Salnamelerde VAN

Osmanlı Tarihinin başlıca kroniklerinden sayılan salnameler içinde yeralan vilayet salnamelerinden günümüze örnekler taşımak istemekteyiz. Ancak sebep aşikar olunca, salnamenin de Van”dan olması boşuna değildir. Ne yazık ki elimizdeki özgün bir salname değildir. Üstelik Van Salnamesi de değildir.Kaynağımız 1293 Salname-i Vilayet-i Erzurum adını taşımaktadır. 

Çünkü salnamelerdeki kayıtlar, Van’ı Erzurum’un bir sancağı olarak göstermektedir. 1878 yılına ait salnamede Van merkez nüfusu 25726 olarak gözükmektedir. Bunlara, Şemdinan ( Şemdinli), Elbak ( Başkale), Erciş, Müküs ( Bahçesaray), Mahmudi, Gevaş, Çölemerik (Hakkari) ve Gevar ( Yüksekova) olmak üzere 9 ilçe ve bağlı köylerinin nüfusu da eklendiğinde, Van Sancağı nüfusu 41628’i buluyor.

Devam ediyoruz: ” Van Kasabasında kuyumcu, bakırcı,saraç ve benzeri hafif el sanatları olup avani,sim ve nehasiye dair herbir şey imal olunduğu gibi tebelkari zarfları dahi yapılır. Bundan başka çulha esnafı Van Abası diye bilinir. Saku (palto) ve setrelik şal abaları,beyaz ve kırmızı bezler dokuyarak zikredilen şal ve abalarla vilayette sarfedildiği gibi Dersaadet’e gönderilip zikredilen beyaz ve kırmızı bezler kullanılır. Bunların dışında tamirci, dülger ve zaruri konularda ustalar dahi yeterli derecede mevcuttur.

Gevaş Kazasında çulha esnafına Şebik denilir.Bir nevi şal ve yünden nakışlı seccade ve her türlü keçe imal ve satıldığı gibi halkın kadın kısmı kendi evlerinde makbul ve muteber kilim ve seccade dokuyarak kazada sarf ve satılır.

Şatak kazasında ise üstün vasıfta şal ve aba dokunarak Erzurum ve diğer bölgelere gönderip sattırırlar.”

Salname sayfalarında dolaşırken, bugünkü deprem afetlerine ışık tutabilecek ufacık bir yazıya da rastlamak mümkün olabiliyor.

“Van Sancağında olan kaplıcalar” başlıklı yazının devamında “Erciş Kazasında Zilan Deresi bölgesinde kükürtlü bir sıcak su kaplıcası, bel ağrısı ve yel illetine faydalıdır.” denmektedir.

Van Eski Belediye Başkanı Aydın Talay’ın çabalarıyla ortaya çıkan Salnamelerde Van adlı kitabı, günümüz olaylarına karşı bir hatıra olarak adlandırmak istiyorum. Bir Van Atasözü ile de Van’ı ve Vanlıları saygıyla anıyorum. Koyunu olmayanın, bıçağı keskin olur.

Cumhuriyetin 50 ‘nci Yıl Marşı’nı Okullarda Söyleyen Kuşaktanız

Meğerse yıllar nasıl akıp gidermiş. Gidermiş de bizi peşinden sürüklermiş. Geriye dönüp bakıldığında yaşananlar o kadar taze görünüyor ki! İşte daha dün okullardaydık. Daha dün sıralarda dizlerimiz vardı. Ellerimiz, kitaplarımız vardı.

Daha dündü Müzik Dersinde mandolinlerimizle koro oluşturduğumuz. Hep beraber bir coşku tutturduğumuz.

Cumhuriyetin 50’inci yılına hazırlandığımız. 

“Müjdeler var yurdumun toprağına taşına.
Erdi Cumhuriyetim elli şeref yaşına.
Bu rüzgârla şahlanmış dalga dalga bayrağım.
Başka bir tuğ yaraşmaz Türk’ün özgür başına.”

