Bir Mektubun Heyecanı

 

Hatırlayacaksınız güzel bir hikayemiz vardı. Geçen ay yaşanan ve yazısı yeni bitirilen; “Bir Kitabın Heyecanı.”  O yazımız üzerine Sayın Lamia PEKER’den aldığımız mektubu, yorum köşemizde değil de, kendi adına müstakil  bir yazı olarak değerlendirmek istedik. Mektubun heyecanı bizi de duygulandırdı!

” Sayın Cezayirlioğlu,

Yazmış olduğunuz o güzel şiirsel yazınızı değişik duygularla, sevgiyle okudum.

Yeniden anladım ki en büyük mutluluk verilen emeğin manevi olarak yıllar sonra da olsa geri dönmesi.

Aynı büyüttüğümüz çocuklarımız, yetiştirdiğimiz çiçeklerimiz gibi…

Okuduğum satırlar beni tekrar 1967-68 yıllarının sevgi, şiir, dostluk ve ümit dolu günlerine götürdü.

Geleceğe olan inancım sizin gibi çevresindeki her şeyin kıymetini bilen insanlar sayesinde yeniden canlandı.

 Ne mutlu bana ve aileme ki sizinle ve ailenizle yolum güzel bir bahar günü kesişti.

Çalışmalarınızda sonsuz başarılar. Hiçbir emeğinizin boşa gitmemesi dileğiyle iyi günler…”

Lamia  (Köseoğlu ) PEKER 

Haldun Cezayirlioğlu Koleksiyon

 

Bu adla yayına başlayan ve bu  adın temsili olarak yazılar yazılmaya devam oluna web sitesinin hayata geçişinin üzerinden yaklaşık 3 yıl geçmiş.

Üç yıl içinde onlarca yazı yazılmış, onlarca da yorumlar eklenmiş.

 

Tanık olduğunuz üzere yazılarımızın çoğunluğunu, koleksiyon konularımızı da oluşturan, Köy Enstitüleri, Takvim ve Memleket Hastaneleri oluşturmaktadır.

 Köy Enstitüleri üzerine yaptığımız koleksiyon çalışması, bir çok bakımdan ilkleri oluşturmakta, muhataplarının da büyük ilgisini çekebilmektedir. Diğer koleksiyon konumuz olan Takvim ise, taşıdığı görsellik itibariyle muhataplarından çok araştırmacı hüviyeti olmayan insanların ilgisini üstünde toplamaktadır.

 Memleket Hastaneleri Koleksiyonumuz ise daha çok mahalli düzeyde ilgi ve itibar görmektedir. Bunun yanında yazılarımız arasında en çok ilgi gören diğer kategoriler, “Harf İnkılabı”, “70 Yıllık Yazılar” içindeki benim otobiyografik  bazı anı yazılarım ve Takvim yazılarından ayrı tuttuğum ” Hızırellez” başlıklarıdır. Bunların içinde ise en çok “tıklanan” lardan biri de  “Kırk Yıl Babasız Kalmak” adlı yazımız olmuş.

  Bu bilgilere, 3 yılını tamamlamış bir web sitesinin genel istatistiki değerlendirmesi içinden sahip olmaktayız. Sitemizin genel moderatörü olan Dr. Umut ERHAN’ın verdiği istatistikler dahilinde öğreniyoruz ki, bu süre zarfında yaklaşık 28.000 adet “tıklanma”, siteye giriş talebi gerçekleşmiş. Siteye girenlerin, site içinde kaldıkları ortalama süre ise 1,5 dakika. Bu istatistiklerin genel yorumu, “başarılı ve takip edilir” bir süreç içinde bulunduğumuz muş!

 Bunun yanında başta Azerbaycan ve devamında ABD olmak üzere, yurt dışından da bayağı ilgi gördüğümüz, okunurluğumuzun ülkemiz ile sınırlı kalmadığı sabittir.

Azerbaycan menşeli talebin, dostumuz Nazim Nasreddinov’un yazılarından kaynaklanmakta olduğunu bilmekle birlikte, bir çok konuda ortak mutabakatın sağlandığı konular üzerinde yazılan yazıların izlenirliği arttırdığı düşünülmektedir.

