4 Ağustos 1984

Ahmet Birim Cezayirlioğlu

Hayatta yaşanacak kaç çeşit sevinç olabilir ki? Hani çıldırasıya sevindiğiniz anlar? Ya da normal bir insan, bunların kaçını yaşar? Yaşayabilir?

İşte o günlerden biridir 4 Ağustos 1984. Bir cumartesi günüdür. Sıcak, bunaltıcı bir gündür.Ankara Cebeci Stadyumunda GS’nin bir maçı vardır.

Bedenen maçta iseniz de, aklınız oraya çok uzak olmayan bir mekandadır.

Goller birbiri ardına gelmektedir; lakin hiçbirine sevinç çığlıkları atılmamaktadır. Sevinç dakikalar sonrası gelecek bir doğuma saklanmaktadır.

İşte o anlardan biridir, insanın ilk kez baba olma sevinci. İşte o andır; sevincin çığlık olabildiği an.

4 Ağustos 1984, bugün 27 yaşını geride bırakan Ahmet Birim’in doğum günüdür. Hayata atıldığı gündür. Hayata başladığı gündür.

Kimbilir Belgrad’ın hangi mekanlarında 27’inci yaş günü kutlanacaktır. Kimbilir nasıl sevinç çığlıkları atılacaktır bu yaşta!  Bu yaş, hani benim de baba olduğum yaş olarak düşünülürse 27’inci yaş, kimbilir nelere gebe olacaktır. Neler hazırlayacaktır.

Ahmet Birim, kimbilir kaçıncı kez ana ocağından ayrı yaş günlerinden birini daha kutlayacaktır. Kimbilir kaç defa daha kutlayacaktır.

Şansı hep yanında olsun! Nice yıllar olsun..

Maarif Vekaleti Mektep Müzesi

Hayat bir iz bırakmak veya bir iz takip etmek üzerine kurulmamış mıdır? Geriye dönüp baktığınızda her sosyal olayda bunu yaşamıyor muyuz? Yalnızca sosyal olaylar da değil elbet. Hayatın her anında, izler var, her dem yeni izler bırakılmakta.

Bu yazı, bırakılan bir izi takip etmek için kaleme alınmıştır. Yıllar önce bırakılmış, ama üzerinden yıllardır  da bir daha gidilmemiş bir iz. Hani tarihçilerin yaptığı gibi; unutulmuş gitmiş bir şeyleri ortaya yeniden çıkarmak gibi.

Dünyanın bir ucundaki Machu- Picchu şehrini kalıntılarının gün yüzüne çıkartılmasıyla, hemen hemen aynı yıllarda dünyanın bir başka ucu Semerkand Uluğ Bey Rasathanesinin kalıntılarına denk gelinmesi yalnızca bir tesadüf müdür? Yoksa bazı izleri arayıp yola çıkmanın, güzel bir sonucu mudur? O izleri sürenlerin mükafatları mıdır?

Doğrusu bazı izler aranmalıdır. Yıllar geçse de üzerlerindeki tarihi tozlar kaldırılmalıdır.

Nihayetinde bu izler, insanlığın izleridir, karanlıktan arındırılmalıdır.

Üstüme düşen görev,içinde  ayak izlerini gördüğüm İsmail Hakkı Tonguç’un bir dönem ismiyle özdeşleşmiş Maarif Vekaleti Mektep Müzesi’ni araştırmak olmuştur.

Şimdiye değin hakkında 2-3 paragraftan fazla bilgiye ulaşamıdığım bir Müzeyi iyi anlamak,onu görmek için bırakılan izleri takip etmek olmuştur. 

Sanırım kısa bir süre sonra, bu konuda uzunca ve etraflıca bir yazıyı sizinle paylaşmış olacağım. Toplam 17 sayfalık bir Osmanlıca kaleme alınmış bir dokümanı okuyup, anlayıp sonra da bugünkü dilimize çevirmem gerekmektedir.

Bu yazı ilk bilgileriyle, yalnızca bir dönemin maarif hayatını ortaya koymayacak, bir ucu Köy Enstitülerine uzanan ” İş içinde, işle birlikte ve iş için” pedagojik yaklaşımının da bir uzantısı olacaktır. Sanki, Köy Enstitülerine uzanan sürecin bir kilometre taşlarından biri, labaratuvarlarından biri olmuştur. Hakikaten bir labaratuvar olmuştur. İsmail Hakkı Tonguç’u anlamanın başka bir yolu olmuştur.

