22 Ağustos 1965: Kırkbeş Yıl Önceki Sünnet Törenimiz

KIRKBEŞ YIL ÖNCEKİ SÜNNET TÖRENİ

Aylardan Ağustos. Nerde olur iseniz olun bu ülkede Ağustos, sıcak ve kavurucu, yakıcı ve bunaltıcı bir aydır. Bu isterseniz Manisa’nın Demirci İlçesinde olsun,ister Ağustos aylarını aynı zamanda  “nadek” ayı sayan başka yerler olsun. Demirci’nin rakımının 930  metre civarında oluşu, Ağustos sıcağından sığınalabilecek  bir tepenin bulunmasına yeterli  bir sebeb değildir. Olamaz. Hatta bu rakım bazan öyle sıcaklara zemin olur ki, bir kaç derecesi fazlasına tahammül edilen deniz havasından daha zorlu anlar yaşatır. Yaprak kımıldamaz. Kuş tüyü bile sallanmaz. Bunalırsın.

Aylardan Ağustos. Yıllardan; 1965.

Eğer günü bile sorgulanacak olursa, o da  belli: 22 Ağustos Pazar.

Demirci.

Elimdeki  bu fotoğraf tamı tamına 45 yıl öncenin bir fotoğrafı. Tam kırkbeşyıl önceki. Sünnet yatağı. Üç kardeş sünnet yatağındayız. Ben mi? Ben o ortadaki garip,acılı ve de bezgin olan. Ortancayım ya!

Ağustosun o sıcağında üstümüze sünnet yorganı bile serili. Belki pamuk bir yorgan ama o sıcakta yine de Anadolu işi bir yorgan işte. Havanın sıcaklığını ortaya koyan başka bir cisim var görüntüde, zamanın en modern soğutucusu. Vantilatör. Püfür püfür soğutmakta.Yorgan üstümüzde ama olsun, o, soğutmakta…. hemen yanında da bir koca şişe “limon” kolonyası.Koku versin diye zaman zaman vantilatörün üstüne dökülmesi  de işin cabası.

O sünnet yorganının rengini hala hatırlıyorum. Uçuk leylak. Varsa eğer böyle bir renk, aynen uçuk leylak. Üstümüzde niçin başka bir örtü yok da bir yorganın altındayız o sıcakta bilmiyorum. Sanırım bir ritüele kurban gitmişiz. İlla ki bir sünnet yorganı altında olmalıydık. O sıcakta ama yorgan altında.O günün sıcaklığını da dün gibi hatırlıyorum.

Daha doğrusu, o günkü sıcaklığa bir nebze daha sıcaklık veren bir gün öncesinin sıcaklığını.21 Ağustos Cumartesi’nin sıcaklığını. Nasıl sıcak, nasıl kalabalık, nasıl telaşalı, nasıl eğlenceli, nasıl sesli-gürültülü bir gündü? Her halde serin bir günde bu kadar çok şey bir arada olamazdı zaten.

Bir yandan davul-zurna, bir yandan şehir dışından gelen-giden akrabalar, bir yandan çocukluk arkadaşlarımız, sokak arkadaşlarımız, bir yandan amcoğulları, amcakızları, kuzenler..

Zamanın en populer aleti olan bir  pikapın başında plak seçmek için verilen mücadele. Oyun havaları. Ege zeybekleri.Zamanın en popüler türkücüsü Nuri Sesigüzel’in söyledikleri.

Kazanlar dolusu yemekler. Dört bir yanda yanan ateşler.Kurabiyeler, bazlamalar, börekler,simitler. Dolmalar en hassından, babaannnem işi, tazefasulyeler anneannemden, küçük bir tatlı hafız haladan, böreklerde Sevim Hanımın eli var. Nefise Hanım pilava mis gibi bir tereyağı kokusu katmış, Nurhayat Hanım bir zeytiyağlı yapma telaşında. Gülay abla ve Nimet abla her an anamın ellerinin altında, kah bir elleri kurabiye de kah zamanın pastası sayılabilecek bir kek içinde. Bunlar hep mutfakdaki telaş. Ve bu mutfak hanımların elinde, onların dilinde..

