Bir Yılbaşı Hikayesi

”  O, evin en uslu oğluydu aslında. Hem de nasıl uslu.Hiç bir kavga da, hiç bir döğüşde göremezdiniz O’nu. Hatta insanlarla işi olmazdı pek. Hep kendiyledi. Kendinceydi. Bulurdu oyalanacak bir şeyler. Resimler, defterler, ilaçlar,kalemler,çakmaklar oyalardı çoğu kez. Ama aklı hep evin çatı arasındaydı. Ta çocukluğundan beri aklı hep oradaydı. Küçükken görmüştü bir kez; çatı aktarma esnasında işçilerin nasıl çıktığını. Ama öyle bir yerdi ki burası. Ahşap evin bir odasından çıkılabilirdi bir tek. Üstelik kocaman bir merdiven ihtiyaç, küçücük bir aralık çözüm, pis ve toz da cabasıydı. Dahası ne zaman yapılabilirdi ki tüm bunlar? Evde yalnız kalmak, belki mümkün, merdiven bulmaksa imkansızdı. Toz ve pislik ise, bir şekilde halledilebilirdi.
 
Çıkmalıydı. Ne olursa olsun oraya çıkmalı, bir gizemi sona erdirmeliydi. Bitmeliydi artık yıllardır süren bir şüphe. Bitmeliydi,esrarlı her şey.Zaman zaman uykuyu tavanlarda aratan, tavan deliklerini büyüten esrar dinmeliydi.
 
İşte tam o gündü. Bir yılbaşı gününün sabahı.Ev beklenmedik şekilde boş ve sakindi. Bir kısmı da bahçede akşama yenecek tavuğu,kesmekte, yolmakta ve kaynatmaktaydı.
Ama merdiven?
 
O evin en uslu oğlu,o ana değin yapmadığı kavgaların, katılmadığı döğüşlerin enerjisini toplamıştı da, bu ana saklamıştı sanki. Eli, kolu duvarlara uzanmış, bacakları tavanları sarmıştı.
 
Küçücük bir aralık, aslında onun işini kolaylamış,zayıfcacık kollarıyla kendisini yukarı çekmesine yaramıştı.Tozun, pisliğin peşinde de hiç olmadı.Kendini yukarı çektiğinde karanlığın, kuş pisliklerinin arasında kalmıştı. Kendisini aydınlatan, soğuk bir kış günün o cılız güneş ışınlarının kiremit aralıklarındaki varlığıydı. Aralıklardan sızıveren bir sabah ışığıy

Nostalji Takvimi Ocak 2010 ve Yeni Yıl

Aradan 12 ay geçmiş meğerse. Yaklaşık 365 gün. Kimbilir kaç saat, kaç dakika! Epey olmuş yani. O gün doğanlar çoktan yürümüş. O gün evlenenler şimdi 3 aylık bebe sahibi. O gün askere gidenler, terhisi çoktan yarıladı. O gün okula başlayanlar, şimdi hikayelerini yazıyorlar besbelli.

Epey olmuş hani! Yıl bitmiş.

Bir insan için 1 yıl çok şeydir. Elbette, çok insan için ise 1 yıl ömürdür.

Ocak ayı bitti.Yıl bitti.

Oysa şimdi, yıl bitti söylemi pek itibarda değil. Yeni Yıl geldi.

 Yenilik takvimlerde başlayacak ilkin. Yeni takvimler süsleyecek her yeri. Yeni takvimsiz yıl olmayacak hiç.

 Yıl bitti. Kimbilir daha neler bitti, bitecek. Kimbilir, neler sona erecek. Ancak Yeni Yıl kimbilir neler getirecek?

 Yıl bitti. Neler geride kalacak, kimbilir? Neler unutulup gidecek? Ancak Yeni Yıl, kimbilir neler başlatacak? Kim bilir neler?

 Aslında bir milattır, Yeni Yıl. Yeni bir selamlaşmadır. Hiç yoktan hatır- vakit sormadır. Gülümsemedir. Dilektir. Umuttur.

 Yeni Yıl, yepyenidir.

 Ya, Ocak?

 Sizin hiç bu aydan daha güzel bir ayınız oldu mu? Bakmayın karına, kışına. Szi hiç Ocak ayı kadar güzel bir ay tanıdınız mı?

 Ocak gelince, siz coşmaz mısınız? Siz bu ay kadar mutlu olur musunuz hiç?

 Ocak, arınmadır. Ocak, yeniden doğuştur adeta. Ocak, başlangıçtır.

Bu ayda başlar, yeniden yapılanmalar. Umutlar, sevinçler. Hatta bu ayda düşünürsünüz ilk defa yaz tatilini. İlk defa bu ayda seversiniz birini.Ocak, hep yeniletir.