Kısa sürecek bir tatile giderken, okunacak kitaplar yerine ele alınmış eski yazı bu fotokopiler, benim olduğu kadar, ne yaptığımı anlamakta zorluk çeken tatilciler için de ilginç olacaktır. Göreceğiz.

Eğit-Der Müzesi ve Turgut Kavraal

Bundan 10-15 yıl önce kadardı. Tesadüfen öğrendiğim bir adrese ziyarete gitmiş, beklemediğim kadar da büyük heyecanlar ve mutluluklar yaşamıştım.

Her şeyden önce çok büyük bir öğretmen ile tanışmış, onun büyüklüğü yanında ezilmiştim.İtiraf etmeliyim ki o yaşta ilk kez kendimi bu kadar yetersiz ve bilgisiz hissetmiştim.

Turgut Kavraal gittiğim bu küçük mekanın büyük adamıydı.Herşeyinin içinde ve başında olduğu bir dünya yaratmıştı. Kocaman bir müzeydi burası; Eğit-Der Müzesi.

Ankaranın Sokollu Semtinde küçük bir apartmanın, sanırım 4 küçük   odalı bir dairesi müzeye dönüştürülmüş, adeta bir eğitim dünyası yaratılmıştı.

Turgut Kavraal, o kendisine özgü sesiyle ve vurgularıyla her şeyi detaylarına kadar anlatmış, bana bir Türkiye Eğitim Tarihi portresi çizmişti. Bilmeyerek de yüzüme cahilliğimi vurmuştu.

İşte o cahilliğimi hissetmem beni başka kulvarlara yönlendirmiş, için için alevlenen Köy Enstitüleri sevdama yeni bakış açısı kazandırmıştı.

Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen ile ilk karşılaşmam değildi elbet. Ancak, Köy Enstitü mezunu bu denli heyecanlı, bu kadar dinç ilk öğretmendi benim için. Yaşlıydı belki ama, dinçti. Susmayacak kadar anlatan bir cevher vardı içinde.

Sonra bir kaç kez daha gittim yanına. Her defasında adımı hatırlayarak karşıladı beni.

Son gidişim yıllar önceydi. Belli ki henüz cep telefonları yoktu. Müze kapalıydı. Ancak kapıda onun ev adresi ve ev telefonu yazılıydı. Gitmişken hem onu görmek, hem müzeyi bir kez daha gezmek adına kendisini yakındaki bir postaneden  aradım. Gelip gelmeyeceğini sormak adına. Sanırım eşiydi, hasta olduğunu evde bulunduğunu söyledi. Ona rağmen gelmek beyanında bulunmuş, bu kez de ben bir başka seferde  gelme temennisiyle gelmemesini istememiştim.

Bir daha gittiğim de ise, müze taşınmıştı. Kimse nereye taşındığını da bilmiyordu. Duyumlarım üzerine Turgut Kavraal Hocanın rahatsızlığının arttığını da bildiğimden kendisini de arayamamıştım. Ne yazık ki bu kez telefonu da yoktu.

Olmadı; kendimi kendisinin yanında oldukça küçük gördüğüm Turgut Hocayı bir daha göremedim.

Sonra bir karanlık dönem oldu hatırlayamadığım. Niçin peşini bıraktım tüm bu takiplerin bilmiyorum.

Bir kaç yıl önce, Turgut Kavraal Hocanın vefat haberini aldım. Ama çok önceye aitti bu haber. Neler hissetiğimi ifade edemem. Daha çok pişmanlık ve en çok da ihmalkarlık.

Sonra Müzenin peşine düştüm. Müze yoktu. Müze kaybolmuştu. Araştırmalarım, sorgularım cevapsız kalıyordu. Sonunda bulabildiğim iki yetkilinin cevapları ise içler acısı. Henüz ben de kayıtlı olan bu cevapları isimleri ve zamanları kullanarak vermek, durumu daha da üzücü bir hale getireceğinden  yazmaktan çekiniyorum.

Keşke Turgut Kavraal Hocam ayakta olsaydı. Keşke nice cahiller kendini bilseydi.

Keşke bu müze yıkılmasaydı, kapanmasaydı. Keşke kimselere devredilmeseydi.

Daha da üzücü olanı, eğer yanlış değilse dağılmasaydı. Biliyorum, Turgut Kavraal Hocam başta olmak üzere nice insan bu müzenin can bulması için muhakkak çok emek verdiler. Lakin bugün gelinen noktada, yok olmasına kimse emek vermemiştir. Çok yazık.