Dizeleriyle başlayıp, en çok da sesimizi nakarat kısmı olan:

“Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu.
Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu.”

dizelerine hasrettiğimiz marş.

Hele bir haftamız var ki, adeta bütün dersler Müzik olmuştu bize. Güzel söyleme, güzel çalma ve uyumlu bir akort oluşturma adına, koşuşturup durmuştuk.

O hafta marş olmuştuk her birimiz.

Hatırladığım kadarıyla da muhteşem bir final ile başarımızı tescillemiştik. Cumhuriyet Bayramı öncesi düzenlenen bir Müsamere Gecesinde, sahne alan Koro’nun marşı söylemelerine müsaade etmemiş, hep beraber ayakta söylemiştik.

“Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu.
Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu.”

Böylesine bir kuşaktık ;Cumhuriyetin 50’inci Yıl Marşını okullarda, sıralarda öğrenen bir kuşaktık.

Şimdi ise Cumhuriyetin 88’inci Yılını kutlamaktayız.

Nice yıllara.

Cumhuriyet’in 1000 Kitabı Sergisi Üzerine

Bugün ” Cumhuriyetimizin ve Günümüzün Heykelleriyle Ankara” adlı Fotoğraf Sergimizin açılışı vardı. Daha önce yazıp belirttiğimiz gibi, bir kaç kez  açmış olduğumuz  Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri temalı sergilerimizin farklı bir konsept içinde sergilenmesinden ibaretti. Eş-dostun katılımıyla sade bir açılış yapıp, Ankaralıların izlemelerine 10 gün süreyle açmış bulunuyoruz.

Ama sergi açılışında başka bir sergi oluşumundan bahsetmek ve gündeme bunu taşımak nasıl bir duygudur? İşte bu duyguyu tattık o esnada. Açılışı 10 dakika önce gerçekleşmiş bir sergiyi, başka bir köşeye koyup, yeni ufuklara yol açmak, nasıl bir şeydir onu yaşadık.

Değerli dostlarımız ve koleksiyonerler ile biraraya gelip de bundan daha iyi bir konu  bulunamazdı ki?

Aylar önce gündeme getirdiğimiz, mümkün olabilseydi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gününde açılışını yapacağımız, ancak sponsor bulamayışımız sebebiyle  gerçekleştiremediğimiz Cumhuriyet’in 100 Kitabı adlı sergi projemiz,ciddi bir şekilde tartışıldı. Herkesin yapılmasında hemfikir olduğu projenin ilk sağlam temelleri atıldı adeta.

Umuyoruz önümüzdeki hafta yapılacak çalışmalar, bu işin yolunu açacak. Sponsor bulma gayretlerimiz nihayet bulacak.

Heyecanımız, açılan serginin heyecanı değildi. Heyacanımız, açacağımız bir olası serginin heyecanıydı.İnanın çok heyecanlıydık. Üstelik bu kez heyecanımız bitecek gibi de değil.

Van

Bir yaz mevsimi 1o gün boyunca işsiz- güçsüz kalıp doyasıya gezdiğim bir kentti Van. Sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına dek kayıtsız-kuyutsuz dolaştığım kent. Van’a gelişim Ağrı’dan olduğu için Erciş üzerinden gelmiş ve ilk gözüme çarpan da; yolun hemen sağında tabelasını gördüğüm ” İsmail Hakkı Tonguç İlk Öğretim Okulu” olmuştu.

Çok arzulamıştım ilk günden itibaren o Okulu görmeyi. Ancak dediğim üzere, yaz mevsimiydi ve okullar kapalıydı.Kaldığım yer ile, okulun arasının da çok uzak oluşu sebebiyle de, her saatte okulun açık olmayacağını göze alarak gitmemiştim. 