 Diğer ilginç husus ise, yurt dışı girişlerde sitede kalma süresinin, ortalama sürenin üzerinde olduğu ve takipde daha çok süre kalındığıdır.

 Moderatörümüz tüm bu istatiki verilerin, çok başarılı olduğunu ve gelecekte çok daha güzel neticelere kavuşulacağını belirtmektedir.

 Her ne kadar bizim amacımız, çok okunurluk, çok takip edilmek gibi kıstalarla alakalı olmasa da  bu takibin ve izlenirliğin bizi mutlu ettiği ortadadır.

 Asıl amacımız, koleksiyon konularımıza ilgi çekebilmek, bildiklerimiz aktarabilmek ve sıcak bir bağın sağlanmasını temin edebilmektir.

Asıl amacımız bildiğiniz gibi , yazının esiri olmaktır. Yazmaktır. Yazabilmektir.

Ha, bu arada başkaca  bir işe yarayabilmiş isek, ne ala!

Ziraat Bankası Sergisi

Bilmiyorum Ziraat Bankası yöneticileri hiç düşündüler mi? Ülkemizin yaşayan en eski Kurumu olma özelliği taşıyan Bankalarının, 125 yıllık tarihi geçmişlerini değişik obje ve belgelerle sergilemeyi!

Türkiye’nin şimdiye değin açılmış en görkemli sergisini gerçekleştirmeyi! Bu konuda şimdiye değin gözlerimizin görmediği, kulaklarımızın duymadığı yeni şeyleri göstermeyi, yeni şeyleri söylemeyi!

Mithat Paşa’dan günümüze uzanan bu süreçte, unutulanları yeniden hatırlamayı,yaşananları başkalarına aktarmayı düşündüler mi?

Ülkenin küçücük bir yerleşme yerindeki  banka şubelerinin güzelliğini ve zerafetini fotoğraflarla yansıtmayı akıl edebildiler mi?

O küçücük yerlerin, en büyük mahalli pazarlarının kapılarının önünde kurulduğunu görebildiler mi?

Kapısında sıra bekleyen insanların, temizliğini, çalışkanlığını ve dürüstlüğünü anlayabildiler mi?

Yıllarca evvel dağıttıkları okul defterlerinin ve plastik kaplarının sağlamlığını hatırlayabildiler mi?

Ülkenin en güzel yerlerinin ve kentlerinin fotoğraflarını, duvar takvimleriyle evlerimizi kadar getirdiklerini bilebildiler mi?

En güzel kumbaranın, en güzel kalemin, en güzel anahtarlığın, en güzel çakmağın kendi bankalarının, eşantiyonu olduğunu duyabildiler mi?

Bu ülkede aklı baliğ her iki kişiden birinin bu Bankanın mudisi olduğunu hesaplayabildiler mi? Banka hesap cüzdanlarının diğerlerine göre kalınlığının sebebini bilebildiler mi?

Buğday başağının yalnız ve yalnız bu isme yakıştığını anlayabildiler mi?

Ziraat Bankası’nın zengin, müreffeh, mutlu, çalışkan ve güzel  Anadolu Köylerinin sembolü olduğunu duyabildiler mi?

Yılbaşlarında gazetelere sayfa sayfa verilen ilanların naifliğini ve sadeliğini yorumlayabildiler mi?

Çocuklar için öykü ve şiir yazma yarışmaları düzenleyip, insanlarımızı okumaya-yazmaya özendirme çabalarının kutsallığını çözebildiler mi?

Yolu izi olmayan dağ köylerine okullar yapıp, Banka adlarının yaşatılması sevdasına kapılabildiler mi?

Bilmiyorum, Ziraat Bankası’nın bugünkü yöneticileri, bu saydıklarımdan kaçını gördüler, kaçını yaşadılar!

Yaşamasalar, görmeseler bile kaçını hissettiler?

Onların hiç Ziraat Bankası amblemli okul defterleri ve defter kapları oldu mu?