Aşağıda okuyacağınız 2002 tarihli metin şimdi yerinde yeller esen Eğit -Der Müzesi’nin bir özür bildirgesi gibidir.

Gözü yaşlı okumak için başka bahane aramamalıdır. Umarım birileri çıkar da ; o malzemeler bende der de; Turgut Kavraal Müzesi’nin kurulmasına ilk adımı atar. Asıl göz yaşı, o an akmalıdır! 

Eğit-Der Eğitim Özel Müzesinin
Günümüzdeki Durumu ve Çalışmaları

Milli Eğitim Bakanlığı, özellikle Kültür Bakanlığının İlgili Genel Müdürlükleri’nin çok değerli katkıları, Çankaya Belediye Başkanlığı’nın destek ve yardımlarıyla kurulmuş, yardımsever eğitimcilerin ve vatandaşların bağış ve armağanları ile gelişmesini sürdürmektedir.

Eğit-Der Eğitim Müzesi’nin çalışmalarında çağdaş, oluşum ve gelişmelere koşut olarak bir yol izlenmekte, özellikle demokratik örgütlenme ile ilgili belge, bilgi kitap ve nesnelerin araştırmacılara ve ilgilenenlere sunulmasına özel bir önem verilmektedir.

Üniversite bitirme tezlerini müzemizden yararlanarak hazırlamak isteyen öğrencilere, asistanlara ve öğretim üyelerine gerekli her türlü kolaylık gösterilmekte bu konuda başarılı çalışma örnekleri giderek çoğalmaktadır.

Eğit-Der Eğitim Müzesi uluslararası düzeyde de gittikçe artan bir ilgi görmektedir. Özellikle Almanya, Hollanda, Danimarka ve Fransa’daki eğitimciler, Eğitim Sendikası üyeleri, Eğitim Müzeleri, bilim adamları, müzemizle ilgilenmekte, uygun konularda işbirliği yapmakta karşılıklı görüş alışverişi sağlanmaktadır. Bu işbirliği çerçevesinde Almanya Köln Nippes Müzesi profesörleri zaman zaman müzemizi ziyaret etmişler, müzemizden elde ettikleri bilgi, belge ve fotoğraflardan yararlanarak (Das Bild der Erziehung in der Türkei und in Deutschland) = (Türkiye’de ve Almanya’da Eğitimin “Genel” Görünümü) adında bir de kitap yayınlamışlardır.

Eğit-Der Eğitim Müzesi’nin tanıtma çalışmaları çerçevesinde Televizyon kanallarında ve radyolarda konuşmalar, söyleşiler yapılmakta, bu arada müzeden görüntüler sergilenmektedir.
Bu çalışmalara ek olarak, Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nce, Eğit-Der Eğitim Müzesi’nden sağlanan bilgi, belge ve fotoğraflardan yararlanılarak -Köy Enstitüleri-adında lüks baskılı, büyük boy bir kitap yayınlanmıştır.

Eğit-Der Eğitim Müzesi Şu Bölümlerden Oluşmaktadır

Bölümler düzenlenirken, müzeye ayrılan dairenin, böyle bir müzenin tüm amaçlarını gerçekleştirmeye yeterli olmadığı göz önüne alınarak, düzenleme yoluna gidilmiştir. Eldeki beş odaya göre bölümlere ayrılmıştır.

1-Eğitim Araçları Odası
Bu odada her tür eğitim aracı sergilenmeye çalışılmaktadır.

2-Eğitim Belgeleri Odası
Bu odada Osmanlı Döneminden günümüze dek Arap harfleri ile ve Türk harfleri ile yazılmış, kitaplar, dergiler, gazeteler, atlaslar, diplomalar, tasdiknameler, öğretmen kimlikleri, sağlık karneleri, memuriyet mazbataları vb. türünden bazı belgeler vitrinlerde, panolarda sergilenmektedir. (Bu belgelerin bir bölümü ve orijinalleri depolarda korunmaktadır.) Gene bu odada seçkin eğitimcilerin el yazması mektupları, kullandıkları kişisel kalemleri, sigara tablaları, gibi özel eşyaları, Abdülhamid’in doğum yıl dönümü nedeniyle, 22 öğrencinin nutuk ve şiirlerini yayınladığı Aydın Vilayet gazetesi sergilenmekte, (Bu gazete 22 Şubat, efrenci, 1894 tarihi taşımaktadır.)