Ayrıca, evin en alt katı tam teşekkülü bir restorana çevrilmiş, babamın arkadaşlarına ve misafirlerine “Yaren Davetine” ev sahipliği yapıyor. Yüzlerce insan, yüzlerce meze, yüzlerce yüz, yüzlerce gece..

Çok sıcak gün, mangallar ve ızgaralarla daha bir sıcak hava kazanmış kendine. Üstelik bu sıcakda dayanılması güç yemek kokuları karışmış bir hava bu. Müzik, kokulara karışmış bir halde.Müzik insanlara karışmış bir halde.Müzik adeta paketlemiş insanları, her şeyi.

Biz üç kardeş aralarda koşturmada, “kurban muamelesi” yapılmanın hazzını yaşamaktayız. Ağzımıza ikide bir atılan meyvelerin, mezelerin tadını almaktayız.Hem üst katı, hem alt katı mutfağa döndürülmüş bir evin yemeklerini tatmaktayız.

Babam çok mutlu. Çok gururlu. Hayatının en güzel günü. Hep öyle kaldı.Onun en güzel günü kaldı; bizim sünnet günümüz. Zaten bu günün önemini o, bir fotoğraf arkasına yazdığı bir yazıyla da sabitlemiş.

Çocukları çok mutluydu. “Baba”ları olmadığı kadar  yakışıklı, olmadığı kadar kahramandı.

Arkadaşları, akranları çok mutlu. “Ahmet”leri bugün olmadığı kadar, neşeli, olmadığı kadar bonkör.

Sevenleri çok neşeli. “Ahmet beyleri” bugün olmadığı kadar sevecen, olmadığı kadar müşfik.

Kardeşleri bugün çok  sevinçli “ bizimoğlanları” bugün olmadığı kadar saygılı, olmadığı kadar ölçülü.

O adamın en değişik günüydü o gün. Yakışıklıydı. Kahramandı. Mutluydu, gururluydu, neşeliydi, bonkördü, sevecendi, müşfikdi, saygılıydı, ölçülüydü. Aslında herzamanki haliydi, yalnızca bugün biraz daha öndeydi.Biraz daha herşeydendi.

Her yerde o vardı. Kah aşcı Kıncıların Rıza Amcanın yanında, kah masada demini bulmuş Adil Beylerin Bedri Amcanın yanındaydı. Kah bacanağı Abdi Beylerin Nazmi beyin yanında, kah Terzi Ertuğrul Amcanın yanında. Bir telaş, pür telaş. Her yerde o vardı. En çok ses onundu. En çok kahkaha ondaydı. Koşturuyordu. Malmüdürü, Tapu Kadostro Müdürü Nuri Beyamca, erkan-ı umumiye yani, hep oradaydı ve o onların arasında hep koşturuyordu. O , koşuyordu.

Boş kalmış aralarda da bizlerden yaşca büyük, babamın akranlarından ise bayağı küçük bir kaç delikanlı grubu daha canavar gibi koşturmaktaydı. Hep onun peşindeler, onun ardındaydılar. Ali Mollan Mehmet, Ayvalanlı Sevgi Hocanın Cihan bunların başlıcalarıydı.Arada bir Kemalbeylerin Güngör ile Cicibeylerin Salim’in de koşturmalarına rastlanır, onların telaşı babamın telaşına eklenirdi.

O gün Cumartesiydi. Demirci’nin de pazarı. Pazar alışverişini tamamlamış her kim var ise adeta bizim aşağıda, bahçede toplanmış gibiydi.İlk gelenlerin memur tipli oluşları aşikardı, esnaf takımı ise sonradan dükkanları kapamış gelmiş gibiydiler. İkindi sonrası başlayan kalabalık, akşam ezanında çoğalmış, yatsıya müteakiben yükünü almış, duyduğumuza göre de sabah ezanı nazarında da dağılmışlardı.

