İki eski dosttular!

Yazarken fark ettim ki hayatım boyunca “dosttular” kelimesini hiç yazmamışım. Öylesine yadırgadım ki! Nesi yanlış bu imlanın diye kendi kendime bakınıp durdum. Acaba şöyle mi yazmalıydım; “dost idiler!”. Sonra bir daha denedim; “dost tular!”. Neredeyse yanlışlardan medet umdum. Doğrusu buydu; lakin hiç yazılmamıştı! Kulağı değil ama gözü yoruyordu.

Demek ki, iki eski dostun anıları yazılmayalı çok olmuştu. Ya da eskiden dostluklar vardı da, şimdi yerini başka şeyler almış olmalıydı! Dostlar mı kalmamıştı, yoksa dostluklar mı?

Ne kadar önemlidir bu yaz sıcağında bilmem ama, dem vuracağım konu dostluklardır. İki dostun yaz sıcağındaki muhabbetidir. Yıllar öncesi kurulan dostluğun, yerde de olsa, karada da olsa süren heyecanı, devam eden mecrasıdır. Yan yana yürünülen bir koca serüvenin devamıdır.

Ege’nin bu yaz sıcağında, dostlukların üzerine esen hafif bir rüzgarı vardır. Ege’de mezarlar her yerde ağaçlar altındadır. Ege’nin yeli bazen gece, bazen gündüz eser durur.  Yel insanları, dağları, taşları da serinletir. Yel, sohbetlerin en müdavim konusudur Ege’nin. Dağ-taş yel konuşur, rüzgar konuşur yaz aylarında. Hele ki Ağustos sıcağında. İşte mezarlar da rüzgar konuşur, rüzgardan konuşur.

Bir dostluğa şahit oldum bu yaz Ege’de. Kıyıda köşede bir yerde. Ağaçlar altında, serince bir yerde. Demek ki rüzgar vaktiydi. Demek ki vakitlerden rüzgardı.Takvimlerden “sam yelleriydi”.

Başbaşa vermişlerdi iki dost. Takkeleri, sarıkları bu sıcakda başlarında, dayamışlardı kafa kafaya. Ah bir sohbet ki; eski Ramazanlardan dem vurur gibi.  Kim bilir hangi vaktin sohbetiydi bu; ya bir iftar öncesi, sıcak bir çorbanın kokusu içine bırakılmış, ya da teravihe uzanan bir yolun sokak karanlığı yüzlerinde alaplanmış.

Sıcak bir sohbetti; sımsıcak bir sohbet. Zamanın okumuş yazmışlığını başlarındaki sarık ve takkelere yansıtmış bir alemin, yaşayabileceği sıcak bir sohbet. Ramazan sohbetlerinin güzelliğine uzanan bir  vakar, gecelerin bir nebze olsun çoluk çocuğuna yansımış heyecanına ortak olmanın verdiği gurur.

Belli ki asker ocağının yaşanmış hikayeleri var bu dostluğun içinde. Aynı köyde olmanın, “köylüsü” olmanın bir hikayesi. Ege’de bir köyde doğmanın, küçükken sığır gütmenin, zeytin toplamanın, incir, üzüm sermenin bir hikayesi var. Kaçak tüttürülen sarma  Akhisar tütününün bir hikayesi var. Belki dayı çocuğu olmanın, en çok Ege’ye mahsus olmanın bir hikayesi var.

Medreselerde geçirilen ömrün, beraber kılınan namazların bir dostluğu var. Ezanı en uzak köye duyurmanın yarattığı yarışın herkesden gizlenen bir öyküsü var. Ortak kesilen kurbanların, evlendirilen kızların-oğulların bir hikayesi var. Belki dünür olmanın- dünür kalmanın bir hikayesi var.

En çok da sevilen bir yemeği, yengenin yapıyor olmasının hatırı var. Bitişik evde pişirilen bir lokma yemeğin yan yana paylaşılıp yenmesinde, bir somunun bölünüp ortaya konmasında  bir hayır var. Elbette de bir paye, bir lezzet bir ikram var. Elbette tüm bunların da bir hikayesi var.

Köy meydanlarında çevrilen oğlakların pişirilmesinde, ortaya serilen kilimlerin derlenmesinde, toprağın hasadında, bağın bozumunda, zeytinin serilmesinde bir hikaye var.

 İşte bu hikayelerdir ki, dostluğun pekişmesinde, dostluğun büyümesinde yer almışlardır. Daha nicesi dal budak sarmıştır.

İki eski dostun günümüze yansıyan anıları; baş-başa, kafa-kafaya verdikleri bu andır. Bu an, Ege’nin bir köyünde, kaybolmaya yüz tutmuş, eski mezar taşları arasında kaydedilmiştir.

O kadar derin bir dostluk anıdır ki onların hali, mezar taşları bile dibinde toprağa gömülmüş, yazılar okunamayacak bir hal almıştır. Sarmaş dolaş olmuş bir hal almıştır.

Onlar iki eski dosttular! Hala iki eski dostturlar!

Onlar Ege’nin bir köyünde, rüzgar fısıltıları arasında halleşmekte, halelleşmektedirler. Onlar, yıllar öncesini dostluğunun günümüze yansıyan bir halidirler. Nice sohbetin, nice hikayenin şahidi, tanığıdırlar. Onlar dostturlar! 

Hani günümüzde pek bulunmayan, pek aranmayan bir dostluğun.

Bir Cevap Yazın