Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri

Ankara Kulübü Derneği’nin etkinlikleri çerçevesinde, Fotoğraf  Sanatçısı Umut ERHAN ile birlikte hazırlanan ” Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri” konulu fotoğraf sergisi ve beraberinde Haldun CEZAYİRLİOĞLU’nun konuyla ilgili sunumu, 7 Kasım 2009 Cumartesi günü Abidinpaşa Köşkünde gerçekleştirilmiştir.

  ANKARA ŞEHİR ANIT VE HEYKELLERİ

  *Haldun CEZAYİRLİOĞLU

    Koleksiyoner- Araştırmacı

 Değerli Misafirlerimiz bu akşam “ Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri “ konulu fotoğraf sergisinin açılışı için toplanmış bulunuyoruz. Projeyi  birlikte yürüttüğümüz  arkadaşım Dr. Umut ERHAN’ın fotoğraflarıyla can bulan sergimize hoş geldiniz diyorum.                

 Bu vesileyle de sergimize ev sahipliği yapan Ankara Kulübü Derneği yönetici ve mensuplarına, Dernek Başkanı Sayın Metin ÖZASLAN’a ve bu konuda bizi yüreklendiren Sayın Necati KAZANCI dostuma ayrıca teşekkür ediyorum.

 

Bir sergi açılışı öncesi bu tür  konuşma pek uygun düşmeyebilir ama sizlere çok kısa bir de sunum yapmaya çalışacağız.

 

Sunuma birkaç tanım yaparak başlamak istiyorum. Bunlar şehir, heykel ve anıt tanımları olacak.

 

Şehir, umumiyetle, sakinlerinin iş bölümüne tâbi olarak, tarım dışı mal ve hizmetin ürettiği ve bunları yakın çevresinde  veya daha geniş bir alanda pazarladığı, kalabalık nüfuslu, idari yerleşim birimlerine denmektedir. Bu tanım, Ankara üzerine araştırmalarda bulunan Özer ERGENÇ ile Tuncer BAYKARA’nın ortak ifadeleridir.

.

Ömer DEMİR ve Mustafa ACAR ise ortak çalışmaları olan Sosyal Bilimler Sözlüğünde, Şehrin muhtelif

tanımlarını  yapmışlardır. Bu tanımlardan bazıları şu şekildedir: Şehir, nüfusu belirli bir büyüklükte olan,

daha çok tarım dışı etkinliklerle ekonomik faaliyetlerin yapıldığı, kendi nüfusundan başka, etki alanı içinde

Yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim birimidir.

 

.Bir diğer tanım, Max WEBER tarafından yapılmıştır. Şehir tanımına Avrupa merkezli yaklaşan WEBER, bir yerleşim alanının şehir olabilmesi için, o yerleşim yerinin bir kalesinin bulunmasını, pazarının kurulmasını, kendine ait bir mahkemesinin olmasını, yönetim birimine sahip olmasını ve en azından kısmi bir özerklik ve kendi kendini yönetebilmesi gerektiğini ifade etmektedir

 

Yine Özer ERGENÇ’in araştırmalarına göre; Osmanlılarda ise şehir ve kasaba, “cum’a kılunur ve bâzârı durur” yer olarak tanımlanmaktadır Yani, Cuma namazı kılınan,  alış veriş yapmak için pazarı bulunan yer şehirdir. Osmanlı Kanunlarına göre, han, hamam, bedesten ve kervansaray bina edilmişse, o yer kasabadır, şehirdir.

 

Suraiya Faroqhi, Osmanlıda Kentler ve Kentliler adlı çalışmasında, XVI. ve XVIII. yüzyıllardaki Anadolu kentini tanımlarken, bahse konu yerleşimlerin bazı faal özellikler taşıması gerektiğini ifade etmektedir. İdarî düzey açısından bir yerleşimde sancakbeyi ya da en azından bir kadı’nın bulunmasını, pazar ile ilgili vergilerle bu durumun pekiştirilmesini ve nüfusun büyük bir kısmının geçiminin, tarım-dışı uğraşlarla kazanmasının gerektiğini ifade etmektedir.

 

Günümüzde ise artık daha çok Kent ifadesiyle belirttiğimiz bu mimari ve sosyal büyüklüğün içine, başka unsurların katılması da elzem olmuştur. Eskiden daha çok ticari büyüklük olarak nitelenen ve ticari imar ve meskenlerle ifade olunan bu tanıma günümüzde, kültürel, endüstriyel, sosyal boyutlar da dahil olunmaktadır.

