isterdi, gürültülü esnafın arasında. Bunca sükunetli bir depodan çıkmanın hazzını, seslerde aramak isterdi.

 Olmadı, Tünele koşmak, en yakın bir caminin şadırvanına uazanarak, kana kana bir su içmek isterdi.

 Ne diyeyim, İstanbul olmak, İstanbul’da kalmak isterdi, belki!

O kitap, bir kaç dakika daha Lamia Hocamın elinde kaldı, sayfaları çevirdi tek tek. Çizdiği grafikleri ve nasıl çizdiğini anlattı sakin sakin.

 Benim kalemimle, kitabı bana ithaf eden sözler yazdı.İmzaladı.

Sonra, sonra o kitap Ankara’da tozlu raflara geri dönmek üzere bana geldi, koşarak. Yetmişti bu kadarlık ayrılık. Yetmişti.

İstanbul kalabalık, İstanbul gürültülü, İstanbul nemliydi.

Üstelik İstanbul’un camileri vardı, Ankara’da ise İstanbul camilerini yazan bir kitap olmalıydı o.

Lamia Hocam ve kızı, tüm zariflikleriyle, tüm güzellikleriyle, bir kitaba can vermenin hazzını yaşayarak ve yaşatarak erkenden ayrıldılar.Geride hüzün bıraktılar.

Unutulmaz bir anıya ad koydular. Unutulmaz bir hikaye yazdılar.   

……………… 

 

(*) Kitap hakkında yazılan yazıya ulaşmak için:

http://www.halduncezayirlioglu.com/2009/04/09/koleksiyonumdan-eski-kitaplar-5/