Meslekte 50 Yıl Onur Günü

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunlar Vakfı ( İLEV) , yine büyük bir organizasyona imza atıyor. Vakıf, Meslekte 50 yılını doldurmuş iletişim sektörü içindeki ustalarını ağırlayacak, onlara birer plaket ile bir buket çiçek sunacak. Bu yıl 9’uncusu 27 Mayıs 2011 Cuma günü gerçekleştirilecek törene 24 usta iştirak ederek, İletişim Fakültesi öğrencileri arasında anılarını tazeleyecek. Tören aynı zamanda A.Ü İletişim Fakültesi öğrencilerinin, Öğrenci Emek  ödüllerinin de dağıtımına sahne olacak. Okulun çeşitli atölyelerinde çalışmalarıyla başarı kazanmış öğrenciler, ödüllerini  iletişim sektörüne yıllarını vermiş ustalarının elinden alacaklar. Hem yıllarca kendilerini örnek aldığımız ustalarımıza, hem de geleceğin ustaları gördüğümüz öğrencilerimize bir buket çiçek uzatmanın mutluluğunun dışında bize ne kalabilir ki? Bu mutluluğumuzu sizlerle paylaşmak istediğimizdendir ki, sizleri aramızda görmek istiyoruz.

 Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü içinde yer alan ATAUM salonlarında gerçekleştirilecek tören saat 17.00’de başlayacak ve akabinde bir kokteyl ile son bulacak.

Simav-2

Simav yazım üzerine eş-dosttan aldığım bir kaç telefon, unutulanları da hatırlattı. Ne var ki eleme ve kedere düşmüş Simavlıların bu zamanlarında bu hatıralar ile eskiyi anmak pek hoş olmayacak. Gerçi her şey geride kaldı, bugün bambaşka bir dünyadayız. Ne eski anıların üzerine hayatımızı değiştirebiliriz şimdi, ne de buna gerek var.

Simav, bu gün Demirci’nin eli kulağı. Demircililer bugün en yakın komşularının, akrabalarının derdindeler. Yoksa yıllar önceki futbol kavgalarına dönmenin bir mesneti yok. Olduğundan da yazmış değildik ki zaten, çocukluk hatıralarım depreşmişti bu depremle.

Bugün Simav’ı en çok merak edenlerdenim. Bu gün Simav’ı kayıranlardanım, ayıranlardanım.

Bu gün Simav yollarını özleyenlerden, bir Simav türküsü dinleyenlerdenim.

KADİR EFE’NİN TÜRKÜSÜ

Delhadır başındayım
Simav’ın Kaşındayım
Bana da Kadir Efe derler
Zeybekler başındayım.
Dumanlı dağlar,
Karagözlüm ardımdan ağlar

Cezvemin sapı yeşil
Şekerli kahve pişir
Bugün baskın basanın
Akllın başına devşir
Dumanlı dağlar,
Karagözlüm ardımdan ağlar

Karşıyaka’dan indin mi?
Çalı dibine sindin mi?
Bana da Kadir Efe derler
Olamaz olmaz gayrı
Kadir efe unutulmaz gayrı.

Aslında türkülerimizi birbirine yormak, birbirine sarmak gerekir. Bu gün Kadir Efe Türküsü hepimizin türküsüdür. Hele ki onu bir de ” Simavlı Şivesi” ile söylebilseniz.

Aslında bu konuda kafa yormak gerekiyor bence, bu kadar yakın iki kentin şiveleri nasıl olur da bu kadar farklı olabilir?

Her halde yıllar önce ayrıdına varılamayan bu konu idi; bir Demircili ile bir Simavlı farklıydı. Ama bugün şiveler eskilerin sırtında kalınca, bir ihtimal onlarla gidince, bugün  ortaya renksiz, cansız da olsa ortak  bir “dil” kalıyor, o da anlaşmaya yetiyordu.