O gecenin silinmez izleri kalmıştı bizlerde.Şeftalilelerin kasa kasa satıldıklarını ilk o zaman görmüştüm. Domates kasalarla ilk kez o gün  evimize girdi. İnsanların koyun böbreği  ve ciğeri için sıra beklediklerini ilk o gün gördüm. Pirzolanın metal tutaç ile dövülerek hazırlandığını ilk o gün gördüm. O gün gördüm ilk kez, közlenmiş patlıcanın salatasını. O közlenmiş koku hala içimde benim. İlk kez gördüm onun nice bir meze ve yemek olabildiğini. Patlıcan yemeklerine tutkunluğum o gün başladı.  Rakı şişelerinin nasıl koktuklarını da ilk o gün gördüm.O yaşta öğrendim acı biberin tek başına meze olabildiğini. Kravatlı insanların gerektiğinde çıkartıp onları sandalyelerinin kenarına iliştirebildiklerini ilk kez gördüm.Anladım ki o gün, kravatlı içilmiyor, kravatlı gitmiyor.

Babamın en büyük ağabeyi Osman Amcamın, gözlerini nasıl bir mercek gibi büyüttüğünü gördüm o akşam. Ve aslında ne de sevimli bir adam olduğunu. Herhalde kurbanlık muamelesine tabi olduğumuzu bize en çok hissettiren de oydu. Yüzümüze bakıp bakıp bekleşen, vaktimizi eyleşen.

Balkonun bunca kalabalığını ve bunca adam alışını ilk kez gördüm.Babaannemin bunca kalabalık içinde, sessizliğini o gün gördüm. O gün gördüm O’nun bu sessizliğinin bir büyük özlem giderme olduğunu.

Ne çok sevenimiz olduğunu o gün gördüm. O gün gördüm bir çok şeyi daha. O gün farklıydı işte. Ne yazıktır ki, o güne ait bu tür bir resim yoktur.

Yukarıdaki resim ise sabahında önce hafızların “Mevlüd-ü Şerif” okumalarıyla aydınlanan evin dört biryanından toplanıp getirilen üç kardeşin sünnet oluşlarının ve o yatağa yatırılışlarının hemen ardıdır. Ne kadar büyük olursa olsun, 3 kardeşin yattığı bu yatağın ne kadar büyük acıları sarmaladığı bellidir herhalde. Bellidir, hangi sırayla sünnet olduğumuz, bellidir yüzlerimizden daha çok acı çekenin kim olduğu!

Hayattaki ilk saattimdir o kolumdaki. Nacar marka. Nasıl bir özlem ise hemen  takmışım.Nasıl da fotoğrafta gözüksün diye  mevzilendirmişim! Kardeşimle ağabeyim ise olayı daha mutedil karşılamışlar. Onlar hala öyleler; yakalarındaki madalyalara ve nişanlara önem verirler. Ben ise o madalya ve nişanları kimin taktığına! Aradaki farkımız budur yalnızca: bu kadar küçük ve bu kadar yalın.

Yatağa yatırılışımızın hikayesi var elbet. Sünnetçinin yanına  tuvalette yakalanarak götürüldüğümü hatırlıyorum. Sözlerim “çişimin geldiğini” söylüyor, ellerim beni yakalamaya gelenleri itiyor, gözlerim ağlıyordu. Ama nafile. Nafile. Daha fazla kaçamadım. Bütün kapılar tutulmuş gibiydi kalabalıktan. Osman Amca’nın ellerine teslim olmuştum. Dün bize gösterdiği toleransın bedelini tahsil ediyordu adeta. Her birimiz bir bir evin değişik mekanlarından  tutulduk ve götürüldük. Ağabeyim ise odanın birinden apar topar getirilmişti. Yanılmıyorsam kardeşim ise ağlamaktan bitap düşüp kaçamamış olmalıydı.Bağırışları hatırlıyorum. Bizi en çok acıtan şey, çektiğimiz kesik acısı değildi, birbirimizin ağlamasıydı.Birimiz ağlayınca, diğerimiz de başlıyorduk ağlamaya. Her halde bundan nasibini en çok alan kardeşimdi.Bana ve ağababeyime ağlamamamız telkin ediliyor, bizim yüzümüzden onun ağladığı ifade ediliyordu.Doğruydu da; henüz ona sünnetçi yaklaşmamışken bile feryadı başını almış gidiyordu.