 Ocak, yenidir.

 Size bu ayda, değişik yılların Ocak ayları takvimini sunuyorum.

Önce Ocak’ınız sonra Yeni Yılınız hayırlı olsun..Temiz olsun..

Ankara 27 Aralık 1919

Ankara’nın 27 Aralık Günü

 Ankara, yalnızca bir Başkent olsaydı bunca güzelliği  olmazdı aslında. Ama yalnızca bir Başkent değildir bugün Ankara. Ankara, aslında Anadoludur da. Anadolunun kendisi, onun yurdu, toprağıdır.

 Ankara yalnızca bir Başkent değildir. Ankara, Millettir. Ankara Milletin kendisidir. Ankara, Milletin mücadelesidir.

 Ankara Milli Mücadeledir.

 Ankara her şeyden çok, herşeyden önemli; Cumhuriyettir. Ankara, Mustafa Kemal’dir. Ankara, Atatürk’tür.

 Ankara, Atatürk’ün bir İl’e gelişiyle anıldığı- bilindiği yerdir. Ankara, bu günleri bayrama çeviren gündür. Ankara bu günleri arayan gündür.

 Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919 Günü, Ankara’ya gelişinin 91’inci yılı her zamanki gibi coşkulu kutlamalarla kutlandı.

 Resmi törenlerle, kortejlerle anıldı bu gün.

 Dikmen, Kızılyokuş yine heyecan duydu. Yine heyecan duydu her taraf. Bayraklarla donandı tüm yerler.

 Atatürk Anıtları bu soğuk günlerde güllerle döşendi.

 Zeybekler yürüdü. Ankara havaları çınlattı her yeri. Sergiler, konserler düzenlendi. Eski Ankara ortaya çıktı bir anda. Resimler, fotoğraflar, filmler. Kostümler, elbiseler.

 Ankara yalnızca bir Başkent değilmiş, bir daha anladık aslında. Ankara, kültür, medeniyet, insanmış.  Ankara, canmış.

 Fotoğraflar gösterdi bunları bizlere. Yürüyen , koşan insan fotoğrafları. Ellerinde  bez afişler taşıyan kadın fotoğrafları. Yeni yapılan kent fotoğrafları. Açılan geniş bulvar fotoğrafları. Bozkır’ın ortası denilen Ankara’da Atatürk Heykel fotoğrafları. Okul çocukları fotoğrafları. Cumhuriyet Baloları fotoğrafları.Hepsinde  Ankara’nın kızları, gençleri; temiz yüzler, parlak ufuklar.

 Bir daha anladık ki; Ankara, yalnızca bir Başkent değildir; Ankara, Mustafa Kemal’dir.Ankara, millettir. Ankara, Anadoludur.

 Ankara, 27 Aralık 1919’dur.

Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi

Bundan  yaklaşık 21 ay önce yazdığım aşağıdaki yazım, bu günlerde bana yeni duygular yaşatıyor.

Elbette her 27 Aralık’larda Atatürk Ankara’da olacaktır yine. Yine şehir onu karşılayacaktır. Yine kucak açacak, medet umacaktır. Ankara hemşehrisini aryacak ve bulacaktır.

Ona şüphe yok.

Ama yaklaşık 21 ay önce yazıp da paylaştığım görüşlerimin tazeliği arasında, yapamadıklarımıza hüzünleniyorum.

Yapılmasını öngördüğüm Fotoğraf Sergilerinin bir kaçını  izleme şansımız olacak, bu yönüyle seviniyorum. Her ne kadar tek bir organizasyon altında yapamayı becerememiş isek de. Kişilerin ve kurumların farklı farklı mekanlarda açacakları sergiler dışında, daha zengin ve görsel bir malzemeyle tek bir organizasyonlu sergi açabilmek mümkün olmadı yine.

Oysa bu günün asıl sahibi kimdir? Ankarayı kim temsil eder?

Hala bir kitapçık basıp dağıtamadık, geçen yıl Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 90’ıncı yıl hatırasına. Gelecek kuşakların kütüphanelerine taptaze bir ruh bırakamadık. Yepyeni bir iz bırakamadık. Bilinmedik bir resim bırakamadık.

Adı üstünde 90’ıncı yılın ruhunu yaşatamadık. Oysa 90 yıldan daha eski neyi var ki bu Cumhuriyetin? Başka neyi ile anarız ki bu Cumhuriyetin ve Devletin daha eskice bir şeyini?

Olmadı.

Sanırım bu yılda olmayacak. Çok değil 15- 20 sayfalık , resimli, küçük bir el kitabı yapamadık.  ” Atatürk’ün Ankara’ya Gelişinin 91. Yılı Anısına” adlı bir kitapçık yapamadık.

