İki Ankara

Ankaranın tarihi ve sosyal olayları üzerine gerek şahsımın kaleme aldığı gerekse de bu konuda deneyimi büyük olan üstadlarımızın yazdıklarını  sizlerle paylaşmış, “Eski Ankara”nın, bugünlerde pek bilinmeyen ve hatırlanmayan çeşitli yönlerini  ortaya çıkarmaya çalışmıştık. Bu çalışmalar gördüğümüz kadarıyla, Ankara üzerine birşeyler okumak istiyenler için de kısa ve özlü yazılar oluşu sebebiyle büyük önem ihtiva etmektedir.

Bu yazımızda da yazar ve edebiyat tarihçisi İsmaik Habib SEVÜK’ün bir Ankara yazısına yer vermekteyiz. “ İki Ankara” başlıklı bu yazı, yazarın ilk baskısı 1936 yılında yapılan “ O Zamanlar   1920- 1923” adlı kitabından alınmadır. Yazar, “ O Zamanlar” Türk Milletinin kutsiyetidir demekte, kıymetin, yazılarda olmadığını, “yazılan zamanlarda” olduğunu vurgulamaktadır.

H.C

İKİ  ANKARA

 İsmail Habib SEVÜK- 1936

 

Ankara’ya gelmeden biliyordum ki iki nevi  Ankara vardır. Bunun biri maddî Ankara, şu coğrafyalarda okuduğumuz, Timurlenk ile Yıldırım’ın yakınında harp ettiklerini tarihlerden öğrendiğimiz Ankara . Şu yolu düşen yolcuların gözleriyle gördüğü, yazın tozundan, kışın çamurundan bizar oldukları Ankara , şu kaleleri bir tepenin çepçevre etrafını kuşatarak ekserisi topraktan yapılmış evleriyle, nazarlara hiç de güzel görünmeyen Ankara, hulasa şu beş altı sene evvel büyük bir yangınla göğsünde geniş bir yanık yarası açılan donuk ve sincabî renkli Ankara ; bunu hep biliyorduk.
İki senedir yine biliyorduk ki bu maddî Ankara ’nın yanında bir de manevî Ankara yükseldi. Bu ikinci Ankara’nın her evi çelikten bir kaleydi. Ve her kalesi semanın büreleri gibi yüksekti; bu ikinci Ankara’yı insanlar değil sanki mafevkelhayal mahlûklar bina etmişti, o Ankara’nın sükkânı etten ve kemikten değil tunçtan ve demirdendi. Anadolu’nun payitahtı biliyordum ki işte asıl bu Ankara’dır.
Bir payitaht ki bu milletin azminden doğdu ve o azmin alevinde parladı. Bu manevî Ankara’nın azametiyle gözleri kamaşan ve bu manevî Ankara’nın dünyaya boyun eğmeyen tecellüdü karşısında akıllarına durgunluk gelen ecnebiler buraya gelip de şu maddî Ankara’yı görünce ve maddî Ankara’da siyah kalpaklı bir kalabalığın kendi halinde gezindiğini, herkesin sâkinâne kendi işiyle meşgul olduğunu anlayınca hayrete düşüyorlar.
Onlar zannediyorlar ki dünyayı velveleye veren şu Ankara mutlaka devlerin yaptığı bir şehirdir ve dünyayı hayrete düşüren şu Milliciler mutlaka yanardağ lavları gibi kaynayıp duran kimselerdir, halbuki onlar bu şehri alelâde bir şehir, buradaki insanları yaptıkları büyük tarihî rolden bihaber imişler gibi lâkayd ve müsterih bir halde gezinir görünce işittikleriyle gördükleri arasında mütehayyir kalıyorlar; işittikleri harikanın hayaliyle, gördükleri besatetin hakikati onları şaşırtıyor. Lâ^kin ben hiç şaşırmadım, biliyordum ki bir maddî  Ankara, bir de manevî Ankara vardır. Fakat ne kadar tuhaf, ben daha buraya gelmeden iki nevi Ankara olduğunu biliyordum., buraya geldikten sonra ise nereye baksan her sahada, hep başka başka nazarlarla iki nevi Ankara görmeye başladım:
İşte şu tepedeki kalenin altına bakıyorum, kurutulmuş çamurdan yapılmış gibi birtakım harap ve bitap evler var, sonra aşağıya göz atıyorum, bacalarından beyaz dumanlar çıkan imalathaneleriyle ve düdüklerinden keskin sadalar çıkan lokomotifleriyle bir dilim mamure gibi uzanan istasyon semti.
İşte Taşhan ve Millet Meclisi binası önündeki meydanlıktayım, dört tarafa ayrılan dört geniş caddesi ve her vakit karınca gibi kaynaşan insanlarıyla bu meydan, insana meselâ Beyazıd Meydanı’ndan daha cevval ve daha haşmetli bir his veriyor. Halbuki biraz yukarı çıkın, biraz sağa bükülün, yeni yapılmış tahta barakadan dükkânları görünce öyle zannedersin ki burası zelzeleden göç etmiş insanların beş on gün vakit geçirmek için vücuda getirdikleri muvakkat bir çarşıdır. Öyle ki üç dükkanı bir çift mandaya koşsan üçünü de sürükleyip götürebilir!

