Hayatı aramak.

 

Hepimizin hayatındadır gizem ve esrarlı dönüşümler, aramalar, sahip olmalar. Nasıl da mutluluk ve heyecan verir, yeni beklenmedik buluşmalar. Nasıl da zevk verir, kaçamak iz sürmeler.

Hepimizin içindedir tutkulu arayışlar, korkulu tarayışlar. Hem yaşanmaması istenen anlardır, hem de yaşanıldığıyla övünüldüğü anlar.

Beklenmedik anda bulunan bir fotoğraftır belki, kitap arasında gizlenmiş eski bir mektuptur. Niye ise ninelerimizin eski sandıklarıyla özdeşleşmiştir hep bulunası yürek kopartanlar. Simli bir işleme, altın varak süslemeler. Ya da eski bir zarf üzerindeki yıllar ötesi posta damgasıyla onurlandırılmış bir pul. Çilliği bozulmaması adına pelürlerle sarılmış kâğıt paralar. Bir incidir hiç sararmamış, doğallığı güneşe tutularak sınanan.

Bir haritadır matbaa baskısı, boya kokusu sarıldığı bezlere nüksetmiş. Bir Kuran-ı Kerim’dir el işleme ipek örtüsü içinde. Artık sarıldığı maneviyat ile de kendisine ayrıca kutsiyet yüklemiş ipeğiyle.

Çeyizdir çoğu aranıp bulunmayan, mutlaka da İstanbul’dan getirtilen. Gerçi Maraş, Mardin işidir de, alındığı için, İstanbul kimliğiyle karışmış yeniden.

Bir kuzenin yıllar önce attığı bir kartpostaldır, Viyana’dan. Kim bilir ne katedralidir de görkemine şaşmazsınız. Sorulmamıştır hiç nedendir bu kartlardaki görkemler? Hep de kuzenler gitmiştir yurtdışlarına da, bizler hep oturmuş kalmışızdır.

Bir bakarsınız; bir vesikalık düşüverir elinizin altına. Saçlar bu kadar mı güzel olur? Sonra anlarsınız eski fotoğrafların üzerinde sizi çeken esrarın sebebini; fark saçların müstesnalığıdır. Saçların kutsiyetidir, saçların özgünlüğüdür, saçların yalnızca bir saç olmadığı zamanlardır.

 Açılır bir adım daha esrar. Aramadığınız bir şey daha çıkar karşınıza. Yıllar önce büyük dedenizin işlemeye başladığı soyağacıdır, Seçere-i Carizade. Sonra anlarsınız bu sülalede niçin bazı isimlerin, ailenin çocuklarına ad olduğuna. Niçin bazı kişilerin iki ad birden taşıdığına. Şaşarsınız, benzerliklere. Her şeyden çok değer verdiğiniz bir hal taşır katlanmaktan yılmamış o kâğıtlar.

Bir kitap çıkar karşınıza ansızın. Aslında bunca kalınlığına rağmen henüz yeni görmüş olmanız da şaşırtır sizi. Sanki kalın kitaplar hep görülürmüş gibi. Sanki kalın kitaplar saklanamazmış gibi.

Adını bile okumakta zorlanırsınız eski yazınız ne kadar iyi olsa da. Kitaplarda, kataloglarda ararsınız adını bulamazsınız. Sonra eski bir sahaf, adı bile olmayan kitabı ucuz bir paraya almaya kalkar. Öyle ya, adı kataloglarda geçmeyen kitaplar neye yarar?

Bir yüzük size gülümser yeşil taşıyla. O an anlarsınız ne mal olduğunu. Parlaklığı size bir güven vermiştir zaten. İnsanoğlunun parlayan her şeye karşı tutkunluğu ve bağlılığı boşuna mıdır? Parlak olan yol açmaz mı kendine? Zümrütten de anlarsınız; bağırırsınız! Bunca zümrüdü olan kuyumcuların niye bağırmadığına şaşarsınız! Düşününce aynı sokakta yer alan dükkânlardan bağırmayanın yalnızca onlar olduğunu anlarsınız. Etekçi, baharatçı, sebzeci ve sobacının bağırdığını fark ederseniz de kuyumcunun sessiz kaldığını anlarsınız. Bir şey daha ilginizi çeker o zaman; bağıranların yalnızca hafif şeyler satanlar olmadığını buna ilave taklitçilerin de bağırdığını görürsünüz. Bijutericiler de bağırır, ikinci el kitap satanlar da. Ama anlarsınız sahaflar bağırmaz.

Esrar ve gizem hep devam eder: hele koleksiyoncuların da kanına girince. Kanla beslenir gibidir onlar. Kan, bazen bir mühürdür, bazen bir ferman. Hatta bir teneke kutu,  ya da bir sigara.

Esrar ve gizem, hayatı aramaktır. Bir koleksiyoncu için ise hayat; esrar ve gizemi aramaktır. Ne bileyim; hayatı aramak deyince……

Ve de aylardan Şubat’ı bulunca.

Bir Cevap Yazın