Ama olan o renkli ve canlı şiveye oldu. Ne güzel olurdu, o şivelerimizin farkına rağmen anlaşmak, konuşmak.. Demirci’ye ” Demmirci” demek, Simav’a ise ” Sımav” diyebilmek. Ah diyebilmek.

SİMAV

SİMAV

 Hiç Simav üzerine bir yazı yazabileceğim aklıma gelmezdi. Nereden nereye? Bu küçücük kasabanın bir yazarı olacağını düşünemezdim kendimi. Öyle değil mi, henüz daha Demirci’yi yazamamışken nasıl Simav yazılıdır ki? Ama gün Simav günü, Simav ile ilgili anılarımın depreştiği  gün. Hele ki şu deprem yalnızca toprağı ve üzerindekileri değil, hafızlarımızın da silkelenmesine sebep olunca!

 Çocukluğumun geçtiği Demirci zaten ufacık tefecik bir yerken, Simav adeta bir köylük yer gibiydi o günkü hafızalarımda. Hatta aynı İl’in bile mensubu olmanın bir tarihi geçmişi varken bile orası hep, ötekiydi.Küçüktü, yoksuldu. Hatta biraz köylü, biraz çiftçiydi.

Lakin bana Simav adı hep sevimli gelirdi. Hem telaffuzu daha şirince ve hoşcaydı, hem de bütün bu bildiklerime rağmen daha medeni ve daha ulaşılmaz bir yer gibiydi. İki kasaba arasında çalışan jeep ve dolmuşların camlarına takılı duran “Simav” levhasına da hayranlıkla bakardım, bu sevdamdan dolayı. Sonra da bir anlam veremezdim, bu iki kasaba arasında çalışan nakil araçlarının hep Demircili insanlara ait oluşunu. Neden Simavlılardan kimse bu işe soyunmaz, bu şoförler hep bizim adamlar olur? Ah Sabri Yaman amcam hayatta olsan da bir anlatsan!

 Simav, şimdilerde biraz daha anlamaya çalıştığım nedenlerle biz Demircililer için hep ötekiydi. Ne var ki, bu ötekilik bazı günlerde kötü anlara da vesile olur, Simavspor’un Demirci’ye bir futbol karşılaşması için şehre gelişlerinde veya bizim takımlarımızın oraya gidişlerinde doruk noktasına ulaşır, belalı günler geriye dönerdi. Aralarında yalnızca 24 kilometre mesafe olan bu iki kültürün anlaşamamış olmaları hoş görülemezdi.Anlaşılamzdı. Sonunda hatırladığım kadarıyla ne biz şampiyon olabilirdik ne de onlar! Şampiyonları bizim aramızdaki maçlar ve kavgalar belirlerdi de, biz bunları bilemezdik.

 Benim çocukluk anılarımda bu küçük kasaba yalnızca bir nakil noktası, aktarma noktası değil, aynı zamanda “Simav Panayırı” denilen bir  kentleşme olgusunun da kaynak yeriydi. Gece geç vakitte gidilip, yine geç vakitte dönülen bir mekandı aynı zamanda.Hafızamda  karanlık noktaları çok olan bir kenleşme kültürü. Hem de Ramazan Eğlencelerine de denk geliveren yıllar içindeki bu anılar, biraz karanlık, biraz müphem, biraz çocukca. Ama olsun kent girişindeki üzerinde “Simav” yazan mavi levhaları yerinde görmek hoşuma giderdi.Gece geç vakitte olsa.

 Yıllar sonra çoluk çocuğumla gidişlerimde hep bir durak noktası oldu, Simav. Ekmeği alınan, dometesi paylaşılan, çayı içilen bir durak noktası. Hep sevdiğim, sokaklarını beğendiğim yerdi artık. Üstelik hızla büyüyen kentsel yapısına, bu kez itiraz eder olmuş, çocukluğumdaki o küçük ve sevimli kasaba havasını arar olmuştum. Nafile, SİMAV hızla ama hızla büyüyor, genişliyor, değişiyordu. O büyüyen kentin kendini koruyabilmiş havası benim durak anlarımdı.Şehir merkezindeki o büyük çınar ağacı, yanındaki camii, ekmek fırınları, manav tezgahları .. Demli çaylar, biraz tütün biraz ne koktuğunu yıllar sonra anladığım büyülü bir koku. Haşhaş.