Sonra peşpeşe sünnetçi Berber Ahmet  ve yamağının karşısına çekilmiş, uzun süren işlemler sonrası tek tek de yatağa dizilmiştik.

Sıcak bir gündü. İkide bir ağzımıza uzatılan ve içine bir parça da buz atılı olan şerbetler susuzluğumuzu almakla birlikte sıcaklığımızı gidermiyordu. Mutfakta canla başla çalışan insanların  en büyük endişeleri ise şerbetler için getirilmiş olan buz kalıplarının bir bir eriyip gitmesiydi. O acıdan ve sıcaktan  dahi bunu görüyordum. Ya da duyuyordum. Demirci’nin sanayi tipli tüm buzlukları ogün yalnızca bizim sünnetimiz için buz üretmişlerdi. Tatlıcı Biraderlerin Mustafa’nın, nasıl koşturup uğraştığını bilirim buzlar için. Motorbisikleti hiç dur mamıştı adeta.

O yıllar, her mahallede ancak ve ancak bir otomobilin olabildiği yıllardı. O yıllar; henüz çoğu kimsenin evinde buzdolaplarının olmadığı, henüz kimsenin evinde televizyonların olmadığı, henüz evlerde tek tük telefonların bağlı olabildiği yıllardı. O sıcakta misafirlere soğuk bir şerbet verebilmek, ikramların en hassıydı belki de. Buz kalıplarını hatırlıyorum, çuvallar içinde getirilişlerini hatırlıyorum. Yattığım yerde hayallerimde hep o buzlarla    serin  bir oyun oynama düşü  oluşmuştu. Buzlar üstüme atılıyor ben onları yakalayıp vücudumda kaydırıyordum. Aslında ben buzlarla oyun oynamıyor, sıcak bana oyun ediyordu.

O gün ev, dolup dolup boşalmıştı. Ama babam her anımızda yanımızdaydı. Zaman zaman üstümüzü açıp serinleten, zaman zaman terimizi silen hep oydu.Gözler de bizden çok onun üstündeydi.Ondaydı.

Ağustos’un o sıcaklığı, akşamı da yaşadı, geceyi de. Hiç bitmedi. Günler o sıcakla sürdü gitti. Sünnetle birlikte kalabalık da gitti, buzlar da. Vantilatör de gitti, pikap da. Masalar, sandalyeler, ev ev toplanıp günlerce önceden bir yerlere istif edilen bardaklar. Hepsi gitti. Şerbet bitti.

Amcalar, yengeler, teyzeler hepsi gitti. Bir anda gelenler, tez elden gitti. Sünnet buydu zaten; herşeyi bir anda yapmaktı. Beraber yapmaktı. Beraber gitmekti.

Fotoğraflara bakınca bunları görmek mümkün zaten. Üç kardeş anne ve babamızın önüne dizilmişiz. Yok yok dikilmişiz! Sünnet kıyafetlerimiz birer şort ve gömlekten oluşmakta. Bir de hep çaprazına asılan” Maşallah”ımız ve başımızda  da sünnet şapkalarımız var.Üzerindeki pullarının ikide bir ellerimize ve yüzümüze yapışıp durduğu o şapkalar. Her birimizin şortları ve gömlekleri de aynı renk ve aynı kumaştan. Anamın ellerinde dikilmiş, boy ölçülerimiz öylesine muntazam alınmış ki, paça boylarımız yaş farkımızı ortaya koymakta. Ayakkabılarımız fotoğrafta  seçilmiyorlar ama hatırlıyorum; kahverengi sandaletlerdi. Ama niçin ben farklı bir çorap giymişim ki?

Anamın üstündeki o muhteşem kostüm yine onun elinden çıkma. Son derece zarif ve şık. Hatırlatırım; orası nüfusu o zaman  7-8 bini geçmeyen küçücük bir kasaba, anam dışardan gelen bir yabancı hanım  da değil, buranın yerlisi ( Alimollaların Kasım Efendinin Kızı)  ve yıl 1965.

Babam her zamanki gibi şık ve gösterişli. Bembeyaz bir pantolon ve bembeyaz  bir gömlek. Muhtemelen onun giydikleri terzi işi.