Dâhil olunan bu boyutlardan bir tanesi ve artık yadsınamaz kent varlıklarından ilki olan;  Anıt ve heykeller üzerine söyleşmek istiyoruz bu akşam. Elbette de Başkentimiz Ankara’nın anıt ve heykelleri üzerine.

 

 

Şimdi de; kısaca bir anıt ve heykel tanımı yapalım:

 

Ankara’nın anıt ve heykel varlığında büyük katkısı olan  Heykeltıraş Burhan ALKAR’a göre heykel boşlukta kütle düzenleme sanatıdır.

 

Bir hacim sanatı olan heykel, estetik yaşantı oluşturması amaçlanan üç boyutlu nesne,  üç boyutlu yapıt,  olarak tanımlanmaktadır.

 

Uğur TANYELİ’ye göre, Heykel sözcüğü bu amacı güden her büyüklükteki, hangi malzeme ve teknik kullanılırsa kullanılsın, tüm yapıtların genel adıdır.

.

Mete DEMİRBAŞ’a göre heykel, üç boyut içinde ışığın göze yansımasıyla beliren, değişik yönlerden ve açılardan sürprizler yaratarak sürekli yer değiştirirken değişen mesajlar ileterek devinen, bir hacim-mekan olgusudur

 

Heykel tanımından biraz daha genelleme yapılarak Anıt –Anıt Heykel ifadesine ulaşmak mümkündür ki; buradaki kıstas, heykel ile çevrenin, kentsel mekânın,  konu, yarar,  sosyo-kültürel ve kronolojik açıdan uyumunun esas olması gerektiğidir.

 

Genellikle anıtlar bir anı’dan yola çıktıkları için bir konuya da  sahiptirler. Öte yandan, konusu olan heykel anlaşılır olduğundan toplum tarafından daha çabuk kabul görmekte ve sevilmektedir.

 

Keza, konusu olan heykelin anlaşılır olması kadar, çevresine uyum sağlamış, belli bir amaca yarar sağlamış olması da gerekmektedir.

 

Bir kentin mahalleleri, sokakları, caddeleri, meydanları, parkları ve anıtları o kentte yaşananlara tanıklık yapmaktadır.

 

 Dahası, o kentte yaşananların  sonucudur. Dolayısıyla, kendi başlarına da bir anlam/değer taşırlar; kendi öykülerini yaşarlar.

 

 Ama sürekli oturduğumuz mahallenin, her gün çiğnediğimiz sokağın ve caddenin, önünden geçtiğimiz anıtın, bankında oturduğumuz parkın, topluca eğlendiğimiz ve/ya da topluca coplandığımız meydanların öykülerini  çoğu zaman hiç merak etmeyiz.

 

 Nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşama neden ve nasıl karışmışlardır, taşıdıkları adı niye taşımaktadırlar?

 

Dahası var ki;  öykülerini, adlarını bilmediğimiz gibi; her gün yanından geçtiğimiz, önünden yürüdüğümüz, ardından dolaştığımız o hacimlerin kendilerinin de pek farkında değilizdir.

 

Size şu soruyu sormak istiyorum; Ulus Meydanı’ndan yürüyerek Atatürk Bulvarı üzerinden Kavaklıdere Meydanı’na kadar geldiğinizi düşünün; acaba kaç tane anıt ve heykelimizle karşılaşırsınız?

 

Solumuzda Ulus Meydanı’ndaki muhteşem bir Anıt ile başlamalıyız: ZAFER ABİDESİ

 

İlerde sağda, Ziraat Bankası’nın bahçesi içinde; MİTHAT PAŞA Heykeli

 

Daha ileride Opera Binası önünde; Leyla GENCER ve Cüneyt GÖKÇER Heykelleri,

 

Başınızı biraz daha yükseğe kaldırınız ve sola doğru eğiliniz; Namazgâh Tepe’de gördüğünüz o muhteşem anıt; Ankara’nın ilk anıtı ve heykeli olan Atlı Atatürk Anıtıdır.       İlerliyoruz:

 

TRT Radyo Evi önünde solda; Muzaffer SARISÖZEN Heykeli,

Olgunlaşma Enstitüsü önünde, her ne kadar bir büst olarak görünse de de bizim gönül bağlılığımızın bir abide olarak gördüğü ZÜBEYDE HANIM büstü ve kaidesi,

 