 Simav, arabamın  Demirciye uzanan sürecinde son benzin noktam idi aynı zamanda. Son mola. Son sigara.

 Simav, doğasına hayran kaldığım, küçücük bir köylük yerden, bugün doğasını koruyan büyük bir kente ulaşma noktasında bir arıza verdi. Yaklaşık 5-6 gündür izlediğim haberlerin olumsuz yankıları bugün beni ziyadesiyle etkiledi. Kendi deyimiyle “Simav’a teftişe çıkan” Ali Mollan Kasım Efendi’nin oğlu Mehmet Dilşeker’in dayanamayıp 2 kez telefonla araması ve detaylı bilgilendirmesi  beni çok sarstı.

  Simav, bugün kaybetti. Anılar, yıllar sonranın bugününe aktarılamaz. Ne var ki benim ve çocuklarımın Simav sevdası da asla silinip, atılamaz.

 Simav, adına yakışır bir şekilde narin, hoş ve güzel kalacak. Simav, Simav olacak.

Ankara, 1923

HABER AKİS’teki yazılarımdan:

Haldun CEZAYİRLİOĞLU

Ankara’nın geçmiş yıllarına ait olay ve yaşanmışlarını sizlerle bir kaç yazımda paylaşmış, bu konuda çeşitli eleştiri ve yorumlar almıştım. İlgi gördüğüne inandığımız bu yazı dizininin bu kezki konuğu, Milli Mücadele Döneminin yazarlarından biri. Bu konuda bir hayli yayına imza atmış bir üstad. Feridun Kandemir’in 1934 yılında bir Mecmuada yayınlanan yazısını sizlere aynen aktarmak istedim. Kandemir, Milli Mücadele Döneminin en hareketli yılı olan 1923’teki Ankarayı ve Ankaralıları anlatıyor.

“Camları kırık, yayları kopuk, döşemeleri sökük, boyaları harap, kirli vagonlarda sarsıla sarsıla, kah yorulmuş tabu tuvanı kesilmiş gibi inliye inliye, homurdana homurdana dağbaşlarında, sırtlarda durarak; kah atları azmış bir araba gibi bayırlardan kayarak kuş uçmaz, kervan geçmez bozkırlar aşarak, sabahleyin varmamız gelen yere ortalık karardığı zaman güç ulaştık:

-Ankara !

Memurlar bağırmasalar lokomotifimizin bir köy istasyonunda nefesi kesildi sanacaktım.

İki yanımızdaki bataklıklardan gelen kurbağaların yırtık seslerini işitmekten, kulaklarımız; şehire çıkan bu harap yolun düşmeden basılacak selametli yerini beyhude aramaktan, gözlerimiz usandı. Şehrin ışıklarını arıya arıya yorulduk.
Şimdi hedefi meçhul, istikameti meçhul bir seyahata çıkmış bir kafile halinde ellerimizde çantalarımız, heybelerimiz soluya soluya yokuşu çıkıyoruz.
          -Açız, yiyecek yok.Yorgunuz yatacak yer yok.

     -Burada aşçılar yatsıdan sonra kaparlar.

      -Bir lokma ekmek de mi bulamayız ?

    -Fırından sorduk, bitmiş.

     -Ya otel?

   -Üç otel var, dolu.. Hanları bir dolaşın..

 Ve dolaşa dolaşa bir hanın, şişesi kırık, fitili tüten bir gaz lambasiyle aydınlatılmış havasız odasının bir köşesine serilen kambur bir şilteye uzandım.
Çok güç, zor gelen bir sabah. Başında kocaman bir kalpak, ayağında kilot pantalon, dizlerine kadar çıkan tiftik çoraplarla karşıdan geleni tanıyacağım:

  -Ooo…Hamdullah Suphi!
Ve adım başında hep aynı kıyafette dostlar, aşinalar..