Yaklaşık 3 yıl önce verdiğim öneri de, bir köşelerde hala durmakta, hala bir cevap beklemektedir. Umarım cevap mutlaka gelecektir!

Önemli olan, millete yeni heyacanlar yaratabilmektir. Atatürk’ün Ankara’ya Gelişinin temsili kutlamaları hala heyacan yaratabilmekteyse mesele yoktur.

Bari bu heyacanı, gelecek kuşaklara bırakabilsek.

http://www.halduncezayirlioglu.com/2009/03/19/ataturkun-ankaraya-gelisinin-90inci-yili/

“Eğitimde ve Kültürde Yeni Ufuklar:Köy Enstitülerinden Günümüze” Çalıştay’ı üzerine

 

Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Ankara Şubesi’nin, düzenlediği Çalıştay daveti üzerine katıldığım toplantı sonrası not aldığım hususları, sizlerle paylaşmak isterim.

Aslında katılımcı sayısı ve katılımcı niteliği açısından memnuniyet verici bir ortam yaratılmıştı. Belki Çalıştay düzeneği olan yuvarlak masa etrafında buluşma fikri çok daha yararlı ve verimli olabilirdi. Lakin mekanın fiziksel şartları sanırım pek uygun değildi. Bu  husus bir eleştiri olarak değil de daha sonraki toplantılar için bir öneri olarak değerlendirilmelidir.

Çalıştay Komitesi’nin açıklamalarından öğreniliyor ki; bu Çalıştay sonrasında alınacak karar ve ortaya konacak programlardan, 2011 Yılı 14- 15 Nisan Tarihlerinde Köy Enstitüleri’nin Kuruluşu’nun 71. Yılı Kutlama Etkinlikleri de ortaya çıkacak. Dahası bu program, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi ile birlikte gerçekleştirilecek.

Bu yönüyle ümit verici, duygulandırıcı bir çalışma ortamıydı. Lakin, Kuruluşunun üzerinden 70 Yıl, kapanışının üzerinden ise nerdeyse 60 Yıl geçmiş Köy Enstitülerine bakış tarzımız, hiç değişmiyor. Yıllar geçiyor ama bizim onlara bakış tarzımız hiç değişmiyor. Belki bu değişmemişlikten medet ve yarar umanlar olabilir. Ancak, bu değişmemişlik pek de ufuk açıcı, vizyon verici bir uygulama değildir.

En azından bu Çalıştay’da farklı bir bakış açısı bulabilmeli, yeni bir söyleme sahip olabilmeliydik.

Köy Enstitülerine, hala  salt  “Köy Enstitüleri” gözüyle bakıyoruz. Oysa yaklaşık 70 yıldır Köy Enstitüleri hakkında yazılmayan yazı, yapılmayan inceleme, araştırılmayan konu kalmadı.Keza, kendi mecrası içinde yeni araştırmacılar, bilim adamları, tarihçiler yine yazacak, yine konu edinip tezler, kitaplar hazırlanacak. Buna bir itirazımız olamaz ve olmamalıdır. Ancak bu ve benzeri  Çalıştayların konusu ve amacı, yeni bir araştırma ,yeni bir kitap, yeni bir inceleme olmamalıdır. Tarisel süreç içinde bu konuda ne yazılacak ise yazılmaya devam olunacak, tesbitlerim doğrultusunda 80-90 bin sayfaya ulaşmış Köy Enstitüleri külliyatına her gün yeni sayfalar eklenecektir. Ancak Çalıştay’ın öncelikli konusu ve amacı bu değildir ve olmamalıdır.

Diğer yandan, Köy Enstitülerine hala salt “Köy Enstitülüler” gözüyle bakıyoruz. Oysa yaklaşık 70 yıldır Köy Enstitülülerin anıları, hatıraları, hikayeleri, destanları yazılmış ve yazılmaktadır. Köy Enstitülüler tarafından yazılmayan bir hikaye, bir destan kalmadı. Keza, kendi mecrası içinde çeşitli Köy Enstitülüler hala yazacak ve yazmaya devam edecektir. Üstelik yazılan bu anıların, bir çok detay ifade ettiğini ve  bu   detayların Köy Enstitüleri için önemli bilgiler içerdiğini  de bildiğimiz ifade ederek, yazmaya devam olunacaktır. Buna da bir itirazımız olamaz ve olmamalıdır. Ancak bu ve benzeri Çalıştayların konusu ve amacı yeni bir Köy Enstitülünün anılarını derleme, dinleme olmamalıdır. Tarihsel birikimler kapsamında yazılmaya devam olunacak anı ve destanlar ile külliyatın artmasına devam olunacaktır. Ancak yine ifade etmeliyim ki; Çalıştay’ın öncelikli konusu ve amacı bu değildir ve olmamalıdır.