Duvar takvimleri oldu mu hiç, Ankarayı görmemiş bir çocuğa, Ankara tasvir edebilecek?

Onlar hiç Ziraat Bankası Kumbarasına para attılar mı? Sonrasında da bir keten helva almak adına, geri çıkarmak için akşama kadar uğraştılar mı?

Onlar hiç, bir dağ köyündeki Ziraat Bankası İlk Okulu’nda öğretmen stajı verdiler mi?

Onlar hiç, küçücük bir kasabanın Ziraat Bankası önünde sıraya geçip, annelerinin maaş çeklerini kırdırdılar mı?

Onlar hiç ders sınav sonuçlarını, Ziraat Bankası Cep Takvimlerine  alt alta yazdılar mı?

Onların hiç, en yakın çocukluk arkadaşlarının babası Ziraat Bankası Müdürü oldu mu?

Onlar hiç ulusal bayramlarda, Banka Bayrağı da taşıyabildiler mi?

Hangisine şahit oldular?

Kocaman bir Ziraat Bankası kültürü yaratılmış olduğunu, bu ülkenin en eski ticari kültürünün bu bankayla başladığını okudular mı?

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası 125’inci yılını kutlayacak. Bu ülkede yıl dönümü kutlanacak daha eski bir kurum bir kaç tane daha ancak vardır.

İşte bu yönüyle, TC Ziraat Bankası, bu görkemli tarihini yeni nesillere gösterebilmeli, yaşatabilmelidir. 

İşte bu yönüyle, bu geçmiş zengin bir görsel serginin konusu ve teması olmalıdır.Banka arşivi elden geçirilmeli, bilinmedik veya unutulmuş hatıralar canlandırılmalıdır.

Çalışanlarıyla, mudileriyle Ziraat Bankası kültürü yeniden yaşanmalıdır.

Yoksa, isim değiştirerek, amlem yenileyerek varmak istediğiniz hedefler küçük kalacaktır. Önemli ve esas olan, eskiliğinden, köklülüğünden yararlanabilmektir.

Bilmem, fayda eder mi?

Demirci’den Okul Arkadaşlığı

Öğretmen Okulundan mezun olduğumuzun üzerinden tamı tamına 37 yıl geçmiş. Bugün ise tam günü; 22 Mayıs. Okuldan ayrıldığımızın günün yıl dönümü bugün. Gün; 22 Mayıs 1975.

Son gecemiz ” Okul Kantini”nde kutlandı hep beraber, ” Bu gece son gecemiz, ayrılıklar yakında” şarkısı eşliğinde. Şarkı devamında ” At kadehi elinden” derken , bizim hep bereber attığımız o kalemlerdi. Her nakarata eşlik etmek için alel acele o yerlerden toplanan kalemler ise işin cabası!

Hala o günleri ve o anları bugün gibi hatırlama becerisine sahibim. Eksikleri de var, görülemeyenleri de elbet.

Ama parçalarını bir araya getirip birleştirme imkanı sağlayacak arkadaşlarım hazır durumdalar, çok şükür. Aradan 37 yıl geçmiş, çoğu ile anılar tazelemeye gücüm var. Çoğu ile sohbetim, ilişkim hala devam  eder. Çoğuna çal kapı misafir olabilirim. Çoğu başımın üstündedir.

İşte bunlardan birine  şahit olunca 19 Mayıs günü, yazının gerekçesi ortaya çıkıverdi. Telefonum en umulmaz bir anda çaldı. Ankara yine bir akşam üzeri yağmurlarına teslim olmuş, yağmurdan sığınak arayanlar içinde olduğumuzdan en çabuk saklanılan bir mekandaydık. Bir evin balkon altında.

İsimsiz bir numaraydı çalan.

” Haldun, merhaba” diye başlayan ilk sohbet, “nasılsın arkadaşım” diye devam ediyordu. ” Ankaralara gidince unutmuyorsun değil mi” sözündeki bir kelime ” unutmuyon” şeklinde teleffuz ediliverince, ilk ipucu elime geçiveriyordu.