Hemen ardından, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Bahçesi içinde Mimar SİNAN Heykeli,

 

Sağda Adliye Binası bahçesi içimde Gençlik ve Atatürk Anıtı,

 

Az ileride  solda Abdi İpekçi Parkı içinde ELLER heykeli ve Çeşme- Fıskiye Kompozisyonu,

 

Sıhhiye de başka bir muhteşem anıt, GÜNEŞ KURSU ve Hitit ( Hatti) Anıtı,

 

Biraz daha ileride yolun tam ortasında Başkomutan ATATÜRK  ANITI,

 

Kızılay Meydanı’nda sağda yine muhteşem bir anıt, GÜVEN ABİDESİ,

 

Az ileri de sağda Milli Eğitim Bakanlığı bahçesi içinde BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK Anıtı,

 

Hemen devamında sağda Yargıtay Binası girişi önünde adaleti temsil eden genç kız ve Atatürk heykeli,

 

Hemen hemen tam karşısında solda Olgunlar Sokak başında MADENCİ HEYKELİ,

 

Sağda Güvenlik Parkı içinde POLİS  Şehitleri Anıtı,

 

Peşinden, Atatürk Meydanı ve ATATÜRK Meydanı Anıtı.

 

Meydanın sol başında Türkiye Sanat ve Esnaf Konfederasyonu önündeki Kurtuluş Savaşı Heykel grubu,

 

Devam ettiğinizde sağda Türkiye Büyük Millet Meclisi Parkı içinde Atatürk ve Gençlik Anıtı onun hemen ardında da Çocuk ve Barış heykeli.

 

İleri de solda artık bir Dershaneler Bulvarı olmaya yüz tutmuş Bulvar üzerindeki başka bir dershanemiz önünde “KALEM ve GEOMETRİ Anıtı”,

 

Ve Kuğulu Park’a geldiğiniz de de iki ayrı heykel daha; Parkta Öpüşen Çiftler ve Balerinler heykeli.

 

Aslında yol müsaade etse de,  alt üst geçit kesintileri olmadan Atatürk Bulvarı’nı tamamlayabilseydik, 200 metre daha ileri de Romanya Büyükelçiliği önündeki  Nicolai Titulescu büst ile ondan bir o kadar daha uzaklıktaki

 

Pembe Köşk’ün önündeki İsmet İnönü heykelini de görmek mümkün olacaktı.

 

Bu anıt ve heykellerin tümü Bulvar üzerinde ve fazlaca bir çaba harcamadan başınızı oynatmakla görebileceğiniz kadar hepsi çok yakınınızda. Arabayla bir seyahatiniz esnasında bile görebileceğiniz kadar yol üstünde!

 

Ama hangisini, görüyor, görebiliyoruz ki?

 

Anıt ve heykellerimize gösterdiğimiz ilgi, bir başkasına sokak ve yer tarif ederken onları işaret noktası olarak göstermekle ve önlerine geçip bir hatıra fotoğrafı çektirmekle sınırlı gibi. Hatırlayınız; hangi şehre giderseniz gidiniz, hemen hemen tüm fotoğraflarınızda o şehrin bir anıtı veya heykeli size dekor olmuş, arkanızda yer almıştır. Bunun dışında hep unutulan hacimler olmuştur onlar. Zaman zaman da bayramlar da seyranlarda yanlarında olmuşuzdur. Hepsi o kadar.

 

 

Peki, başka bir soru ile hafızalarınızı yoklamaya çalışsam;

 

Güven park ağaç  heykeli olduğunu biliyor musunuz?

Mehmet Akif  Heykeli olduğunu?

Boğalar heykeli olduğunu?

Hacı Bektaş Veli Heykeli olduğunu?

Orhun Anıtları olduğunu?

Ya Cemre Heykeli olduğunu?          Ne kadarını biliyorsunuz?

 

Ankara’da bugün sahibi olmayan, adı sanı, adresi bilinmeyen onlarca anıt ve heykelimiz sokaklarımızda, caddelerimizde, park ve bulvarlarımızda yer almaktadır. Bir kısmı yıkılmış, devrilmiş; sökülmüş, kırılmış. Üstleri karalanmış, boyanmış  yerlerinden çalınmıştır.