Bu odada Milli Eğitim Bakanlarından Mustafa Necati, Saffet, Saffet Arıkan, Dr. Reşit Galip’in, Mes. Eğit. Müsteşarı M. Rüştü Uzel’in büstleri sergilenmektedir. Duvarlarda Atatürk’ün büyük boy resimleri sergilenmektedir.

3-Öğretmen Örgütlenmesi İle İlgili Oda
Öğretmen örgütlenmesi ile ilgili her tür kitap, dergi, gazete, fotoğraf gibi belgeler tarihsel aşamalar vurgulanarak sergilenmektedir.

4-Eğitim Belgeselleri Odası
Bu odada Rauf İnan, Hüsnü Cırıtlı, Mehmet Öztekin Yiğit, Cahit Külebi, Cavit Binbaşıoğlu, Mahmut Makal, Talip Apaydın gibi iz bırakmış eğitimcilerin Türkiye’nin bugünkü eğitim durumunu, gelecek için önerilerini anlattığı video bantları ve 1940′lı yıllarda Köy Enstitüleri’nde saptanmış koro bandı ve taş plak, Öğrenci Öğretmen etkinliklerini gösteren fotoğraf albümleri sergilenmektedir.

5-Kitaplık Odası
Bu odadaki dolaplarda her türden kitap bulunmakta, öğrencilerin, eğitimcilerin, araştırmacıların ve bilim adamalarının yararlanmasına sunulmaktadır.

Benzeri kitaplıklarda olduğu gibi, belli sayının üstünde müzeye kitap armağan edenlerin, armağan ettikleri kitaplar bir arada bulundurulmakta, bağışlayan kişinin adına bir bölüm oluşturulmaktadır.

6-Salon Kısmı
Duvarlarında okullar, eğitmen kursları ve köy enstitüleri ile ilgili büyük boy fotoğraflar sergilenmektedir. Gene bu salonda Eski Mili Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel ile İlköğretim Genel Müdürlerinden İsmail Hakkı Tonguç’un büstleri sergilenmektedir.

Şakir KESEBİR ve DEMİRCİ Kazası

 

“Kurnaz bir maliyeci olduğu kadar, aynı zamanda çok vukuflu bir iktisatçı” olarak nitelenen Şakir Kesebir,  İktisat Vekili Rahmi beyin istifası üzerine 29 Mayıs 1929 Yılında İktisat Vekilliğine atanır.Cumhuriyet Döneminin kısa dönem görev almış bakanlarımızdandır.

Bakanlık görevini üstlenmesiyle birlikte, Ülkenin durumunun ortaya konması adına ihdas edilen  Ali İktisat Meclisinin Haziran 1929 Yılında yaptığı toplantıda, gelecek toplantıya kadar Türkiye İktisadi Programının hazırlanması kararı alınır. Bu işle görevli olarak da İktisat Vekili Şakir Kesebir başkanlığında oluşan bir komisyon oluşturulur.Komisyon üyeliklerine ise, Bekir Raif, Selahattin Muhtar, Mehmet Vehbi, Niyazi Asım ve  Nurullah Esat beyler gibi zamanın bilinen iktisatçıları dahil edilir.

 Bu heyet ilk iş olarak ülkenin üretim olanaklarını yerinde tesbit etmek için 3 gruba ayrılarak Türkiyenin çeşitli kesimlerinde  inceleme yapmaya karar verir.

Birinci grup; demiryolu güzergahında,

İkinci grup; Karadeniz sahilleri, Trabzon ve Ezurum çevresinde

Üçüncü grup ise; Akdeniz sahilleriyle Trakyada inceleme yapmaya başlarlar.

 Komisyonun çalışmaları sonucunda  hazırlıyacakları rapor,  Ali İktisad Meclisinin öngörülen Kasım 1929 Tarihli toplantısına yetişemeyince, devam eden  bu çalışmalar,  1929 Aralık ayından itibaren İktisat Vekili Şakir Kesebir ile onun nezaret ettiği İktisat Vekaleti üzerinde  kalır. Bu işle ilgili kurulmuş olan komisyonun görevine son verilir.

 Dış ticaret dengesi açıklarının devam etmekte olduğu  ve Türk Lirasının dış değerinin hızla kıymet kaybına uğramakta olduğu ve ülkenin her kesiminden radikal  tedbirler ve iktisadi mali seferberlik taleplerinin istenmekte olduğu bir ortamda, program çalışması bütün ülkede büyük bir ilgi ve destek ile karşılanmaktadır.