” Şöyle canım sıkıldı da bir arayıvereyim dedim” sözü ise, bana bir kumar oynatmaya hak kazandırmıştı adeta.

” Sami, sen misin?” sözü, bir kahkahanın kopmasına yaramıştı.

Telefon numarası kayıtlı olan arkadaşım başka bir telefon numarasından aramış, benim de her şeye rağmen bir bir tercih yapma zorunluluğum ortaya çıkmıştı. Arkadaş tercihi!

Tercih doğruydu! İsim doğruydu! Hafıza doğruydu!

Aynı okulda  7 yıl birlikte okuduğunuz, okulu bitirmişliğinizin üzerinden ve ayrılığınızın üzerinden 37 yıl geçmiş ve en son da,  2 yıl önceki Kurban Bayramında 8-10 dakika sohbet etme imkanı bulduğunuz bir arkadaşınızın sesini, bıktırıcı Ankara yağmurları altında saklanabildiğiniz en masum yerde bile tahmin etmeliydiniz.

 Ettim.

O ses bana, 37 yıl önceki bir ayrılığın yıldönümünü hatırlattı. Demirci İlk Öğretmen Okulu’nun son mezunlarını.

Erdal’ları, Mehmet Nuri’leri, Ahmet’leri, Zeki’leri, İsmail’leri, Fikri’leri. Meral’leri, Fatma’ları, Zeynep’leri, Ayten’leri. Daha neleri!

Demirci Okul Arkadaşlığı idi bizim ortak mayamız. Yarısı çocuk, yarısı masum. Kimisi sılada, kimisi yoksun.

Demirci Okul Arkadaşlığı idi bizim ortak anımız. Dersler, sınavlar, müsamareler.

Demirci Okul Arkadaşlığı idi bizim mekanlarımız. Yemekhaneler, yatakhaneler, etüd sınıfları, kantinler.

Evet, Demirci Okul Arkadaşlığı idi bizim varlığımız. Öğretmenler, yöneticiler, şefler.

Ve Demirci idi arkadaşlığımız; gelirken ağlanan, giderken ağlanan.

Bir Kitabın Heyecanı

Bir Kitabın Heyecanı

  Bildiğiniz gibi yazılarım arasında, “ Koleksiyonumdan Eski Kitaplar” başlığında bir bölüm ve bu bölüm içinde de beğendiğim ve de arandığında  nadir bulunan kitaplardan da bahsettiğim bir kaç bibliyografik anlatımım var.

 Bu anlatımlarımda, kitabın fiziki yapısı ve özellikleri kadar, kısaca  o kitabın niçin basılmış olduğuna dair, ya yazarının, ya  yayınevi sahibi veya bir başka bilim adamının açıklamalarına yer vermeyi hedeflemekte, kitap içinden alıntılar yaparak, onu yeniden okutmaya özen göstermeye çalışmaktayım.

 Tahmin etmektesiniz ki, bu kitaplar, okurundan ayrılalı epey olmuş, sayfaları açılmayalı fazlaca zaman geçmiş kitaplardır. 

 İşte bu kitaplardan biriydi; “ İstanbul- İstanbul’un Tarihi ve Camileri”. Yazılarım içinde 1999 yılında kaleme alıp, sizlerle paylaşmış olduğum bir kitap.(*)

 Her kitabım gibi, sessiz ve sakin bir köşede oturmakta, hatırlanmayı bekler bir eda ile gelen geçene gülümsemekteydi. Ben bile o tarihten bu yana el sürmemiş,  çoğu kez göz göze bile gelmemiştik.

 Bundan 1,5- 2 ay önceydi; elektronik posta  adresime bir yazı düştü:

 

Sayın Haldun Cezayirlioğlu,

 Koleksiyonunuzda bulunan İSTANBUL/ İSTANBUL’UN TARİHİ VE CAMİLERİ (HC Koleksiyonu, 0704098) kitabın yazarı Lamia Köseoğlu’nun (bugünkü soyadı Peker) kızıyım.

 Internette araştırırken bu güzel sürprizle karşılaştık. Kitabın hazırlanış hikayesini annemin TMTF anıları eşliğinde dinledik.

