Semavi EYİCE ile sohbet: Kayıp Kütüphaneler

Kayıp kütüphaneler deyince doğal olarak akla, Eski Çağ”dan günümüze adları adeta efsaneleşmiş büyük kütüphaneler geliyor. Ancak bir de kitapseverlerin kişisel gayretleriyle oluşturdukları özel kütüphaneler ya da kitap kolleksiyonları var ki, bunların çoğu sahiplerinin vefatı sonrasında bir şekilde yok olmuştur. Bu özel kütüphanelerden bazıları ise sahipleri tarafından henüz kendileri hayattayken büyük kütüphanelere satış veya bağış yoluyla devredilerek yaşamlarını başka bir ortamda sürdürmüştür. Bugün 80 yaşını aşmış olan tanınmış Bizans ve Osmanlı sanat tarihi uzmanı Prof. Dr. SemaviEyice de zengin kütüphanesini yakın bir zamanda İstanbul Araştırmaları Enstitüsü”ne satarak, kütüphanesinin dağılmadan / kaybolmadan yeni bir mekânda yaşamasına imkân tanıdı. Bu ayki Söyleşi”yi Sayın Eyice ile kütüphanesi üzerine yaptığımız sohbete ayırdık.

Ancak söyleşiden önce sizlere, Batılı emperyalist güçlerce yakın geçmişte yok edilen ya da uzak geçmişten gelen adları / efsaneleriyle hafızalarımızda yer edinen kayıp kütüphanelerden kısaca bahsetmek istiyorum.

Emperyalist işgallerin yok ettiği kütüphaneler

2003 yılında ABD”nin Irak”ta işgale başladıktan sonra dünyaya yayılan görüntüler arasında beynime kazınanlardan en başta gelen ikisi, Bağdat Ulusal Müze”nin tahrip ve yağmalanmasına ilişkin olanlar ile Bağdat Ulusal Kütüphanesinde bombardımanlar sonucu yanmış binlerce kitabın kömürleşmiş görüntüleriydi. ABD vahşetinden pay alan sadece Bağdat Ulusal Kütüphanesi değildi, Dini Bağışlar Bakanlığı Kütüphanesindeki binlerce el yazması kitap ile Musul Üniversitesi Kütüphanesi”ndeki on binlerce kitap da kül olmuştu.

10 yıl öncesine gittiğimizde, yine Batılı güçlerin Yugoslavya”yı parçalama operasyonu yürüttüğü yıllarda, 1992″de Saraybosna”da Ulusal Kütüphane ve Bosna Üniversite Kütüphanesi”nde bombardımanların tutuşturduğu 1 milyondan fazla kitabın göğe yükselen alevlerinin görüntüleri belleğimde hâlâ canlılığını koruyor.

20. yüzyılın başında, 1900 yılında emperyalist işgalcileri Çin”de Pekin”i kuşatırken görüyoruz ve bu seferki zorbalığın kurbanı “dünyanın en eski ve zengin kütüphanesi” olarak nitelenen Hanlin Akademisi Kütüphanesi. Kütüphanedeki on binlerce el yazması eserden hiçbirisi kurtarılamamış. “Kütüphanenin 36.000 ciltlik Siku Quan Shu”yu (Dört Hazine Kütüphanesi) ve 15. yüzyıl başlarının Yong Lo Dia Ansiklopedisi”nin son kalan kopyasını içerdiğini biliyoruz… Yong Lo Dia orijinal olarak 11.095 el yazması folyo cilt içinde 22.937 bölüm içeriyordu.”(1)

Eski Çağ kütüphaneleri

Eski Çağ”da kütüphanelerin yok olmasına yol açan nedenlerin başında savaşlar, yangınlar, depremler ve sel baskınları gelmekteydi. Hâlâ adı bir efsane sarmalı içinde anılan MÖ 3. yüzyıla ait İskenderiye Kütüphanesi üzerine pek çok şey yazılmış olduğundan burada ayrıntıya girmeden diğer önemli kütüphanelerin adlarını anmak daha anlamlı olacak. Bunlardan biri, Bergama Krallığı”nın Antik Çağ”da İskenderiye”den sonra adı en çok bilinen ünlü kütüphanesidir. Buradaki kitaplardan 200 bin cildi, MÖ 1. yüzyılda Romalı devlet adamı Marcus Antonius tarafından İskenderiye Kütüphanesine bağışlanmış. MS 4. yüzyıla ait Konstantinopolis Kraliyet Kütüphanesi de önemlidir. Antakya”daki kütüphaneler, Pontos Kralı VI. Mithradates Eupator”un kütüphanesi, Makedonya Kralı Perseus”un Pella”daki kütüphanesi, Sicilya”daki Syrakousai Kralı II. Hieron”un kütüphanesi, Roma İmparatoru Hadrianus ile Neron”un kütüphaneleri de anılması gereken Eski Çağ kütüphaneleri.(2)