Önemli olan Köy Enstitülerine ve onun mezunlarına  “ Köy Enstitücü” gözüyle bakabilmektir. Köy Enstitülerine ve Köy Enstitülülere sahip çıkabilmek, mirasını koruyabilmektir. Etkin olan, sürdürülebilir olan, yararlı olan bu olmalıdır.

Ne demektir Köy Enstitücü olmak?

Köy Enstitücü, Enstitülere, Enstitülülere sahip çıkandır. Onları yaşadıkları, yazdıklarıyla yetinmeden, onların yaşadıklarına sahip çıkmaktır. Üretmektir. Korumaktır. Saklamaktır. Aramaktır. Biriktirmektir.Yapmaktır.İnşa etmektir.

Köy Enstitücü, karşıya geçip olan biteni dışardan izlemek değildir. Salt yaşananlar ve yazılanlar üzerine kafa yormak değil, adım atmaktır. Yılda bir defa bir araya gelip horon tepmek, anılar depreştirmek değildir.

Köy Enstitücü, yılda bilemediniz iki defa bir panele, sempozyuma katılıp araştırmalardan, yazılanlardan bahsetmek değildir.

Köy Enstitücü, anmak ve hüzünlenmek değildir. Ağlama duvarı önünde yitirdiklerini anmak, arınma adına yılda bir defa hac’a gitmek benzeri, yıkılmış, köhnemiş, kapanmış, çökmüş okul binalarını gezmek değildir.

O binalara, o topraklara, o dersliklere, o yurtlara sahip çıkmak, bilmek, korumak, üzerine yeni bir şey inşa etmektir.

Çalıştay’da Sayın Mustafa Gazalcı’nın “ Eski Köy Enstitüleri yerleşkelerine sahip çıkmalı, onları anıtsal bir mekan olarak korumalıyız” önerisi anlatmak istediğim Köy Enstitücü bakışa bir örnek teşkil etmelidir.

Keza başka bir katılımcının, “ Hasanoğlan  Yüksek Köy Enstitüsü Binaları üzerinde  yalnızca Öğretmen Yetiştiren bir Üniversite’nin kurulması, diğer Köy Enstitüleri Binalarında ise buna bağlı Eğitim Fakültelerinin oluşturulması, böylelikle standart bir eğitim politkasının hayata geçirilebileceği” fikri ve önerisi Köy Enstitücü bakışa başka bir örnek teşkil etmektedir.

Genç bir öğrencinin, “ Hiç bir şey yapılamıyorsa bile bu boş arazilerin ekilip, biçilmesi, yeşertilmesi” önerisi, Köy Enstitücü bakışın narin bir yansımasıdır.

Köy Enstitücü bakış Fotoğraftaki Dicle Köy Enstitüsü eski binalarına bir sergi  evi kondurabilmek, orayı bir sanat yuvası yapabilmektir.

Eğer vakit müsait ve konuşmaya da niyetli olsam, ifade edeceğim öneri de, Köy Enstitücü bakışın bir başka ifadesi olabilirdi. İlk adımda Köy Enstitüleri Belgeliği, ikinci bir adımda Köy Enstitüleri Kütüphanesi, son adımında ise Köy Enstitüsü Müzesi oluşturma amacında çeşitli projelerin hayata geçirilmesi çalışması.

 Köy Enstitücü bakış, zorlu, meşekkatli,yorucu bir çaba demektir.Bunun formülü de Çalıştay esnasında Sayın Figen Kadriye Çetiner tarafından da dile getirilmiş bulunmaktadır. Beyin, kalb ve kas gücümüzü kullanarak bir şeyler yapmak. Şimdiye değin kalbi hislerle davranıp, gözümüzün kalbi damarlarını çalıştırmış bulunmaktayız.

 Sanırım, asıl sorunun bakış tarzımızda olduğunu fark eder, nostalji ve trajikomik seansları yaşamadan, gerçekle yüzleşmeyi becerir, “ Köy Enstitüleri” ve “ Köy Enstitülüler ” i başka bir platformun konusuna bırakarak, bu Çalıştay’da,  Köy Enstitücüleri’nin çaba ve becerilerine imkan tanırız. İnanın bu tercihin en çok sevinenleri de Köy Enstitülüler olacaktır.

 Doğrusu, Köy Enstitülü bir öğretmenimin bana dönüp; “ Haldun, 60 yıldır hiç bir şey yapamadık, ne bir Enstitütüyü yeşertebildik, ne de yanına bir şey inşa edebildik!” demesinden çok korkuyorum.

Hele ki “ Yapamadınız!” demesinden.