– Tunalı Hilmi!

– Necati!

– Refik Şevket!
Karaoğlan’dan Meclise giden bu kaldırımları bozuk, toz toprak içindeki kasaba yolunu, kahve, berber, aşçı, nalbur, kundura yamacısı, eczahane, helvacı dükkanlarını brer birer geçiyoruz.

Ankara sokaklarında tek kadına rastgelmek imkanı yok. Yıkık bağ kulübelerinden bir merkep sırtında, yahut yaya şehre inen mebuslar..

Ne sessiz şehir ! Otomobil kornesi, satıcı yaygarası!.. hayır, hiç bir şey yok. Meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nin sayılı bodur ağaçlarından birinin altında oturuyor ve önümüzdeki yoldan kalkan toz bulutları içinde kayboluyoruz.
Bu hale alışmış olanlar mırıldanıyorlar:

 – Burası da olmasa..

***
Vilayet Konağının üst katındayız: Geniş sofanın karşılıklı kapılarına yapıştırılmış kağıtlar: ( Dahiliye Vekaleti), ( Şer’iye Vekaleti), ( Adliye Vekaleti).. Bütün vekaletler yan yana odalarda.. Kiminde bir, kiminde iki katip var. Koridor bomboş, hatta ekseriya odalar bomboş. Büyük Milet Meclisi içtima ettiği satlerde vekiller de Mecliste bulunduklarından zaten eshabımesalih denen sınıftan o sıralarda eser bulunmadığından ortalıkta ses seda yok. Yalnız Büyük Millet Meclisi koridorları canlı. İçtima aralarında mebuslar yan koridorardan kapı önlerine ve balkonlara taşınıyorlar:

  -Ne haber?

Herkesin sorduğu bu !

Akşam üstleri istasyon yolu, istasyona akan bir kalabalıkla dolu. Günde bir defa gelen ve ne getirdiği belli olmayan treni karşılamak en zevkli iş. Dünyaya bizi bağlayan bu demir çubukların üzerindeki arabaların önünde sevgilisini arıyan aşıklar gibi dolaşıp duruyoruz. Aşina bir çehreye rast gelen kollarını açıyor..

Bu yolun bir ucu artık İstanbul da değildir. Çıkmaz sokaklar ortasında kalmış gibiyiz. Fakat bu çıkmaz yolları aşıp da trene kavuşabilmiş olan bahtiyarlar var. Kimi bir bohça, kimi bir paket, kimi dara gelmiş de sadece bastonunu almış, gelmiş.. Ankaraya kavuşmanın verdiği heyecan ve sevinçle tanımadıklarına bile sarılıp öpüşüyorar.

-A.. İşte Ferit Bey..( Şimdi Varşova Elçisi)

-Şu inenler Memduh Şevket ve Muhtar Beyler..

-Ya bu?

-Kazım Nami Bey.

Kazım Nami Bey bir mektep çocuğu gibi elinde şeritlerle sarılmış bir yığın kitapla ilerliyor. Bu yolcuların her biri bir başka istikametten geliyor. Kimi İstanbul’dan dağları, bayırları yaya aşarak, kimi denizden Antalyaya oardan atla, araba ile günlerce seyahat ederek, kimi Mudanya ve Bursa’dan bir yolunu bulup kaçarak treni bulmuşlar.

***
Her akşam, şimdi yine Kocaeli mebusu olan Posta Telgraf Umum Müdürü Sırrı Bey’in odasına uğramadan edemezdik:

 -Yeni bir haber ?
O bize, en hoşa gitmeyecek haberleri, hafifleterek, iyileştirerek vermenin yolunu bilirdi ve bunları,biz eksik olmayan nikbinliğimiz ile bir az daha güzelleştire güzelleştire Kuyulu Kahveye giderdik. Kuyulu Kahve ile karşısındaki Büyük Kahve her gece Ankara münevverlerini çatıları altına toplayan iki kulüp gibi idi.