Kütüphanesini İstanbul Araştırmaları Enstitüsü”ne devretmesinden kısa bir süre sonra Prof. Dr. Semavi Eyice”yi Suadiye”deki evinde ziyaret ettim. Amacım hem yılların birikimi olan bir kütüphanenin dağılmadan bir kurum bünyesinde korumaya alınmasını olumlu bir örnek olarak tanıtmak hem de Türkiye”de yok olup gitmiş özel kütüphaneler hakkında bilgi edinmekti. Sağ olsun Sayın Eyice zaman ayırdı, bu konu hakkında konuştuk:

–  Uzun yıllar emek vererek oluşturduğunuz çok zengin bir kütüphaneyi bugün İstanbul Araştırmaları Enstitüsü”ne devretmiş bulunuyorsunuz. Bu kütüphaneyi oluşturma öykünüzü anlatır mısınız?

–  Bu kütüphaneye ben orta okul talebeliğim zamanında başladım. Doğma büyüme bölgem Kadıköy”dür fakat ben o yaşlarda İstanbul”u bilmezdim. Galatasaray Lisesi”nde okurken bir gün bir arkadaşla İstanbul”u keşfe çıktık. Mamboury”in meşhur bir seyahat rehberi(3) vardır. Oradan tarihçeleri okuyor, gidip yerinde bakıyorduk. Bir de fotoğraf makinem vardı, kutu makine derlerdi. Onunla fotoğraf çeker, notlar alırdım.

–  Bu anlattığınız kaç yılları? 

–  Aşağı yukarı 1934-1935. İstanbul”u ben o zamanlar tanımaya başladım. “60 yılında doğanlar, biz İstanbul”u tanırız diye ortaya çıkıyorlar; ben onlara hayret ediyorum. Hangi İstanbul”u tanıyorlar? Velhasıl bazen arkadaşlarımla bazen yalnız İstanbul”u sokak sokak dolaştım. Bir taraftan da kitap arıyordum. Kitapçılar, “Sen bu kitapları kim için arıyorsun?” diyorlardı. Kendim için deyince, beni yukarıdan aşağı şaşkın bir şekilde süzüyorlardı. Böylece yavaş yavaş kütüphane kurmaya başladım.

Sahaflar Çarşısı”nda, Yüksek Kaldırım”da kitapçılar vardı. Hemen hemen hepsi Rumdu. Yüksek Kaldırım”da aşağılarda bir tane Yahudi vardı. Bir tane de ortada Alman Yahudisi; çok kültürlü bir adamdı. Onlarla ahbaplığım oldu. Ondan sonra peyderpey işime yarayacak kitapları tedarik etmeye başladım. Elime biraz para geçince doğru Hachette Kitabevi”ne giderdim. Böylelikle kütüphaneyi kurmaya başladım. Tabii Türkçe kitapları da kaçırmadım. Sonra 1945″te liseden mezun oldum. Bu işe meraklıyım, meslek olarak da sürdüreceğim. Rahmetli pederim hiç taraftar olmadı. “Bu” diyordu, “paşazadelerin yaptığı meslek; bizim gibi orta halli insanın yapacağı bir iş değil”. Fakat fazla da direnmedi. Meslek olarak yapacağım bu işte bilhassa Osmanlı ve Bizans sanatı eserleri üzerinde derinleşeceğim. Bizde o zamanlar bu konular üzerinde diplomalı çalışan yok; amatör birkaç kişi çıkmış o kadar.

O sırada 2. Dünya Savaşı başlamıştı. Ama ben bu konularda tahsil için Almanya”ya gitmeye karar verdim. Sonunda Sirkeci Garı”ndan yola çıktım, Berlin”e gittim. Orada Almanca öğrenmeye giriştik. Henüz 20 yaşlarındaydım. Bir taraftan da kitapçıları falan dolaşmaya başladım. Genellikle eski kitap satan kitapçılar, ilerde savaş sonrası ellerinde bir imkân bulunması için kitapları tenha yerlerdeki köylerde bir yer kiralayıp oraya depolamışlardı; satmıyorlardı. Pek nadir birkaç kitabı göstermelik koyuyorlardı. Hatta bazısı da sadece vitrinler boş durmasın diye kitap koyuyordu ama üzerinde bir yazı vardı, “Satış için değil” diye.

