Ankara’nın Ruhu

 Haber Akis’teki yazılarımdan)
ANKARA’NIN RUHU

 Ankara’nın tarihine ve yaşanmışına ait yazılarımız süreceğe benziyor. Bu kez de 28 Temmuz 1939 Tarihli bir Mecmuada yer alan  Refik Ahmet SEVENGİL’in yazısını naklediyorum. Tamı tamına 73 yıl önce kaleme alınmış yazıyı okumak insana başka bir heyecan veriyor. Sonra da bazı tesbitlere şaşmamak mümkün olmuyor. H.C

 “ Ankara’nın ve bütün Türkiyenin ruhu, geceleri Ankara’nın bir tepesinden şehri ve insanları süzüyor. Dün olduğu gibi bugün de onun izinde, onun manevi varlığımıza sarılmış biz olmuş, millet olmuş kudertini içimizde duyarak ilerliyoruz”

 Bir kaç gündür Ankaradayım.Oturduğum evin pençeresinden Kale görünüyor. Bugünkü şehrin yanıbaşında geçmiş asırlara ait bir efsane şatosu halinde yükeselen Ankara Kalesi’nin vekarlı ve heybetli manzarası benim pek hoşuma gider. Bu yalçın kayaların üstüne kurulmuş kartal yuvasını seyrederken bir kahramanlık şiiri okuyormuş gibi zevk duyarım.

 Ankara Kalesi güzel bir şiirin içinde parıldayan ve gözleri çeken berceste bir mısradır.

 Ankara Kalesi uzaktan güzel, yakından kuvvetli.. Fakir mahalleler kalenin eteklerine çöreklenmiştir; Elinin emeği ile, alnının teri ile, ekmeğine zahmetini katık ederek yaşamağa çalışanların iğri büğrü sokaklardaki yamrı yumru evleri sanki kalenin ayaklarını teşkil ediyor. Kalenin dayandığı evlerde oturan insanlar, büyük kitle, geniş halk tabakası bizim asıl kuvvetimizdir.

 Ulus Meydanı’ndan Yenişehire inen ve Çankaya’ya çıkan uzun cadde. Bu büyük, güzel, gözü okşayan binalarile Anadolu ortasında bir orta Avrupa caddesidir. Bana öyle geldi ki bütün Anadolu ve hatta bütün yakın Asya,  Avrupayı bu caddede seyrediyor. Orada en süslü, en zarif, en yeni modayı takip eden kıyafetlerile kadınlar, genç kızlar ve genç erkekler göreceksiniz. Zira Ankara’nın güneş çekildikten sonra başlıyan tatlı serinliği içinde geç vakitlere kadar bütün mond buradadır; ya yürüyüşte, yahut caddenin kenarına kadar taşan iskemleler ve masalarile yarı Park Otel, yarı Haylayf tertibi kahvelerde..

 İşten anlayan bir dostum dedi ki:

-İstanbul büyük, geniş ve dağınıktır; İstanbul’un kibar semtleri de ayni suretle geniş ve dağınıktır; bunun içindir ki orada güzel kıyafetler ve güzel çehreleri Ankara’da olduğu kadar bir yere birikmiş, sıkışmış bir halde görmek mümkün değildir.

 Etlik bağlarına gitmedim; fakat aksi istikamette şehre yirmi dakikalık asfalt bir yolla bağlı olan Keçiören bağlık, bahçelik, dönüm dönüm arazi arasında eski tip sakini ve mütevazı evleriyle mükemmel bir dinlenme yeri…

 Bol meyveli ağaçların gölgeleri arasında rüzgarı hiç eksik olmayan bir seddin üstünde oturdum; karşı ufuklara sanatkarane bir fırça ile çizilmiş gibi görünen sıra dağların mor, pembe, açık eflatun renkli siluetini bir tablo seyreder gibi seyrettim.

  Keçiören evlerinin bahçelerinde geceleri havuz başında ağaçlar altında oturup yemek yemeği imkansız bırakacak kadar şiddetli esen, fakat hasta etmiyen bir rüzgar var. Bir günün yorgunluğunu,  birikmiş yorgunlukları, gündelik hayatın hicran ve ıstıraplarını, ne bileyim, belki de bir aşkın hüsranının bu ağaçların dallarına inildeyen rüzgara kolaylıkla bırakabilir, ehemmiyetli bir yürekten kurtulabilirsiniz.

 Baraj,  çağıldayan su, ağaçlar, çiçekler, serinlik ve sandal, şu yaz günlerinde sıcak Ankara’nın hayatına hakim olan humma içinde bir taze bahar rüyası yaşatıyor.

Başka bir akşam Orman Çiftliğini dolaştık. Kıvrım kıvrım yollar, sırtlar, dağlar,tepeler on beş yıl önce çıplak, çirkin, çopur ve yalçın toprak değil miydi? Dağı taşı yemyeşil cennet yapan, ağaç yapan, adeta koru değil, büyük orman haline getiren insan iradesi ne güzel şey!

 Benim anlayışıma göre milletçe yapyığımız mücadelenin mühim bir safhası da tabiatı yenmek yolundadır. Tabiatın bütün zorluklarını, hayatın bütün zorlukalarını yenmek, olmazı olur yapmak…

 Ortalık kararmış, ışıklar yanmıştı. Otomobil, Çiftlikten ayrılıp İstasyon yoluna doğru kıvrılmak üzere idi; karşıda sağda Çankaya ışıklar içinde bu müthiş mücadelede üstünlüğün meş’alesini daima elinde tutan bir sembol gibi göründü.

 İstasyon niçin bu kadar güzeldir, Yenişehir yolundaki Avrupai manzara kemalini nereden aldı, stadyumun şehir için bir kazanç sayılacak derecedeki mükemmiliyeti nereden geliyor ve bütün öteki iyi şeyler niçin iyidir? Çankaya’nın ışıklarını seyrederken bu sualler bana birer birer çözülerek taşıdıkları esrarı ifşa ettiler. Şimdilik Etnografya Müzesi’nin kubbesi altında muvakkat bir uykuya dalarak ebedi istirahatgahına nakledilmesini bekleyen büyük ve manevi varlık var ki; O Ankara’nın ruhudur, bütün yeni Türkiyenin ruhudur ve bütün Türklerin ruhudur. Geceleri Ankara’nın bir tepesinden şehri ve insanları süzüyor; dün olduğu gibi bugün de onun izinde, onun manevi varlığımıza sarılmış, biz olmuş, millet olmuş kudretini içimizde duyarak ilerliyoruz.

 Ankara’nın ruhu bir kanadı Etnografya Müzesine, ötekisi Çankaya’ya doğru açılmış heybetli bir kartal halinde hissediliyor. Ankara’daki ikametim müddetince günün velveleleri dindikten  ve gürültüler sustuktan sonra kendi kendime çekilip bu ruhu teneffüs ettim, onunla heyecanlandım, onunla dolup boşandım.

 Refik Ahmet SEVENGİL, 1939

Bir Cevap Yazın