Sabah kahvaltılarımı, o şehir merkezindeki, ünlü kahvaltıcılarda yapar, peynir ve sebze çarşılarını dolaşır, o güne mahsus yaptığım program dahilinde ya bir müze , ya bir kütüphane gezisi yapar, ya da eski kitap satıcılarının peşine düşerdim. Adını şimdi hatırlayamadığım bir çok eski camileri dolaştığımı, eski sokak aralarında kaybolduğumu, öğle yemeğinde illaki bir başka ciğerci de olduğumu da belirtmeliyim.

Bütün bir günümü Van Kalesinde geçirdiğimi, sonunda da kale dibinde o zamanlar için yeni açılmış olan Van Evi’nin bahçesinde  oturup, uzun bir vakit geçirdiğimi de iyi hatırlıyorum. Hatta küçük çay semaverimin biteceğini düşünerek her defasında, çay bardaklarımı azar azar doldurduğumu da.Akşama doğru şehre dönmek  için minibüse binmek gayesiyle bir dünya koşturduğumu, ancak aynı minibüsün bir süre sonra oradan geçtiğini de.

Nasıl güzel bir gündü!

Peki Edremit sahillerinde koca bir günü geçirerek, o günün akşamında  nasıl yandığımı fark etttiğimde yaşadığım şaşkınlık? Yüzümün birden kapkara kesilmesi.

Söylenenlere kulak asmayışımın bedelini, iki büyük gece, uykusuzluk çekerek ödememiş miydim?

Nasıl çok beğenmiştim Edremit sahillerini. Suyun içine sandalye ile oturuşumun fotoğrafı yok belki ama bir daha hiç yaşanamayacak taze anılar çok var. Neydi o balığın adı İnci Kefali mi? Yerken ayaklarım suyun içinde değil di belki ama; o kefalin tadı, suyun özlemini gideriyordu zaten.

Sonrasında tek başıma patikaları izleyerek o dağa nasıl çıkmıştım peki? Edremit ve tüm Van, ayaklarımın altındaydı sanki. Nasıl yeşillik ve güzellikti her yer. Bütün sular Göle akıyor, yanında da hep bir şeyler büyütüyordu. Çok sevmiştim bu yöreleri.

Ve yine tam bir günümü geçirdiğim Akdamar Kilisesi. Adanın adını unuttum şimdi. Bir yerlere bakıp öğrenmenin de bir keyif katmayacağını biliyorum. Küçücük o adada geçirdiğim o uzun saatlerin anlamını bulmakta güçlük çekiyorum. Öyle ya, Kilise restorasyonda idi, kimse içeriye alınmıyor ancak dışardan çevresinin gezilmesine müsaade ediliyordu.

Ancak yine durmamıştım, cebimde taşıdığım bir kartın avantajını kullanarak ve Ankara’dan geldiğimi beyan ederek şahsıma gezme imkanı tanıtmış, üstelik bir uzmanın da refakati eşliğinde kilise hakkında tüm detayları bana sıralanmıştı. 

Sonradan kalabalıktan bazılarının şahsımı gösterek hak iddia ettiklerine şahit olmuştum. Öyle ya, Kilise ziyaretinden sonra adadan ayrılmayan ve bütün gününü yine adadan geçiren kişinin “önceliği” ne olabilir di ki?

Doyumsuz manzarayı ve ücra koylar oluşturmuş sahilinde suya girenleri izleyerek gün geçirmek çok hoş gelmişti. Hatta şimdi adlarını unuttuğum 3 Diyarbakırlı genç ile yaptığım söyleşi de işin cabasıydı. Onlar da gezme ve ziyaret için Van’a gelmişler, yolları da bugün Akdamar’a düşmüştü. Çenç ve tecrübesiz oluşlarına verdiğim radikal söylemlerine rağmen gün boyu oturup konuşmuştuk. Elbette mümkün olmamıştı birbirimizi değiştirmek, yenilemek, ama bir soru işareti bırakabilmiştik birbirlerimize. Bugün hatırladığım soru işareti, o günün sıcaklığından kalmaktadır. Umarım benim bıraktığım soru işaretleri de, özellikle bugün o gençlerin hafızalarında canlanmıştır. 