Neticede tek tük kitap almaya başladım. Bir taraftan da Almaca öğreniyordum. Ufak bir kasaba yer buldum orada kalıyordum. Emekli öğretmen bir kadın bana Almanca öğretecek. Ben her akşam evine gidiyordum. Bir taraftan da kitaplar birikmeye başladı. Benim yiyecek bavulu boşaldıktan sonra onun içine koymaya başladım. Neyse en sonunda Viyana Üniversitesi”ne kaydımı yaptırdım. Tabii Viyana”da da epeyce kitap topladım. Ondan sonra 1 ay tatil vardı. Türkiye”ye gitmek için vize aldım. Bir Macar vizesi kaldı. Bu arada Berlin”e gideyim eşyalarımı alayım dedim. Bindim trene Viyana”dan Berlin yakınlarındaki bizim kasabaya kadar aktarmalı geldim. O gün bir haber aldım, Türkiye hiç kimseye haber vermeden Almanlarla siyasi münasebetleri kesti diye. Kaldık orada.

Berlin Üniversitesi”ne devam etmeye başladım. Kitap toplamayı da sürdürdüm. Tanıdıklar, bu kitapları nasıl götürecek demeye başlamışlardı. Birtakım olaylardan sonra Türkiye”ye dönmek zorunda kaldım. Dört bavul kitap vardı. Ben o dört bavul kitabı tam dört sene sonra Türkiye”ye getirtebildim. Dönünce İstanbul Üniveritesi”ne devam ettim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi”ndeki kariyerim 1948″de böyle başladı. 1990″da YÖK çıkıncaya kadar devam etti. Ondan sonra artık her Avrupa”ya gidişte kitap getirmeye devam ettim. Kütüphane böyle kuruldu.

 

–  Devrederken kaç kitap vardı ?

–  Miktarını bilemiyorum. Devretmeden önce bir kız gönderiyorlardı, onunla yazıyorduk. Geçen kış onunla uğraştık. Bir katını bitirdik. İki katlıydı kütüphanem. Tam alt kata iniyorduk ki aniden bir adam gönderdiler. Kitapları biz götüreceğiz dediler. Halbuki ben istiyordum ki kitaplar karışmasın. Taşınmalarda karışmalar oluyor. Dört ciltlik bir kitabın iki cildi bir yerden çıkıyor, iki cildi başka bir yerden çıkıyor. Sonra sayfası kopuyor, dağılıyor. Ancak kitaplar taşındı. 4 gün sürdü. 4 günde 4 kamyon kitap gitti. 432 koliymiş.

–  Kütüphanenizdeki kitapları nasıl gruplandırmıştınız ?

–  Bir defa alt katta seyahatnameler ve Bizans tarihi vardı. Arkadaki bir odada duvarda yerel tarihler bulunuyordu. Türk edebiyatıyla ilgili kitaplar, Cumhuriyet dönemi kitapları, ansiklopediler ve dergiler vardı. Çeşitli tarih dergileri, Türk Tarih Kurumu”nun koca bir Belleten kolleksiyonu vardı. İstanbul”la ilgili kitaplar yukarı kattaydı. İki duvarda da Türk-İslam sanatı kitapları yer alıyordu. Arkadaki bir odada Klasik Arkeoloji kitapları, klasik kaynaklar, kamuslar, Fransa-Polonya vb ülkelerle ilgili Avrupa tarihi üzerine kitaplar mevcuttu. Binlerce, çeşitli bilim adamlarının dergilerde çıkan makalelerinin ayrı basımları vardı.

–  Çok seçici olarak topladığınız kitaplar içinde en önem verdikleriniz hangileriydi?