 
Ankara’nın yalnız binalarına değil nereye ve hangi safhasına baksan hep bu ikiliği görüyorsun. Bu şehir bana her şeyinde tezatlar meşheri gibi göründü. Harabeyle mamure, yenilikle eskilik değil burada gürültüyle sükûnet de yan yana yaşıyor. Millet Meclisi’nden Karaoğlan Çarşısı!na kadar İstanbul’un en kalabalık caddelerinden geri kalmayan bir izdiham; yeni serpuşlu , muhtelif kıyafetli bir insan kaynayışı; arı kovanlarındaki sağır gürültüyü andıran bir uğultu; sonra koyun pazarı çarşısını geçince, kuytu bir yere düşmüş yosunlu bir göl gibi sakin ve dalgasız bir hava; bir gölge halinde sessizce evine dönen yerliler.

Ankara’da bu ikiliği en memul edilmeyecek yerde bile görürsün, mesela burada bir iki lokanta var. Nefasetleri oldukça mükemmel; nefasetleri oldukça iyi, zannedersin ki bu bir iki lokanta buraya İstanbul’un bir köşesinden kopup gelmiş, halbuki diğer taraftan burada yine bir iki otel var. Bunlara otelden başka her şey diyebilirsin. Kastamonu- Ankara yolunda topraktan yapılmış biçare zavallı hanlar bile bu otellerden daha rahat. Güya iki üç gündür memleketin en iyi otelindeyim. Odada ne oturacak bir sandalye, ne yazı yazacak bir masa var, şu satırları yatağın üstünde yazıyorum, avuç içi kadar kırık bir ayna var ki herkes saçını tarasın diye sabahları odadan odaya dolaştırılıyor!

Ankara’da en ziyade acıdığım ikilik, yerliyle yabancının yekdiğerinden büsbütün ayrı yaşamasıdır. Burada yerli ile yabancı, mabedlerde yakılan zeytinyağlı kandillere benziyor: O kandillerde nasıl zeytinyağı ile su yan yana duruyor ve yine nasıl birbirleriyle zerre kadar ihtilat etmiyorlarsa burada yerlilerle yabancılar da öyle. Halbuki yerliler sokulgan olsalar hâdisatın memleketleri için ihzar ettiği bu müstesna lütuftan ne kadar çok istifade ederlerdi. Ankara  ki cihan tarihinin en harikaengiz bir vak’asına sahne oldu. Buradaki tarihin hem en celâledkârane, hem en tecellüdkârane bir oyunu oynanıyor, yarın payitahtı daha ileri, daha başka bir yere nakletmek icap edince Ankara  dekorları kaldırılmış bir sahneye dönecek: Ben Ankaralıların sonradan duyacakları nedamete şimdiden çok acıyorum. Kabahat kimde? Yabancılara karışmaktan çekinen yerlilerde mi, yerlilerin arasına sokulmayı beceremeyen yabancılarda mı? Hani şairlerimiz ve muharrirlerimiz var ki eserleri okunmadığı için halktan şikâyet ederler, halka sorsan o eserleri anlamadığı için okumadığını söyler; halk biraz okumayı öğrense ve yazanlar da okunacak eserler yazsa bu anlaşamamazlık tabiî ortadan kalkacaktır. Ankara’da yerliyle yabancının zeytinyağı ile su gibi hem bitişik hem ayrı yaşamasının hikmetini düşünürken anladım ki bu da çok şeyimizde olduğu gibi hatası iki tarafa ait olan iki cepheli bir derttir.

Bir Cevap Yazın