Van’ın değeri, yalnızca ” Deniz-Göl değildir.

Göl olmasa da Van, bizler için hep Van’dır.

Kimseye bu kısa cümleleri açmaya, açıklamaya mecbur değilimdir. Eğer o 3 genç, bugün bu cümleleri hatırlasalar çoktan yeter.

Benim bisküvit ikramlarının yanında, onların yanlarında getirdikleri bazlamalar ile devam eden söyleşilerin bitiş anı ise ne yazık ki, yine Deniz-Göl olmuştur. Adadan ayrılacak tekneye binmesi gereken 2 kişiden biri olmak bana düşmüştü. Hızlı bir vedalaşma olmuştu gençlerle. Sanırım onlarla bir daha görüşmek asla mümkün olamayacaktır. Ama Deniz- Göl, hep olacaktır.

Sonrasında yine bugün yine adını unuttuğum bir İlçe ziyareti vardı sırada. Filmin adını bile zor hatırladım şimdi; Vizontele Filminin çekildiği sahneleri, setleri gezmiştim.

O bölgenin esnafının söylediği şu sözler ise hafızamdan hiç silinmeyecek. ” Beyim siz, o yıllar gelecektiniz ki buralar kamp çadırlarından geçilmez,binlerce insan suya girer çıkardı. Ne su yeterdi insanlara , ne ekmek; öldürdüler” 

Van: bugün karalar bağlıyor. Analar ağlıyor.

Sevdiğim, geç tanıdığım ama çok alıştığım Van; şimdi ağlıyor. Göl de ağlıyor.

Yetmiyor; 75 milyon insan ağlıyor.

Köy Enstitüsü Kültürü Üzerine Küçük Notlar 7 : ” Köy Kalkınma Elemanları ve Köy Öğretmeni Yetiştirme Kursu”

Cumhuriyet sonrası ilk eğitim hamleleri içinde “ Kurslar” ın ayrı bir önemi olduğunu ve söz konusu “kurslar” yoluyla, toplumumuzun hızlı bir eğitim ve öğretim sürecinden geçirilmek istendiği bilinmektedir.

Bu kurslar bir genel kültürleşme sürecine imkan tanımakta iken, aynı zamanda değişik basamaklarıyla da “iş erbabı”, “meslek sahibi”, “bilinçli üretici”, “eleman” yetiştirilmesi arzzulanıyor ve bu konudaki çalışmalara da farklı bir yaklaşım sergileniyordu.

Bu sebepledir ki, 1930 sonrası süreçte çok sayıda  ve çok değişik nitelikte eğitim kursları açılarak, yurttaşların bu kurslara katılmaları teşvik edilmiştir.

Özellikle, kırsal kesim yurttaşların ve kırsal kesim hayatın donatılmasına ve şekillenmesine öncelik veren kurslar arasında, zirai kursları, zararlı hayvan ve böceklerle mücadele kurslarını,ıslah ve tohumculuk kurslarını ve nalbantlık kurslarını saymak gerekmektedir. Tahmin olunacağı gibi dönemin zorunlu siyasası, geniş bir coğrafyanın üzerinde yaşayan ve nüfus olarak da büyük çoğunluğu teşkil eden “köylü” nüfusun eğitimi ve ekonomi sürece dahil edilmesidir. Bu politikaların değişmez yöntemi de,  zamanla  tekamülleştirilen “köycülük kuram ve idealleri” olmuştur.

Genel anlamda “Köy Kalkınması” ve Köy Planlaması” kavramları içinde değerlendirilen her türlü “köycülük politikaları”, gerek CHF, gerek Halkevleri, gerekse de mahalli idareler ve özel idareler tarafından finanse edilerek ve günün moda deyimiyle “ himayelerinde” –korunarak can ve güç bulmuşlardır.