 Öğrencilik yıllarında yapmış olduğu bu çalışmanın akıbetinin ne olduğunu hep merak ederdi ve değerlendirilmiş olduğunu öğrenince çok sevindi.

 Bu vesileyle hem size merhaba demek, hem de kitabın koleyksiyonunuza ne şekilde ulaştığı konusunda bilgi almak istedik.

 Nazik ilginize şimdiden teşekkür ederiz.

 Seda ve Lamia Peker”

 İşte bu elektronik posta, kitaba yeni bir can , yeni bir hüviyet, yepyeni bir kimlik vermişti. Rafların birinde oturup kalmaktan usanan o kitap, ayağa kalkmış, adeta belini doğrultmuştu. Şöyle bir bakındı diğerlerine, hafiften burun kıvırarak. “ İşte dedi geldi vaktim”.

 Sonraki yazışmalarımızdan da anlaşıldı ki, kitabın hazırlayıcıları arasında ilk sırada olan Lamia Köseoğlu, kitabını hiç görmemiş, hatta basılmış olabildiğinden bile habersiz bırakılmıştı.

 O, aslında yıllar önce Uluslararası Turizm Rehberi ünvanı alabilmek için, statü gereği bir tez çalışması yapmış, İstanbul’un camilerini inceleyen bir çalışmada bulunmuştu. O tez’in de başarısıyla Rehber olma hakkına çoktan kavuşmuş ama tezinin bir kitaba dönüşebileceği hiç aklına gelmemiş. Dahası, birileri arayıp da bundan bahsetmemiş bile.

 Ne zaman ki kızı Seda Peker’in aklına “ annesi için internette arama yapma” fikri düşüp gerçekleştirilince; karşılarına kocaman bir resim çıkıvermiş.

 Yıllar sonra, önlerinde  kapak resmi ve tanıtım bilgileriyle birlikte kitabını görünce bir hayli şaşırmış ve heyecanlanmış olmalı Lamia Hocam. Nitekim bu heyecanı da yaşamış zaten. Çok şaşırmış.

Kolay değil ki 1970 yılı baskıya sahip olan bu kitabı hemen bir yerlerde bulup alıvermek. Görmek, eline alıp şöyle bir bakmak ister insan. Emeğini elde etmek ister.Sevmek ister.Tozlu tozlu koklamak ister.

 Ama kitap Ankara’da, kitabın asıl sahibi İstanbul’da olunca, buluşup, görüvermek, sevip koklayıvermek ne mümkün!

 Üstelik böylesi bir hatırası olan kitaba, yazarından bir ithaf yazısı almak da benim dileğim olmamalı mı?

 İşte o sıralarda İstanbul’da açılacak Köy Enstitüleri Sergisi” için çabalamakta, hazırlanmaktaydım.

 Bu gelişmeyi kızı Seda Peker ile paylaşınca, bir kaç kez ertelemeye ve iptale rağmen, 17 Nisan 2012 Günü Sergi açılışı için sözleşmiş olduk.

 Bana düşen en önemli görev, tozlu raflardan belini doğrultup, hatta ellerini beline atma cesareti göstermiş o kitabı alıp, hiç unutmadan İstanbul valizine yerleştirmek olmalıydı. Yaptım da.

 Sergi  için geldiğimiz İstanbul’da geçen iki günün ardından, açılış günü otel odamızda giyinirken el attığım ilk eşya bu kitap oldu.

 Gördüğü ilgi ve ihtimam, eşimin ve oğlumun ilgisini çektiğinden, bu hikayelerin hepsinden yeni baştan sözedildi. Oğlumun sorusu, konunun son cümlesiydi.

“ Gelecekler mi bakalım?”

  Sergi açılışındaydık. Kalabalık ve gürültülü bir ortam. Üstelik yıllardır görmediğim dostlarım da  aramızda. Zaman zaman konuklara sergiyi dolaştırıyor, kimi zaman da bulduğum bir masadan bir şeyler atıştırıyorum.