Arkadaki duvar halısı; bir orman içinde ceylanları gezdiriyor. İyi de niçin oradaydı? Balonlara da eşlik ettiği düşünülürse güzel bir dekor oluşturması hesaplanmış olmalı belki. Sünnet yatağının civarıdaki süslemeler ise birkaç gün önceden amcakızlarımızın işleriydi sanırım. Balonlar, kurdelalar, çeşitli pırıltılar ve yanlış hatırlamıyor isem “akerdeon kağıt” dediğimiz süsler.

O fotoğraftaki başka detaylara gelince : Fotoğraftaki bakışlarımız, duruşlarımız.Biz çocukların hali uzun süre hane içinde konuşuldu durdu. Ben o halimle “ayran ağızlı”ya benzetildim bir hayli zaman, ağabeyimin hali ise “tos vurmaya hazırlanan koça” benzetildi. Kardeşimin şaşkınlığı ise hep “yorumsuz” kaldı. Belli ki küçüktü.

Annemin bu fotoğrafı, müşfik, şık, çalışkan, mutlu, sevecen, becerikli bir ev kadının portresi oldu hep. Hep öyle anıldı.

Babamın bakışı ise hiç konuşulmadı. Hiç yorumlanmadı.Herhalde mutluluğun resmiydi bu.Evet mutluluğun resmiydi.   Duy duy Abidin; bu mutluğun resmiydi.

Evet,  sünnet töreni, herşeyi beraberce yapmaktı. Herkesin beraberce olduğu bir andı. Öyle de olmuştu zaten. Bu yönüyle diğerlerinden farklı değildi hiç. Farklılıklar detaylardaydı her zaman ki gibi. Bakar mısınız şu sünnet davetiyesinin sadeliğine ve zarifliğine. “Oğullarım” diye başlıyor… Devrinin öncüsü ifadelerdi bunlar. Altında da  koskoca ve yalnızca kendi ismi. Alışıla gelmiş davetiyelerden ve ifadelerden çok farklı.O süreci hiç bilemiyorum. Duymadım da. Ama bu yürekli tercihin öğrenilmeye   muhtaç bir hikayesi olduğu muhakkaktır.Bu kelimeler kaleme nasıl alındı, nerede basıldı?

O davetiyeyi yüzlerce kez okumuşumdur sünnet öncesinde. Adımı her okuyuşumda kendimi ünlü biri gibi zanneder, hele “Okutucu Akile Kadın”ın elinde evlere dağıtılmaya gittiği günlerde kendimi daha mutlu hissederdim. Mahalle mahalle dağıtıma çıkıldığının  her defasında o kadıncağızın elinden birini alıp, ayaküstü sokakta  okuduktan sonra yine kendisine geri verdiğimi de hatırlıyorum. Kızmazdı bana. Okuyuşuma da alaylı alaylı bakardı.Herhalde henüz “kem küm” okuyordum ki, dayanamazdı halime!

Bir sünnet töreniydi ki bizimki, detayları hala binbir yoruma muhtaç. Üzerinden tam kırkbeş yıl geçmiş. Her şeye rağmen,  şimdiye değin gördüğüm en güzel sünnet düğünüydü. Bizim sünnet düğünümüz, Ahmet Birim’in, Andaç Baran’ın sünnet düğününden daha güzeldi. Arif’in Akif’in sünnet düğününden daha güzel. Levent’in sünnet düğününden daha güzel. İzzettin ve Mustafa’nın sünnet düğününden daha güzel. Efe’nin sünnet düğününden daha  güzel. Hepsinden çok güzeldi.  Çok güzel..

2 thoughts on “22 Ağustos 1965: Kırkbeş Yıl Önceki Sünnet Törenimiz

  1. Beyim gene döktürmüşsün.çok güzel bir yazı olmuş.özellikle son paragrafına aynen katılıyorum..ellerine sağlık.

  2. Benim bir ricam var. Mümkünse Ağustos sonunda sabah ezanı saat kaçta okunuyor.Öğrenme olsılığı varsa,
    lütfen bildirebilir misiniz?
    Çok minnettar olurum.İlginize teşekkürler ederim. Sevgiyle kalın.
    Neriman

Bir Cevap Yazın