Elbette konusu itibariyle ilgili Bakanlıkların da katkısı ve desteği  de alınarak ve çoğu zaman ilgili Bakanlıkların teşvik ve yönlendirmeleriyle. Bu anlamda zamanın Ziraat Vekaleti / Nezareti’nin proje üretme ve kurs açma konusundaki çabaları ihmal edilemez ve gözden kaçırılamaz. Öyle ki, ayrı bir “köy” adlı resmi kuruluş  da olmadığı için, köye ve köycülüğe ait her türlü  etkinlik ve programın içinde söz konusu Bakanlığı görmek mümkün olmuştur.

Gerçi 1928 yılı sonu itibariyle Maarif vekaleti bünyesi içinde “Halk Terbiyesi Şubesi” ihdas edilmiş ve bir “toplum ve kamu  terbiyesi” kimliğinde götürülmek istenen bu bu eğitim ve öğretim çabası çalışmalarına başlanmıştır. Lakin, ilerleyen yıllarda kast edilen “halk eğitiminin”,  “köy eğitimi ” olduğu açığa çıkmıştır.  

İşte yine bir kurs ile karşılaşılmaktadır ki,  kurs düzenlemesinde zamanın Maarif Vekaleti  kadar işin tüm sorumluluğunu üstüne almış bir Ziraat Vekaleti karşılaşılmaktadır. Kursun adı bile bu iki Bakanlığın işbirliğini elzem ve muhakkak kılmaktadır.

Henüz  1936 yılının ilk ayları:  ve henüz Eğitmen Kursları adı, anılmaz ve telaffuz edilmez iken, adları sayılan iki Bakanlığın ortak bir çalışmasıyla, hayata geçirilen kursun adı; “Köy Kalkınma  Elemanları ve Köy Öğretmenleri Yetiştirme Kursu”dur.

Daha geriye dönülüp bakıldığında, Maarif Vekaleti tarafından açılmış, Köy Öğretmenleri Yetiştirme Kursu çalışmalarına rastlanılmaktadır.Hatta bu çabaları 1926-27 yılına kadar götürmek bile mümkün olabilmektedir. Ancak, Köy Öğretmenleri Yetiştirme  Kursu bünyesi içinde, başka bir etkinliğe ise ilk defa rastlanılmaktadır.

 Köy Kalkınma Elemanları ifadesinden anlatılmak istenenin ne olduğunu, aslında o zamanki yazılı belge ve dokümanlardan takip etmek  gerekmektedir. Ancak, Köy Kalkınma Elemanları ifadesi, bugünkü deyimimizle “köy önderleri” tanımımıza benzerlik ve özdeşlik taşımaktadır. Cumhuriyetin kurtarıcı bir eğitim projesi olan Köy Eğitmen Kurslarının bir safha önceki programının adı izlemini  veren, Köy Kalkınma  Elemanları ve Köy Öğretmenleri Yetiştirme Kursu’nun, ilk olarak Eskişehir Çifteler Çiftliğinde açılmış olması da tesadüfi değildir. Hatırlanacağı gibi, Eğitmen Kurslarının ilk uygulandığı yer de Çifteler Çitftliği olup, burasının bir çok zirai uygulamaya müsait olan iklim ve doğa yapısının yanısıra, zamanın geniş zirai donanımlarına da sahip olmasının da  buranın tercih edilmesinde katkısı bulunmaktadır.

Çifteler de organize edilen  kurs, muhtemelen  kendi programı içinde eksikliklerini, yararlarını, sebep ve sonuç ilişkilerini görerek, tartarak doğal gelişimi içinde Eğitmen Kurslarına dönüştürülmüştür.

Eğitmen Kurslarının bir sonraki safhasının da Köy Enstitüleri olduğunu kabul ve beyan ediyor isek, Köy Kalkınma  Elemanları ve Köy Öğretmenleri Yetiştirme Kurslarının tarihi önemini yeterince ortaya çıkarmak zorunluluğumuz bulunmaktadır.