Program çalışmasını, hilafetin ilgası ve Cumhuriyetin ilanı gibi büyük bir olay olarak görenler olduğu gibi, zaruri bir iktisadi reform olarak görenler ve bekleyenler de mevcut ve çoğunluktadır.

 Ancak 4 Mart 1930 Tarihinde basımı sağlanarak mahdut şekilde dağıtımı yapılabilen ve basımı öncesi Başvekil İsmet İnönü tarafından da tashihe tabi tutularak  ilaveleri yapılan  bu çalışma, “İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor” başlığı taşımaktadır.

 Raporun son pragrafında  “İktisadi işlerde semere sağlamak, senelerce ve musırrane çalışmağa mütevakkıf olduğundan memleketimiz için muayyen bir iktisadi siyaset tesisi ile bu siyasetin  tatbikatını tayin edecek etraflı bir program ihzarı esas olmak lazım gelir” denilerek amacı açıkca belirtilmiştir. Rapor’un takdim ve bitiş cümlelerinden hazırlanmasındaki asıl muhatabın Başvekil İsmet İnönü olduğu aşağıdaki cümle ile anlaşılmaktadır.

  Bitiş cümleleri: “ Tetkikatı acızanem bu makasıdın temininde zatı devletlerine az çok faydalı olabildiği takdirde kıymettar teveccüh ve itimatlarila devam eylemekte olduğum  vekalet hizmetinin ifasında medarı kuvvet ve cesaret olacağını arz ve derin hürmetlerimi eylerim efendim.” demektedir.  Şakir Kesebir’in   imzası ile son bulan  Raporun ilk cümlesi : “ Paramızın son aylardaki kıymet temevvüçleri dolayısıyla tarafı devletlerinden 12 Kanunuevvel 1929 tarihinde Büyük Millet Meclisinde irat buyrulan nutukta” söylemiyle, doğrudan doğruya İsmet İnönü’ye ithaf ve atıfta bulunmaktadır.

 Bir çok iktisatçı ve tarihçi tarafından “şayanı istifade bir başlangıç” olarak nitelenen ve ülkemizin ilk planlı kalkınma programı olarak adlandırılan Rapor, daha sonraki yıllarda bürokratlarımızca ” Şakir Kesebir Raporu” olarak adlandırılabilecek kadar ekonomik hayatımızda kalıcı bir yer edinmiştir. Ne var ki toplam 454 sayfadan oluşan ve Cumhuriyet sonrası ülkemiz iktisadi hayatının inceliklerini ihtiva eden  o rapor, Dünya İktisat Buhranı içindeki değişik politika arayışları yüzünden uygulamaya girmemiştir. Ama Türkiyedeki  ilk iktisadi program çalışması olması bakımından her zaman büyük bir önem arzetmiştir.

 Şimdi yazının diğer bölümü için bir şeyler söylemek gerekmektedir.

 Raporun bir çok sayfasında ülkenin iktisadi durumu son derece hassas bilgi ve tesbitlerle ele alınmış bulunmaktadır.

“Halılarımız” başlığını taşıyan 265’inci sayfada yer alan metni sizinle olduğu gibi paylaşmak isterim.

 “ İhracat kalemleri meyanında görülen halılarımıza gelince: halıcılık ecdat sanatlarımızdandır. Anadoluda halıcılığın yedi asırlık bir tarihe malik olduğu tahmin edilmektedir.

 Halıcılık iktisadi bünyemizde diğer ev sanayiinden daha ziyade inkişafa müsaittir. Esasen halıcılığın atelyelerden ziyade evlerde olması içtimai ve sıhhi şerait itibarile şayanı tercihtir.Memleketimizde elyevm 17 538 halı tezgahı mevcuttur. Yirmibinden fazla nüfus halı dokuyuculuğu ile iştigal etmektedir.

 En fazla halıcılıkla iştigal eden sekiz vilayet ve üç kazanın 1929 senesi halı imalatının tahmini kıymeti: 6 276 000 Lira olarak kabul olunabilir. Şöyle ki:

 Kırşehir Vilayeti             220.000          

Kayseri Vilayeti             300.000

Sivas         “                              52.000

Niğde        “                           437.000

Konya       “                             36.000

Isparta       “                      1. 100.000

Burdur       “                          208.000

Kütahya    “                       2.232.000

Kula Kazası                           290.000

Gördes Kazası                     900.000

Demirci Kazası                   500.000

                                                 6. 270.900

Yahut                                   6.276.000 Lira.