Büyük Mücadele sıralarında Ankaranın her akşam bir ajansı vardı. Bu ( Hakimiyet-i Milliye Ajansı), bir kaç satırla bizi dünyadan haberdar etmeye çalışırdı. İzmir Limanına her gün bilmem kaç düşman vapuru gelip Yunan Ordusuna mütemadiyen silah,cephane,harp techizatı taşırken biz İstanbul’dan gazete bile getirtemiyorduk.

Ankara bir çember içinde – Hamdullah Suphi Beyin dediği gibi- “gözsüz ve sağır” kalmıştı.Hiç unutmam, Hamdullah Suphi Bey, Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürü olduğu zaman ajansı ıslah etmek ve akşamları neşrettiği bültenleri biraz büyütmek istiyordu. Fakat ne ile?

Bir gün bilmem kim İstanbuldan gelmiş ve gelirken bir de ( İleri) Gazetesi getirmiş.. Bunu haber alır almaz hepimiz birer tarafa koştuk ve ( İleri) yi aramaya koyulduk. Nihayet bu ( İleri) elden ele geze geze yırtılmış, yağlanmış, şurası burası kopmuş bir halde elimize geçti. Hamdullah hemen oturdu. Gazeteyi önüne aldı ve bu bir hafta evvelki gazeteden öyle olgun, mükemmel bir ajans bülteni çıkardı ki, o gün her rastgelen:

Tebrik ederiz Hamdullah Bey,diyordu. Cidden ilk defa mükemmel bir ajans okuduk.Tebrik ederiz.

İşte kahvelerde okunan da bu ajanslardı. Hakimiyet-i Milliye Gazetesi küçük kıtada haftada iki defa çıkardı.

Kahvelerde her dert mevzuu bahsolurdu. Yemek derdi, yatak derdi, üst baş derdi, hatta çamaşır yıkama derdi. Fakat hepsinin üstünde cephe endişesi. Kahve dönüşü kol kola, şimdi Maarif Vekaleti olan mektebin üst katındaki otuzar kişilik koğuşumuza yatmağa giderken, başlarımız gayri ihtiyari sağa dönmedi. Sağda, uzaklardaki kapkaranlık sırtın bir noktasında sönmiyen bir ışık vardı. Bu ışık onun, o büyük başın sabahlara kadar çalıştığı masayı aydınlatan ışıktı. Bu ışık bunalan ruhları, kararan gönülleri, sönen ümitleri bir anda kurtaran ve aydınlatan bir nurdu.

Ve işte asıl Ankara o idi.”

KANDEMİR 29 Birinciteşrin 1934

Meslekte 50 Yıl Onur Töreni

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunlar Vakfı tarafından düzenlenen Meslekte 50 Yıl Onur Günü Ödül Töreni, bu yıl 27 Mayıs 2011 Cuma Günü gerçekleştirilecek. İlk olarak 2003 yılında başlanan ve bu yıl 9’uncusu gerçekleştirilecek Törene, 1961 yılında mesleğe ilk adımıyla başlamış bugünün ustaları iştirak edecekler.

 Söz konusu tören aynı zamanda Okulumuz atölyelerinde başarı kazanmış öğrencilerimizin de Emek Ödülleriyle ödüllendirilmelerine sahne olacaktır. Yaklaşık 25 meslek ustamızın ve 35 öğrencimizin renk katacağı Ödül Töreni, Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü içindeki ATAUM Konferans Salonlarında gerçekleştirilecektir.

 Tören bitiminde bir kokteylin de sunulacağı etkinlikte, katılımcılarla, tören iştirak eden mezunlarımızın birlikte olabileceği/ görüntülebileceği bir  fotoğraf mekanı da yer alacaktır. Mezunlarımızın ve öğrencilerimizin geniş katılım ve iştirakleriyle destek vermeleri, günün anlamı ve verilmek istenen mesajın doğru algılanması için önem ifade etmektedir.