–  Mesela Bizans tarihi üzerine birtakım kitaplar vardı. Le Bon”nun 21 cilt Bizans tarihi vardır. Fransa”da ben bunu buldum, fakat cebimde o kadar para olmadığı için alamadım; Türkiye”ye döndükten sonra bir arkadaşa rica ettim, o kitabı getirttim. İstanbul tarihi ve arkeolojisi hakkında, mesela Mordtmann”ın topografya kitabı(4) gibi önemli kitaplar vardı. Bunlar öyle kolay bulunabilecek türden kitaplar değildi. Bizans kaynaklarındaki İstanbul hakkında bilgileri toplayan 2 cilt halinde 30 sene arayla basılmış Unger(5) ve Richter”in(6) kitapları vardır. Onları büyük zahmetlerle bulmuştum. Sona o ayrı basımlar arasında İstanbul tarihi, arkeolojisi ve Bizans tarihi için çok önemlileri var. Tabii mühim Türkçe kitaplar da bulunmaktaydı. Hadikat”ül Cevami gibi, camiler hakkında iki cilt bir kitap vardı; hoş şimdi bu kitap Türkçe harflerle de basıldı. Gravürlü kitaplar, seyahatnameler vardı. İstanbul”da konsolos olarak bulunmuş bir kalyanın temsilcilik binasının tarihiyle ilgili enterasan bir kitabı vardır, Venedik Sarayı diye, o kitap da vardı. Az sayıda basılmış, numaralı önemli bir kitaptır. Sanat tarihiyle ilgili önemli kitaplar vardı. Mesela Orta Çağ sanatı ile ilgili, içinde o devir tekniğiyle renkli basılmış resimler olan 3 kalın cilt halinde az sayıda, numaralı basılmış bir kitaptı. İstanbul”da Bizans kiliseleri hakkında van Millingen”in önemli bir kitabı(7) da kitaplarımın arasında yer alıyordu.

–  Hocam şimdiye kadar Türkiye”de birçok insan kütüphane oluşturdu. Ancak sonradan bunlar yok oldu. Bu seçkin kütüphanelerin akibetleri hakkında da biraz konuşalım.

–  Şimdi ona dair ben bir makale yazdım. Eski kütüphanecilerden Leman Bakla vardı. Ona bir armağan kitabı çıkardık. Oturdum tanıdığım bazı özel kütüphaneler ve bunların sonları diye makale yazdım gönderdim. Sonra basıldığını öğrendim. Kitabı Yapı Kredi basmış.

–  Yapı Krediden çıkan kitabın adı nedir?

–  Leman Bakla için armağan kitabı ama tam adını bilmiyorum. Orada benim tanıdığım bazı kütüphanelere kısa bir giriş vardır. Mesela Osmanlı Devri”nden Ahmet Vefik Paşa”nın kütüphanesi çok zengin bir kütüphanedir. O kütüphane dışarıya satılmıştır. Ondan sonra Cevat Paşa”nın kütüphanesinin satılmak üzere katalogu hazırlanmış fakat son dakikada vazgeçilmiş ve bunlar olduğu gibi İstanbul Arkeoloji Müzesi”ne intikal etmiştir. Şimdi Arkeoloji Müzesi”nin bir salonu Cevat Paşa kitaplarıyla doludur.

–  Ahmet Vefik Paşa”nın kütüphanesi hangi ülkeye gitmiş?

–  Hollanda. Bizim zamanımıza gelince, Fuat Köprülü”nün kütüphanesi zengin kütüphanelerdendi ama dağıldı.

Hatta onun Ahırkapı”da surlar üstünde bir evi vardı; burada kendi yaptırmış olduğu güzel bir kütüphane salonu vardı. Amerikalılar onun evini satın alıp orada onu yaşatacaklardı. Fakat o zaman birtakım kişiler gazetelerde aleyhte yazılar yazınca Amerikalılar binayı da bıraktılar kitapları da. Bu kitaplar oradan oraya taşındı ve bir hayli eksildi. Ondan sonra son kalan döküntüleri Yapı Kredi aldı. Şimdi onların Galatasaray”daki merkezinde ama içinde olduğunu bildiğim birçok kitap yok. Köprülü”nün kütüphanesinde çok değerli yazma kitaplar vardı. Dışardan da çok hediye kitaplar gelmiş, çok nadide şeyler vardı kitaplarının arasında, bunlar bugün yok. Sonra bizim tarih profesörü Cavit Baysun vardı. O, kitabın meraklısı, sevdalısı falan değil hastasıydı. Onda da çok kıymetli şeyler vardı. Mesela salnameler koleksiyonu, divanlar vardı. Türkçe olarak. Tarihler, seyahatnameler vardı. Birçok şeyi toplamıştı, muhteşem bir kütüphaneydi. O kütüphanenin de altından girip üstünden çıktılar. Onun da son döküntüsünü Yapı Kredi aldı ama intikal edenler kütüphanenin ancak beşte birini kapsar. İsmail Hakkı Uzunçarşılı”nınkiler yurtdışına gitti. Daha sonra Tayyip Gökbilgin”inki de dışarıya gitti.