 

Anıt ve heykellerin yaşadığımız şehrin gerçek bir kültür varlığı olduğuna inanan, onların da zaman zaman ağlayıp güldüğünü gören, Ankara’nın;  heykelleriyle güzel ve anlamlı olduğunu hisseden, heykeller olmaz ise bu toprakların çorak görüneceklerini, heykellerin, sanatçıların yeşeren bahçeleri olduğunu bilen biri olarak ; “ Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri” ni araştırmaya, incelemeye çalışıyorum.

 

Bu konuda aynı hassasiyeti taşıyan arkadaşımla,  araştırmalarımız sonucunda bugün itibariyle sayıları 250’yi bulan anıt ve heykellerimizin fotoğraflarının, katolog ve adres bilgilerinin, sanatçı biyografilerinin yer aldığı bir çalışmayı birlikte yürütmekteyiz.

 

Bu çalışmalarımızla biz de öğreniyoruz ki;  Ankara’nın ilk anıtı, açılışı 4 Kasım 1927 yılında yapılan Etnografya Müzesi Önündeki Atlı Atatürk Heykelidir. Bugünün 7 Kasım 2009 olduğu hatırlanacak olur ise; tamı tamına 82 yıl önce kazandırılmış bir heykelimizi anmak gibi anlamlı bir ifadeyle karşı karşıya bulunmaktayız.

 

 Genç Cumhuriyetin İdaresi,  Ata’sı henüz hayatta iken O’na olan şükran borcunun bir nişanesi olarak bir görkemli anıt yapmak ister. Heykel’in açılışı da zamanın şartlarında gerçek bir  şölen içinde gerçekleştirilir.

 

Tarihimizde ilk defa  İzleme tribünlerinin kurulduğu, küçük de olsa bir büfe ile hizmetin sağlandığı, davullu alaylı seymen oyunlarının yapıldığı, coşkunun, heyecanın doruğa vardırıldığı gerçek bir şölen.

 

 İsmet Paşa’nın “kurdele kesme” yi  de günlük hayatımıza kazandırdığı   gerçek bir şölen.

 

Bu sayede hayatımızda, tariflerimizde ve yönlerimizde heykellerin bulundukları yerleri bilmenin sorumluluğu ve heykeller kenarında buluşmanın heyecanları da başlamış olmaktadır aslında.Yani heykellerle, anıtlarla başlayan bir hayat, bizi biraz daha medeniyete ortak kılmıştır.

 

 

Gazeteci Türker ALKAN bir yazısında şöyle yazıyor: İstanbul’a dev bir ‘semazen’ heykeli dikilecekmiş, kenti simgelesin diye. Neden ‘dev gibi’ olsun ve neden dönüp duran bir dervişin heykeli İstanbul’u simgelesin, anlamadım. Ankara’nın simgesi olsun diye önerilen camili, hilalli Osmanlı bozması, estetikten yoksun deseni de anlamadığım gibi.

 
Aslında Ankara’nın simgesini bulmak için çok fazla kafa yormaya da gerek yok. Yüksel Caddesi’ndeki memur heykeli ne güne duruyor? Gerçi ikide bir rengi atıyor, sağı solu kırılıyor ve tamir edip yamamak gerekiyor, ama olsun, Ankara’nın simgesini en iyi yansıtan heykel bu olmalı.


Yüzünde yorgun ve bezgin bir ifade, eskimiş bir kravat, dağınık saçlar, kırışık bir pantolon, hafif bir göbek, salınıp yürürken arkada birleştirilmiş eller ve o ezeli soruyu durmadan yineleyen gözler:
“Bu ay sonunu nasıl getireceğiz? Çocuğun okul masrafları, ev kirası nasıl ödenecek? Kimden borç bulacağım? Yıkılası hanede evladü ayal var!”

 
Siz, bu yazıya ne dersiniz bilmem ama ben sizleri Ankara’nın anıt ve heykellerine sahip çıkmaya, onları görmeye, göstermeye ve sevmeye davet ediyorum.

 

Sözümü de  Falih Rıfkı Atay’ın bir yazısıyla  tamamlıyorum.

 “Ankara,  bizim için yalnız merkez değil, Anadolu’nun bütün bakımlardan inşasını, imkânlarını ve usullerini öğreten bir mektep oldu. Ankara’da başardığımız her şey, Ankara’nın dışındaki bütün Türkiye topraklarında daha kolay gerçekleşebilir…

 

Biz Ankara’ya gelinceye kadar şehirciliği ve mimarlığı unutmuştuk. Türk milletinin yapıcılık vasfını burada tekrar dirilttik… Ankara hakikaten semboldür.

 

   

Bir Cevap Yazın