Şimdi burada öncelikle belirtilmesi gereken toplam meblağın 6.276.000 Lira olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Bunu bir bütçe hesabı tahmini değeri olarak yorumlamak mümkün ise de sehven 6.000 Liranın yanlış yazılmış olması da mümkündür. Her halükarda bu tesbit bizim asıl ortaya koymaya çalıştığımız  tabloyu değiştirmemektedir.

Vilayetinde ve merkez kazalarınının hiçbirinde halıcılık faaliyeti olmayan bir İl’in üç kazası o yıllarda, tek başlarına  güçlü halıcılık vilayetleriyle yarışır halde idiler. Daha ilginci, Manisa İli Gördes kazası o yıllarda ülkenin üçüncü büyük elhalıcılığı ekonomisi yaratabilirken, Demirci Kazası  el halıcılığı da Türkiyenin dördüncü büyük elhalıcılığı ekonomisini yaratabilmiştir.

Manisa İlinin bu üç kazasının toplam el halıcılığı kıymeti  ise 1.690.000 Lira civarında bir hacimle, Ülkenin en büyük ikinci elhalıcılığı ekonomisini yaratmıştır.

 Demirci Kazasına ait bilgileri geliştirmek istediğimizde ise daha farklı bir coğrafya ile karşılaşmaktayız:  1929 Yılının Demirci Kazası nüfusunun ( köyler dahil) yaklaşık olarak 3500 olarak ele almak gerekmektedir. Çünkü 1950 yılı sonuna kadar nüfusun 5000 üzerine çıkmadığı kaydı bulunmaktadır. Bu şartlarda ise, üretilen elhalıcılığı ekonomisi içinde bulunan tezgah sayısını hesaplamak güç değildir.

Eğer, toplam 6.276.000 Liralık  “tahmini kıymeti” yaratan, “elyevm 17 538 halı tezgahı”  ise;  Demirci Kazası’nın ortaya koyduğu 500.000 Liralık kıymetteki varlığı yaratan da yaklaşık 1397 ya da 1400 adet halı tezgahı olmalıdır. Toplam 3500 nüfus ve 1400 halı tezgahı. Bunlar ilginç ve inkar edilemez verilerdir.

 Bugün gelinen nokta ise; Vilayet merkezinde ve merkez kazalarının hiç birinde elhalıcılığı yapılmadığı için yıllardır, İl yöneticilerinin ve İl ekonomisini planlayanların gözünden hep uzak ve ırak kalmış olmanın da bir sebebiyle yitirilmiş, kaybedilmiş, yedi asırdır tarihe malolduğu ifade olunan  ecdat sanatı!

 Bu tablo, bugün müsebbiblerinin çoğu yaşamayan bir tarihi süreçe ilmik ilmik işlenmelidir. 

Diploma Törenleri

Ankarada  da ard ardına diploma törenleri yapılarak yüksek öğrenim kurumları  sessiz bir devreye girdiler. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi 2010-2011 dönemi mezunları diplomalarını Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ’un elinden aldılar.

Rektör Taluğ herzamanki güzel ve içten hitabetiyle hem mezunları hem de ailelerini adeta mest etti. Mezuniyet Törenine katılan aileler de sanırım ilk kez bir Rektörü bu kadar uzun süre dinleme ve izleme şansına sahip oldular. Kendi mezuniyet törenine iştirak etmemiş ve diplomasını benzer törenlerle almamış bir eski mezun olarak, o yılların Ankara Ünivesitesi Rektörünü hatırlamakta zorluk çekiyorum. Ama biliyorum ki, kaç yıl geçerse geçsin, Rektör Cemal Taluğ ismi, bir çok öğrencinin hafızasında yer edecektir. Bu yönüyle mezuniyet törenlerini çok önemsediğimi ve bunların yalnızca basit bir tören kapsamında değerlendirilmemesi gerektiğine inanmaktayım.

Mezun olduğum okulun yıllar sonraki bir mezuniyet törenine Mezunlar Vakfı başkanı olarak katılmak da gerçekten başka bir duygu. Hele ki bir kaç öğrenci dahi olsa diplomalarını verebilmek değişik bir heyecandır.Dilerdim ki, diplomamı bir tören beraberinde bir muhterem(!) in elinden almış olabilseydim.

O muhterem  değil bir Rektör, bir Dekan  bir Vakıf Başkanı bile olabilseydi!