 Bir ara çekiştirilip, yönüm değiştirildi.

İki konuğum vardı.

Evet gelenler, Lamia Hanım ve kızı Seda Peker’di. Bu kez şaşırma sırası bana gelmişti. Beklediğim halde gerçekleşen bu tablodan biraz ürkmüştüm doğrusu. Sanırım onların heyecanıydı beni ürküten. Ben de heyecanlandım.

Kitap?

 Kitabı yanıma alamazdım. Getirip de teslim edebileceğim bir insan da yoktu o esnalarda. Ama otelin çok yakında oluşuna güvenip, rahattım aslında.

Bir koşu gidilip, kitap bavuldan alınıp gelindi.

Ve sahibine verildi. Nasıl bir heyecan yaşandı bilemiyorum. Nasıl bir duygu seliydi. Nasıl bir burukluk, nasıl bir tebessümdü?

 Göz yaşı var mıydı?

Kitap için, bir yazarın evladı derler ya, doğrumuydu?

 Sanki o an, kitap da başlamıştı ağlamaya. Sanki anasına kavuşmuş bir yavru gibiydi. Tiril tiril titriyordu kitap. Sayfalar coşmuş, ayaklanıyordu. Her biri bir köşeden sesler çıkartıyordu. Yıllarca tozlu raflarda sessiz ,sakin bir hayat süren sayfalar, şimdi tozu dumana katıyorlardı. Öyle ya, hem anasına, hem yurduna kavuşmuştu o kitap. İstanbul’a geldiğini anlamıştı, Pera’nın nemli havasından. Belki yıllar sonra ilk kez İstanbul soluyordu. İstanbul kokluyordu.

 Bağırışları “İstanbul” diye tempo tutuyordu belki. Belki de kaçmaya, sokaklarda yok olmaya can atıyordu. Belki, yılların raf yorgunluğunu, bir kaç adım öte  Çiçek Pasajında dinlendirmeye çalışıyordu.  

 Heyhat! Diye bir haykırışa ihtiyacı vardı, belki. Sallanıp yürümeye, sokak çalgıcılarına takılmaya hakkı vardı, kim bilir!

 Belki en büyük dileği, onu almaya gelenler ile elele tutuşup, veda ederek gitmek isteyişiydi! El ele evlerine dönüşleriydi.

 Kim bilir?

 Bir karanfil yerleştirmek isterdi yapraklarının arasına belki! Ya da Balık Pazarına dalıp şöyle bir dolaşmak isterdi, gürültülü esnafın arasında. Bunca sükunetli bir depodan çıkmanın hazzını, seslerde aramak isterdi.

 Olmadı, Tünele koşmak, en yakın bir caminin şadırvanına uazanarak, kana kana bir su içmek isterdi.

 Ne diyeyim, İstanbul olmak, İstanbul’da kalmak isterdi, belki!

O kitap, bir kaç dakika daha Lamia Hocamın elinde kaldı, sayfaları çevirdi tek tek. Çizdiği grafikleri ve nasıl çizdiğini anlattı sakin sakin.

 Benim kalemimle, kitabı bana ithaf eden sözler yazdı.İmzaladı.

Sonra, sonra o kitap Ankara’da tozlu raflara geri dönmek üzere bana geldi, koşarak. Yetmişti bu kadarlık ayrılık. Yetmişti.

İstanbul kalabalık, İstanbul gürültülü, İstanbul nemliydi.

Üstelik İstanbul’un camileri vardı, Ankara’da ise İstanbul camilerini yazan bir kitap olmalıydı o.

Lamia Hocam ve kızı, tüm zariflikleriyle, tüm güzellikleriyle, bir kitaba can vermenin hazzını yaşayarak ve yaşatarak erkenden ayrıldılar.Geride hüzün bıraktılar.

Unutulmaz bir anıya ad koydular. Unutulmaz bir hikaye yazdılar.   

……………… 

 

(*) Kitap hakkında yazılan yazıya ulaşmak için:

http://www.halduncezayirlioglu.com/2009/04/09/koleksiyonumdan-eski-kitaplar-5/