Bir Ermeni kitapçı vardı, Bedros Nişanyan. O Ermeni tarihiyle ilgili kitaplar toplamıştı özel kütüphanesinde. Dükkanında kitaplar satardı ama kendi evinde de bir kütüphanesi vardı, bilhassa Ermenilikle ilgili. Bu kütüphanenin akibetini sonradan bir Ermeniden öğrendim; “Bedros”un kitapları ne oldu?” falan diye sorunca, “Onlar” dedi “Amerika”da bir Ermeni enstitüsü var, oraya gitti”. Velhasıl Rumlardan Yorgo Patriarkhias vardı, o da kitapçıydı. Yüksekkaldırım”ın en başında olduğu için Beyoğlu muhitinden eline çok değerli kitaplar gelirdi. Değerli olanları o fark eder ve doğru evine götürürdü. Taksim”de bekar yaşar, tek başına otururdu. Oraya yığardı o kitapları. Sonra bunu muzır bir adam diye Türkiye”den attılar. Kitapları burada kalmıştı. Sonra iş organize edildi, bu kitaplar sessiz sedasız Yunanistan”a gönderildi. Kendisini sonra ben Atina”da gördüm, yeni bir dükkân açmıştı. Gayet lüks bir dükkân. Burada sufli bir hayatı vardı; yemek yemez, soba yakmaz filan. Baktım orada pahalı kıyafetler, blazer ceket giymiş, pırıl pırıl bir vitrin, salon gibi bir kütüphane…

Bu arada benim enteresan, garip bir hatıram da var. Bir gün beni bilirkişi olarak tayin ettiler. Üniversiteden adam istemişler, rektörlük de beni göndermişti. Hayatımda rastladığım en korkunç manzaraydı. Nuruosmaniye Caddesi üzerinde kocaman, konak bozuntusu bir ev.

Osmanlı Devri”nden Ahmet Vefik Paşa”nın kütüphanesi çok zengin bir kütüphanedir. 0 kütüphane dışarıya satılmıştır. Ondan sonra Cevat Paşa”nın kütüphanesinin satılmak üzere katalogu hazırlanmış fakat son dakikada vazgeçilmiş ve bunlar olduğu gibi İstanbul Arkeoloji Müzesi”ne intikal etmiştir. Şimdi Arkeoloji Müzesi”nin bir salonu Cevat Paşa kitaplarıyla doludur.

Onun ortasındaki sofada bir adam barınıyor, bekâr. Diğer odalarda başkaları yatıp kalkıyor. Adamın kötü de bir şöhreti var, homoymuş. Elbiseler, battaniyeler ve çarşaflardan üst üste konarak yapılmış bir yatak. Yanında da, binanın elektriği kesik olduğu için bir rakı şişesi üzerine bir tane mum dikilmiş, mum erimiş; bir mum daha dikilmiş, o da erimiş; bir tane daha dikilmiş, böyle mumdan bir abide olmuş. Adam ruh hastası. Yatağının içinde bir tane kınından yarı yarıya çekilmiş kasatura, bir de yastığının altında dolu bir toplu tabanca. Yanımda hakim de vardı, beraber açtık. Sonra zabıt falan tuttuk. Adam üniversite kütüphanesinde memurmuş. Fakat namuslu adam. Kütüphaneden altı-yedi cilt kitabı ödünç almış fakat onların orada fişini bırakmış. Üniversite rektörlüğünden bana yazı geldi, bu kitapların bulunup kütüphaneye iadesi diye. Buldum. Fakat korkunç bir şeydi, kitap rafı falan yok, sandıklar vardı. Sandıklar ağızları açık bir şekilde üst üste konmuş ve kitap rafı olmuş. Fakat o yatağın içi, etrafı sefalet içerisinde, milyonlarca tahta kurusu. Ve düşünün ki ben kendim kitap meraklısı olduğum halde şu kitabı da alayım diye heveslenmedim, kaydını yaptım. Zengin bir kütüphaneymiş ama felaket bir pislik var. O kitapları bir müddet sonra Sahaflar Çarşısı”nda gördüm. Orda dahi almak istemedim hiç birini.

–  İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi”nin oluşumunda da emeğiniz var sanırım?

–  Evet. Üniversiteye hibe gelmiş kitaplar sandıklar içinde depolarda duruyordu yıllardır. Israrım üzerine bunların çıkartılıp raflara konulmasını sa